Şükredebiliyorsak Buna Şükretmeliyiz / Halime Alçay Yaprak

Rahman Suresi 4. ayet “Ona anlama ve anlatmayı öğretti.” bilim dünyasının tam anlamıyla acze düştüğü bir mucizeden bahsediyor. Düşünme, düşüncenin anlaşılır bir hale dönüşmesi, söze dökülmesi ve karşıdakiler tarafından da açıkça anlaşılabilmesinin sırrı çözülebilmiş değil. Sadece düşünceler mi? Duygularımızın sesimize, sözümüze, bakışımıza yansıması ve anlaşılabilmesi de çok ilginç ve aklın ötesinde. Tüm bu nimetlerin hangi mekanizma ile oluştuğunu çözemeyen insanın Yaratan’ın gücünün, kudretinin, büyüklüğünün karşısındaki aczini görmemesi mümkün değil.
Rahman Suresi’ni okumaya devam ettiğimizde görürüz ki bize verilen nimetlere ve nizama dikkat çekilir. Rahman Suresi onuncu ayetinin yeri ise bende biraz daha özel. Çünkü ‘Yeryüzüne gelince, Allah onu tüm canlılar için yayıp döşedi.’ ayetini okuduğumda hafızamda bir seyahat esnasında yaşadıklarım canlandı. Uçakta idik. Camdan baktığımda bembeyaz bulutların üstünde uçuyorduk. Bulutlar gözümün alabildiği kadar her yeri adeta bir halı gibi kaplamıştı. Aşağısı görünmüyordu. İlk bakışta çok cazip bir manzara idi. Bulutları seyrederken bir ara kendimi o bulutların üzerinde gezerken hayal ettim. Hayal etmemle bu hayalden sıkılmam arasında o kadar kısa zaman geçti ki… Kalbime gelen darlık beni bir yandan şaşırttı, bir yandan da şükrettirdi. Dağları, ovaları ormanları, insanları görememek hiç iyi değildi benim için. Her şeyin sahibi olan Allah’ın yarattıkları arasındaki uyum, birbirlerine en iyi gelen haliyle yaratmış olması muhteşem ötesi diye düşündürmüştü beni.
Evet, sahip olduğumuz her şey nimet ve Allah’ın nimetleri sayılamayacak kadar çok. O Rahman, nihayetsiz rahmet ve merhameti ile ihtiyaçları olan her şeyi yarattıklarına lütfetmiş, hem de hiçbir canlıyı ayırmadan.
Rahman Suresi’nde hem verilen nimetlerden, nizamdan bahsedilir hem de 13. ayetten itibaren tam otuz bir kez ‘Öyleyse, ey insanlar ve cinler, Rabbinizin hangi nimet ve kudretini yalanlayabilirsiniz?’ buyurulur. İlginç, değil mi? Adeta ikaz mahiyetindeki tekrar eden bu cümle, insan ve cini nimetin asıl sahibini tanımaya ve O’na şükretmeye davet eder.
Kendi bazımızda değerlendirirsek, insanın Allah’ın nimetlerine karşı takındığı tavrın çoğunlukla tuhaf, yakışıksız olduğunu görürüz. Allah’ın verdiği nimetleri öylesine kanıksamışız ki hem sahip olduklarımız bizim için sıradanlaşmış hem de vereni hatırlamaktan aciziz. Mesela, ellerimiz. Her vakit gözümüzün önünde. Şekline bakın, ne kadar güzel ve fonksiyonel yaratılmışlar. Parmaklarımızın sayısı, şekilleri, eklemlerin yerleri, parmaklarımızın uçlarındaki tırnaklar, esnek bir deri, hatta bu derinin elin iç kısmında kalın, dış kısmında ince olması. Sadece ellerimizin anatomisi bile bizi Yaratan’a götürür. Ve hangi şükür ellerimizin kıymetine karşılık olabilir ki? Mümkün mü şükrünü eda edebilmek?
Bizim ne ellerimizin ne de bize verilen sayısını bilemediğimiz onca nimetin şükrünü eda etmemiz mümkün değil. Ama işin acı yanı bundan bile çoğunlukla gafiliz. Ne verilen nimetlerin değerini biliyoruz ne de vereni görüyoruz.
“Şüphesiz senin Rabbin insanlara karşı lütuf sahibidir. Ancak onların çoğu şükretmezler.” (Neml, 27/73) ayeti de bizim bu eksikliğimize işaret eder. Yani şükredebilmek çok kıymetli, öyle kıymetli ki şükredebiliyorsak buna da şükretmemiz lazım.
Şükrün insanın ruhuna ve benliğine, hayatına tesirini iyi anlayabilirsek önemini de kavrayabiliriz. Tersten gidelim. Şükrün zıddı nankörlüktür. Nankörlük aslında kul ile Allah arasındadır. Bazen öyle görünmese bile öyledir. Çünkü şükür için olduğu gibi nankörlük için de nimet lazım. Nimet varsa nimetin sahibi de vardır. Allah’ın verdiği nimetlerin farkında olmayan, onların değerini bilmeyen nankördür. Dolayısı ile nankörlük nimete yapılıyormuş gibi gözükse de asıl onun sahibine yapılır. Nankörlüğümüzün nedeni ise şükür etmiyor olmamızdır.
Çünkü şükür yoksa yokluğundan oluşan boşlukları nefs ve şeytan doldurur. Bu ikilinin doldurduğu boşluktan da hayır gelmez. Karşımıza kanaatsiz, memnuniyetsiz, şekva sahibi, hırslarının esiri olmuş insan görüntüsü çıkar. Bu profildeki bir insan da Allah’tan uzaklaşır. Heva ve heveslerinin peşinde koşturur, durur.
Oysa şükreden insan, kul olduğunu her şeyin sahibinin Allah olduğunu fark eder. Çünkü nimetlerin hakikatini gören; yaradılış hakikatini, Allah’ın azametini de görür. Tek kuvvet ve kudret sahibinin O olduğunu anlar. Böylelikle nankörlüğü besleyen benlik duygusu Allah’la kul arasına giremez. Rabbimizle aramızdaki bağ kuvvetlenir.
Hal böyle iken her halimizle Allah’a şükretmeliyiz.
Allah kulunun şükrettiğini duymak, görmek istiyor. Kur’an-ı Kerim’de defalarca kendisine şükretmemizi ve şükredenlerin mükâfatlandırılacağından bahsediyor. Şükre dair her şey Allah’a yükselir. Nankörler için Nisa Suresi 37. ayette Allah’ın kendilerine lütfettiklerini gizlediklerinden bahseder. Bunun peşinden de zelil ve perişan edici bir azabın hazırlandığını söyler.
Elhamdülillah ne güzel bir kelime! Kalbe de iyi geliyor, insanın psikolojisine de.
Elhamdülillaha aklın eşlik ederse tefekkür olur, nimeti vereni görür O’nun mükemmel nizamına şahit olursun. Yaratılış gayene göre yaşama gayreti içine girersin ve Allah’la kalbi bağını kuvvetlendirirsin. Şükrümüz arttıkça da Allah’a muhabbetimiz artar.
Bu açıdan baktığımızda şükür bütünsel bir ibadet. Dil ile akıl ile kalp ile fiil ile bir bütündür. Bunlardan biri eksik olduğunda biz kullukta zorluk yaşarız. Böyle olunca Allah’la hukukumuzda da kullar ile hukukumuzda da sıkıntılar oluşur, oluşuyor da.
Ne diyelim Allah hepimize şükür psikolojisi nasip etsin ve şükrümüzü arttırsın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir