Atom Kadar Küçük, Evren Kadar Derin / Dr. Mehmet Öztürk

Bilimsellik ve rasyonalizm kisvesi altında pozitivist, materyalist bilimi adeta dogma bir din haline getiren bilim bağnazları; özellikle son iki yüzyıldır insanlığın anlam arayışına önemli darbeler vurmuş, zararlar vermişlerdir. Bu yüzdendir ki bilhassa günümüz gençliği yaşadığı değerler erozyonu nedeniyle büyük bir maneviyat krizi ile karşı karşıyadır.
Bilim soslu hezeyanları ve algı operasyonlarıyla insanlığı zehirleyen bu yobazlar, özellikle sosyal medya enstrümanlarıyla toplum mühendisliği yaparak emperyalizme yeni bir anlam ve boyut kazandırıp kitleleri istedikleri yöne manipüle ederek nevzuhur bir sömürü düzeni dizayn etmişlerdir.
İnsanı, evreni ve hayatı yalnızca seküler bir bakış açısıyla değerlendiren bu anlayış; insanları kalabalıklar içerisinde yalnızlaştırarak makinalaştırmış, sosyo-psikolojik buhranlara sürüklemiştir.
Antidepresanlar, günümüzde en çok kullanılan ilaçlar arasında yer almaktadır. Uyuşturucu, alkol, kumar, internet, sanal âlem bağımlılığı vb. çeşit çeşit bağımlılıklar; beraberinde getirdiği çeşitli komplikasyonlarla birçok insanı adeta suç makinasına dönüştürmüştür.
Oysa insan; çok aziz, mualla, derin ve yüce bir varlıktır. Hem maddesel hem de manevi boyutlarıyla evrenin en güzide varlıklarından biridir. Atomlardan oluşan bedeni, onu fiziksel olarak mikro bir yapı taşına dönüştürürken, şuur, bilinç, farkındalık ve anlam arayışı onu evren kadar derin bir varlık hâline getirir. Bu bağlamda insan, madde ile mana arasında köprü kuran bir özne olarak öne çıkar.
Bilindiği üzere modern bilim, insanın biyolojik ve nörolojik yapısını anlamaya çalışırken; maneviyat ise, insanın mana üretme kapasitesini inkişaf ettirme yollarını arar. Bu makale ile insanı yalnızca maddesel biyolojik bir sistem olarak görmekten öte, onun içsel, deruni derinliğini, bilinç ve anlam arayışını ele almayı amaçlamaktayız. Atom kadar küçük, evren kadar derin olan insanın bu iki boyutu, hem bilimsel hem de manevi bir mercekten incelenecektir.
Bilindiği gibi insan bedeni; protonlar, elektronlar ve hücrelerden meydana gelen son derece küçük yapı taşlarının bir bütünüdür. Ancak insanı yalnızca bu maddi çerçeveyle açıklamak, onun derinliğini tam olarak kavramak için yeterli değildir. Çünkü insan, fiziksel olarak küçük olsa da bilinç, anlam arayışı ve farkındalık bakımından evren kadar derin bir varlıktır. Hz. Ali’nin: “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük âlem sende gizlidir.” sözü bu noktada en özlü ifade olarak karşımıza çıkmaktadır. Yine “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen. Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.” Yani “Ey insan evladı! Kendine saygıyla yaklaş; çünkü sen kâinatta yaratılmışların özü, göz bebeği olan insansın.” diyen Şeyh Galip, ne kadar da veciz ifade etmiştir bu hususu.
Atom, bilimin ulaşabildiği en küçük yapılardan biri iken evren, bilimin hâlâ anlamaya çalıştığı en büyük sistemdir. Bu iki burç arasında ise insan yer almaktadır. Bir yandan atom altı parçacıkların yasalarına bağlıdır, diğer yandan ontolojik varoluşunu sorgulayabilen, “neden” sorusunu sorabilen tek canlıdır. Bilim, insanın ve evrenin nasıl işlediğini açıklamaya çalışırken; insanın ne için yaşadığı ve yine insanın ve kâinatın neden var olduğu sorusu çoğu zaman bilimin sınırlarını ve kapsama alanını aşar. Bu noktada anlam, yalnızca deney ve gözlemle değil, içsel, deruni farkındalıkla inşa edilir. Ve bu soruya en makul, en mantıklı, en rasyonel ve en tatmin edici cevabı da İslam ve Kur’an verir.
Psikoloji ve nörobilim alanındaki çalışmalar, şuur ve bilincin ne anlama geldiğini tam olarak bütünüyle açıklayamamaktadır. Maddeci psikoloji, metafizik anlamda ruhu inkâr ettiği için ruhun bir fonksiyonu olan şuuru çözmesi ve izah etmesi de mümkün değildir. Bir insanın merhamet duyması, sorumluluk hissetmesi, cömert olması ya da fedakârlık yapması kısaca güzel ahlaklı olması yalnızca sinir hücrelerinin etkileşimi olarak değerlendirildiğinde, insan derinliğini anlamak eksik kalır. Bu durum, insanın çok katmanlı, çok boyutlu bir varlık olmasından kaynaklanır.
Maneviyat; insanın kendisinin evrendeki konumu ve yerine dair tefekkür etmesi, sınırlılığını ve aczini fark etmesi ve bu doğrultuda anlam üretmeye devam etmesidir. Yaratıcı kudretin azameti karşısında zavallılığını fark edip iki büklüm secdeye kapanmasıdır. Bilim insana “nasıl” sorusunun yanıtını sunarken, maneviyat “niçin” sorusunu cevaplar. Ancak bu iki yaklaşım birlikte ele alındığı takdirde, insan hem evrenin bir parçası hem de onu anlamlandırabilen bir özne olarak karşımıza çıkacaktır.
İnsan, atom kadar küçük bir maddi yapıya sahip olmasına rağmen, şuur, tefekkür, ibadet; kısaca kulluk bilinciyle zamanı, mekânı ve hatta kendisini aşabilir. Geçmişi hatırlayabilir, geleceği tasarlayabilir, soyut kavramlar üretebilir. Bu özellikler, insanı yalnızca biyolojik bir varlık olmaktan çıkarıp anlam üreten bir özne hâline getirir. Bu nedenle insanı anlamak, yalnızca laboratuvar ortamlarında değil; dinî ve manevi sorgulamalar ve yolculuklarla mümkündür. Son kertede insan, hem bilimin konusu hem de anlamın kaynağıdır.
Atom kadar küçük olması, ya da atomik parçacıklardan oluşması onun değersizliğini değil; bilakis tefekkür zenginliğini bilmeye, evren kadar derin olmasını kavramaya ve ulvi sorumluluğunu hatırlamaya kapı aralar.
Bilimsel bilgi ile deruni farkındalık bir araya geldiğinde, insan kendisini; tesadüfen evrende var olan basit bir varlık olarak görmeyecek, evreni anlamlandıran bir bilinç olarak konumlandıracaktır. İşte bu keyfiyet ve bütüncül yaklaşım da, insanı gerçekten insan yapan derinliği ve insanın hakikatini ortaya çıkartacaktır.
İnsan kromozomlarına yüzlerce ciltlik bilgi yüklenmiştir. Her insanda ortalama yüz trilyon hücre olduğu düşünülürse ortaya çıkan dehşet boyuttaki kodlanmış bilgiyi insan havsalasının algılaması pek mümkün gözükmemektedir. Bu ululuk ve azamet karşısında insanın hayrete kapılmaması mümkün değildir.
İnsan, yapısı itibari ile beden ve ruhtan müteşekkil bir varlıktır. İnsan yetişkinliğinde; anne ve babadan gelen sperm ve yumurtanın birleşmesi sonucu oluşan tek bir zigot hücresinden bölünme yoluyla çoğalarak yüz trilyon hücresi bulunan bir beden halini alır. Bu yüz trilyon hücre de belli periyotlarla sürekli olarak yenilenmektedir. İnsanın bu transformasyonda hiçbir müdahalesi söz konusu değildir. Buradaki fonksiyonu sadece gıdaları ağzına götürmekten ibarettir. Onu bile yaparken Allah’ın verdiği kudretle, güç potansiyeli ile gerçekleştirmektedir. Ayrıca aldığımız gıdaların bedenimizin teşekkülündeki formülasyonunda da herhangi bir dahlimiz söz konusu değildir. Ey balık, sen göz ol; ey börek, sen saç ol, diyemiyoruz. O gıdaların hepsi ne olacağını çok iyi biliyor ve otonom bir sistem var vücutta.
Fizik olarak bakarsak hücrelerimiz, dokularımız, bedenimiz netice itibarı ile atomlardan oluşmuştur. İnsan bedeni sürekli yenilenir fakat yenilenme süreleri farklıdır. Diyelim, burun iki senede, saç bir ayda, tırnaklar 15 günde… Temel yapı taşımız olan atom ise 15 milyar yıl önce Big Bang ile oluşmuştur. Yani Andromeda galaksisindeki atom ile kulağımızdaki atom aynı yaştadır. Doğum yaşımız kırk olabilirken atom yaşımız 15 milyar yıldır. Buradan anlaşılıyor ki adeta evrenin belli periyotlarla yenilenen bir fihristi ve özeti gibiyiz.
Bu bağlamda; atom kadar küçük parçacıklardan oluşan, varoluşu ve evreni kavrayacak kadar da derin duyuş ve bilinç sahibi insanı anlayabilmek bakımından İslami terminolojide önemli bir yer tutan ahsen-i takvîm ve esfel‑i sâfilîn olgusu üzerinde de durmakta fayda var: Kur’an‑ı Kerim’de Tîn Suresi’nde geçen ve insanın yaratılışını, ahlaki, manevi konumunu anlatan iki derin kavramdır. Bu ifadeler, klasik tefsir ve kelâm literatüründe insanın hem yükselme, yücelme potansiyelini hem de düşme riskini açıklar.
Ahsen-i takvim kelimesi etimolojik olarak: “En güzel biçim, en mükemmel yaratılış” demektir. Kur’ân’da “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” ifadesiyle yer alır (Tîn, 95/4). Bu ifade, Allah’ın insanı bedenen ve ruhen yüksek bir potansiyelle var ettiği anlamına gelmektedir: İnsan akıl, irade, vicdan ve ruh gibi özelliklerle yani manevi (letaif) latifelerle donatılmıştır. Bu kavram, insanın yaratılışındaki üstünlük ve güzelliği, aynı zamanda sorumluluk ve manevi olgunlaşma imkânını vurgular. Bu husus insanın adeta melekleşme boyutunu ihtiva eder.
Esfel‑i sâfilîn ifadesi ise: “Aşağıların en aşağısı, en alçak mertebe” anlamındadır. Aynı sûrede, “Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik” şeklinde geçmektedir (Tîn, 95/5). Bu durum, insanın kendi iradesi ve davranışlarıyla yücelme potansiyelini boşa çıkarması hâlinde, manevi ve ahlaki olarak aşağı düşme riskini göstermektedir. Kişi iman edip salih ameller işlerse, bu yüksek konumunu korur; aksi takdirde manevi çöküşe, yani “esfel‑i sâfilîn” seviyesine düşme riskiyle karşı karşıya gelir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bir yönüyle melekleşme potansiyeli taşırken negatif yönüyle de hayvanlardan da aşağı duruma düşmesi söz konusu olabilmektedir.
Bu iki kavram arasındaki ilişkiyi şu diyalektik ile özetleyebiliriz: Başlangıçta insan, yüksek bir potansiyelle yaratılmıştır (ahsen-i takvim). Ancak insan irade sahibidir; yaptığı seçimlere göre yükselebilir de düşebilir de. Eğer kişi nefsini doğru yönetmez, iman ve güzel amellerde ilerlemezse, bu potansiyelden sapar ve en aşağı mertebeye iner (esfel‑i sâfilîn). Bu bakış, insanın sadece yaratılış biçimiyle değil, davranış ve tercihleriyle de “nerede durduğunu” belirlediğini gösterir.
Ezel ve ebed kronolojisinde bu dünyaya bir kez gelinecek, ayrıldıktan sonra da bir daha dönülmeyecektir. Cennete giden de cehenneme giden de hayıflanacaktır. Cehenneme giden pişman olacak da peki cennete giden neden hayıflanacaktır? Çünkü o da ‘Niye dünyadaki kısa ömrümü en üst düzeyde değerlendirmedim de kazanımlarımın yansıması olarak ahirette daha üst mertebelere gelemedim?’ diye söylenecektir. Bilindiği üzere cennet ve cehennem, tabakalardan oluşmaktadır. Bu dünyaya tekrar gelme gibi bir lüksümüz olmadığına göre ne yapıp edip en üst düzeyde kulluk sergileyip Allah’ın rızasını elde ederek diğer tarafta en üst mertebelerde ödüle layık olmanın yollarını aramak gerekir.
Kozmolojide, antropik ilkeye göre, evrende gerçekleşen tüm olaylar insanların en ideal koşullarda, dolayısıyla insanların var olmasına izin verecek şekilde gerçekleşir. Diğer bir deyişle evren, bizim var olabileceğimiz en optimal biçimde işlemektedir. Eğer evrendeki yasalar bu şekilde değil de farklı olmuş olsalardı, o zaman insanlar var olamayacaklardı. Evrendeki yasaların başka türlü olmayıp bu şekilde olmaları tesadüfi değildir, insanları var edecek ve en uygun koşullarda yaşayacak şekilde “ince ayarlı”dır. Antropik ilke, insanı esas alan bir ilkedir. Bu husus ve keyfiyet, aynı zamanda Allah’ın varlığının bir delilidir.
Her zaman ifade ettiğimiz aşağıdaki hususları da yinelemeden geçmeyelim: İnsanların basit sıradan bir hayat sürmelerinde ya da ulvi bir bakış açısıyla hayatlarını anlamlı kılmalarında “gerçeklik algıları” önemli rol oynar.
İnsanlar yaşam tarzı, hayat felsefesi, dünya görüşü türünden duygu ve düşüncelerini söylem veya eylem haline getirirlerken bilerek ya da bilmeyