Hakiki İyilik ve Sınırları Korumak / Psikolojik Danışman Safinaz Çetin

Her anne babanın gönlünde çocuğunun ahlaklı, iyilik peşinde koşan, kötülükten uzak duran ve insanlığa faydalı bir birey olması arzusu vardır. Çünkü anne baba, evladının sadece bugününü değil; yarınını, hatta onun yetiştireceği nesilleri bile düşünür. Ebeveynler, evladının geleceğini planlarken yalnızca okul başarısını, sınav notlarını ya da mesleğini hesaba katmaz; onun kalbinde yeşerttiği iyilik hâline, vicdanlı yetişmesine dikkat eder. Çünkü evlat; anne babaya emanet edilmiş, nakış nakış işlenmesi gereken tertemiz bir kumaş gibidir. Kumaş nasıl işlenirse, çocuğun ruhu da öyle şekillenir.
Aileler evlatlarına dinî eğitim vermekle, Allah’ı tanıtmak, O’nun emir ve yasaklarına hassasiyeti öğretmekle yükümlüdür. Bir çocuk Allah’ı severek büyürse kötülüğe karşı içsel bir fren sistemi gelişir; iyiliği sever, merhameti benimser, adaleti gözetir. Bu sorumluluk yerine getirilmediğinde, anne ve babanın görev alanında bir boşluk oluşur ve bu boşluğun bedeli sadece dünyada değil, ahirette de karşılarına çıkar. Çünkü çocuk yanlış yaptığında anne baba tamamen sorumsuz değildir; ona doğruyu öğretmeyen, kalbine Allah sevgisini işlemeyen bir aile, evladın davranışlarıyla ilgili hesaba çekilir.
Tam tersinden bakarsak bu işin bir de müjdesi vardır: Çocuğunun yaptığı her güzel iş, attığı her doğru adım, söylediği her güzel söz, bir kalbi incitmeden geçirdiği her an anne babasının amel defterine yazılır. Kişi toprağın altına girse bile, evladının yaptığı güzel davranışlar onun hanesine bir iyilik olarak döner. Bu nedenle çocuk terbiyesi sadece dünyevi bir sorumluluk değildir, sonsuz hayatı da etkilediğini unutmamak gerekir.
Erken yaşlarda çocuklara hangi tohum ekilirse, büyüdüğünde de ona uygun meyve verir. Çocuğun kalbi, toprağı yeni sürülmüş bir bahçe gibidir; ne koyarsan onu büyütür, onu çoğaltır. Sevgi tohumları ekilmiş bir çocuk, çevresindeki canlı cansız her şeye karşı derin bir sevgi duyacak, bir çiçeğe dokunurken bile incitmekten korkacak, bir hayvana su verirken mutluluk hissedecektir. Onun bu sevgisi sadece kendisinde kalmayacak, ileride yetiştireceği nesillere de kendiliğinden aktarılacaktır. Aynı şekilde küçükken ektiğimiz merhamet, şefkat, sencillik, paylaşmak, cömertlik, yardımlaşma tohumları da çocuklarımızın güzel ahlaklı bireyler olmalarını sağlayacaktır. Bir çocuk, annesinin misafiri güler yüzle karşıladığını ve ona ikramda bulunduğunu; babasının doğru sözlü olduğunu, işini hakkıyla yaptığını, ailesine şefkatli davrandığını görürse onları taklit eder. Çocuklar kulağından değil, gözünden terbiye edilir diye güzel bir söz vardır. Onlar, yetişkinlerin farkında olmadan yaptıkları küçük hareketlerden koca bir ahlak inşa ederler.
Çocukların ruhuna sevgi yerine sevgisizlik, değer vermek yerine değersizlik, paylaşmak yerine bencillik, cömertlik yerine cimrilik, tevazu yerine kibir gibi tohumları ekersek, sonunda zehirli meyveler veren bir bahçeye sahip oluruz. Bu kötü özellikler çoğu zaman çocuğa bilinçli öğretilmez; yetişkinlerin sevgisizliğini, öfkesini, cimriliğini, adaletsizliğini ve merhametsizliğini izleyen çocuk, bunları bir davranış şekli olarak içine çekip büyütür. Böylece farkında olmadan kötü modelleri örnek almış olur. Yetişme bozukluğundan kaynaklanan bu kötü ahlaklar bireyin tüm hayatını etkiler.
Bu davranışların değiştirilmesi imkânsız değildir ama zordur; çünkü kökleri çocuklukta atılmıştır. Özel bir çaba, belirli bir farkındalık ve ciddi bir nefis mücadelesi gerektirir. Kişi önce kendi içindeki bozuklukları, çocukluğundan gelen yaraları, yanlış öğrenilmiş davranışları fark edecek ki değiştirmeye niyeti olsun. Fakat şu acı gerçek de vardır ki kalbinde manevi bir hastalık taşıyıp da bunun farkında olan, farkında olup da ondan kurtulmak için mücadele eden kaç insan vardır? İnsan çoğu zaman kendi kusurunun etrafında dolaşır ama içine bakmayı kolay kolay göze almaz. İşte bu yüzden iyi tohumları erken ekmek, en başta doğru bahçeyi kurmak bu kadar kıymetlidir.
Kişinin kendisine yapacağı en büyük iyilik, nefis terbiyesi için gayret etmek ve manevi hastalıklarından kurtulmaya çalışmaktır. Çünkü insan, içindeki kibri, kıskançlığı, öfkeyi, bencilliği ve kötü huylarını temizlemeden dışarıya dağıttığı iyilik de eksik kalır. Zira bazen niyetler bozulur, bazen karşılık beklentisi ile iyilik yapılır. Dünya ve ahiret saadetinin yolu, nefsi terbiye edip güzel ahlak sahibi olmaktan geçer. Çoğu insan günlük hayatta kendisinden çok, başkalarını düşünür; kendi ihtiyaçlarını, duygularını, sınırlarını geri plana atarak çevresindeki insanlara yardım eder. Bazen gerçekten içinden gelerek, bazen fedakârlık yaparak, bazen de zorlansa bile “Benim görevim bu.” diyerek iyilik yapmaya devam eder. Bunlar kıymetli özelliklerdir; ancak burada çoğu kişinin fark etmediği bir nokta vardır: Kişi kendini, kendi haklarını, ihtiyaçlarını tamamen yok sayarak başkalarına koştuğunda kendi hakkını çiğnemiş, kendi ruhunu ihmal etmiş oluyor. Tam da bu yüzden iyilik kavramı yeniden gözden geçirilmelidir. İyilik nedir? Her fedakârlık iyilik midir? Hangi durumlarda yaptığımız şey artık iyilik olmaktan çıkar? İnsan kendinden vererek iyilik yaptığını sanırken, farkında olmadan kendine ya da karşı tarafa zarar veriyor olabilir mi? Bir davranışın iyilik sayılması için niyetin ve yöntemin temiz olması gerekir. Ayrıca insanların isteklerinden ziyade Allah merkezli yaklaşmak gerekir. Örneğin, iyilik yaparken insanların düşündükleri ve hissettikleri birbirinden çok farklı olabilir. Biz birine iyilik yaparken ya muhatabımız ya da çevremizdeki insanlar bu durumdan hoşnut olmayabilir. Aynı anda herkesi de mutlu edemeyeceğimize göre “Ben bunu yaparsam Allah hoşnut olur mu, razı olur mu?” psikolojisi ile olaylara bakmak daha sağlıklı olacaktır.
Allah bizden her an iyilik üzere yaşamamızı isterken körü körüne “herkese her şartta canı pahasına iyilik yapan kişi” olmamızı kastetmez. Rabbimizin muradı; adaletli, dengeli, bilinçli ve kul hakkına riayet eden bir iyilik anlayışıdır. Kendine değer vermeyen ve kendi ihtiyaçlarını önemsemeyen birinin başkasına yaptığı iyilik hakiki manada bir iyilik midir? Çünkü iyilik, karşılığını yalnızca Allah’tan bekleyerek yapılır ve herhangi bir çıkar gözetilmez. “Beni çok sevsinler.” “Başkaları da bana aynı muameleyi yapsın.” “Yalnız kalmayayım.” “Toplumda kabul göreyim.” “Herkes beni iyi bilsin.” gibi duygularla yapılan her iyilik, niyetin içine menfaat karışmasına neden olur ve o iyiliğin masumiyetine gölge düşürür.
Oysa kişinin önce kendi nefsini terbiye etmesi, kendi sınırlarını koruması, ihtiyaçlarını fark etmesi gerekir ki yaptığı iyilik de sağlam bir temele otursun. İçinde gizli bir beklenti taşımayan, kimsenin takdirine yaslanmayan, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu hedefleyen iyilik; işte o zaman hakiki bir iyilik haline gelir. İyilik yaptığımız kişiden başka konularda kötülük görmüş olsak bile “Keşke ona o iyiliği yapmasaydım.” duygusu oluşmaz. Onu Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla yaptığımızdan, içimizde pişmanlık duygusuna yer olmaz.
Yardım etmeyi ve insanlara iyilikte bulunmayı seven kişilerin bir süre sonra yorulduğuna ve tükendiğine şahit oluyoruz. Genellikle, “Ben hep onları düşünüyorum, elimden geldiğince her işlerine koşuyorum ama onlar benim küçücük bir ihtiyacımı bile karşılamıyor, zor zamanımda yanımda olmuyorlar.” diye içlerini dökerler. Bu kişiler, kalpleri kırıldığında ve kendilerini geri çektiklerinde hem vicdanen suçluluk hissederler hem de çevreleri tarafından yadırganırlar. “Sen böyle değildin, çok değiştin.” sözleri kulağa ilişir. Oysa değişen iyilik değil, kişinin kendi sınırlarını fark edişidir. Anlaşılmamanın verdiği derin hüzün ve buna eşlik eden öfke de çoğu zaman buradan doğar.
Bir insanın her işine koşmak gerçekten yardım etmek midir, yoksa farkında olmadan ona iyilik kisvesi altında kötülük mü yapıyoruz? Bazen bir anlık rahatlama sağlayan yardım, uzun vadede kişinin kendi ayakları üzerinde durma becerisini zayıflatabilir. Ona iyilik yaptığımızı sanırken, aslında bağımlılık oluşturabilir, tembelliği besleyebilir, sorumluluk almaktan uzaklaştırabiliriz. “Bana balık verme, bana balık tutmayı öğret.” sözü tam da bu gerçeği anlatmaktadır.
Gerçek yardım; kimsenin koltuk değneği olmadan, kimsenin yükünü sırtlanmadan, kendi sınırlarımızı ve haklarımızı gözeterek yapılan yardımdır. Bunun doğal bir parçası da “hayır” demeyi bilmektir. Çünkü yerinde söylenen bir “hayır” bazen kırıcı değil, bilakis öğreticidir; hem bizi korur hem de karşıdakinin sorumluluk almasını sağlar. Birine el uzatırken kendi elimizi bırakmadan, birine nefes olurken kendi nefesimizi tüketmeden… Ancak böyle yapılan iyilik hem vereni yıpratmaz hem de alanı güçlendirir. Ayrıca birilerine kötülük yapmamak, zarar vermemek de iyiliktir. İyilik, her zaman verici olmak değil; nerede durduğunu bilmek ve sınırları gözetmektir.
Bazen samimi duygularla, hiçbir karşılık beklemeden yapılan iyilikler, karşı tarafın şüphe etmesine neden oluyor. İyiliğin ne olduğunu bilmeyen, çocukluğunda iyilik görmemiş ya da hep menfaat üzerine kurulu ilişkiler yaşamış kişiler, bir iyilikle karşılaştıklarında “Neden bu iyiliği yapıyor? Bir çıkarı olmasa asla yapmazdı.” diye düşünerek niyetimizi sorgulayabiliyorlar. Hakiki iyiliğin varlığına bir türlü inanamıyor, hatta iyilikten rahatsızlık duyabiliyorlar. Bu kişiler, iyi niyeti kendi iç dünyalarında oluşan bir filtreden geçirirler. Çünkü iyilik onlara tanıdık değildir. Bu yüzden de karşılarındaki kişinin gönülden bir şey yapabileceğini kabullenemezler. Çoğu zaman, bir iyilik gördüklerinde karşılık vermek zorunda hisseder ya da borçlanmış gibi tedirgin olurlar.
Evet, bu dünyada çocuklarımıza küçük yaşta “hayır” deme becerisini kazandırmak zorundayız. Çünkü yalnız kalmamak, arkadaş edinmek ya da herkes tarafından sevilmek uğruna, çevresindekilerin her isteğine sorgusuzca “tamam” diyen; hatta kötülüklere boyun eğen çocuklarımız var. “Yeter ki beni arkadaşları olarak kabul etsinler, ben her şeye razıyım.” düşüncesiyle hareket eden bu kırılgan çocuklara, “Çocuktur, düzelir.” diyerek yaklaşma lüksümüz artık yok. Çünkü bugün kendini koruyamayan, sınır koyamayan, hayır demekten çekinen bir çocuk; yarın da benzer durumların içine düşebilir ve kötü niyetli kişiler tarafından kolayca kullanılabilir. Bu yüzden “hayır” demeyi öğretmek bir sertlik değil, bilakis çocuğun benliğini koruyan bir kalkandır. Çocuğun kendini değerli hissetmesine, sınırlarının farkına varmasına ve sağlıklı ilişkiler kurmasına giden yol da buradan geçer.
Hakiki iyilik, insanın ruhuna derin bir huzur verir ve tadı hiçbir maddi hazla kıyaslanamayacak kadar kıymetlidir. Mutluluk hormonlarının devreye girmesiyle hem bedenen hem ruhen bizi hafifletir ve “İyi ki yaptım.” dedirtir. Çocuklarımızın da bu duyguyu erken yaşta tanımaları, onların gelecekteki karakter gelişimi için büyük bir armağandır. Doğaya dokunmak, bir hayvanı beslemek ya da zor durumda olan bir canlının kurtulmasına vesile olmak; muhtaç birine yardım etmek, küçük bir çiçek yetiştirmek, bir yaşlıyı ziyaret edip gönlünü almak… Bütün bunlar, çocuğun bilinçaltında iyilikle ilişkilenen güçlü ve sıcak anılar olarak yer eder. Böylece çocuk hem başkalarına karşı merhameti öğrenir hem de iyiliğin insana verdiği o eşsiz iç huzurunu hayat boyu taşıyacak sağlam bir temele sahip olur.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in bir hadisi ile yazımızı sonlandıralım: “Allah’ım! Beni, iyilik yaptıkları zaman sevinç duyan, kötülük yaptıkları zaman da bağışlanma dileyen kullarından eyle.” (İbn Mâce, Edeb, 57; İbn Hanbel, VI, 188) Âmin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir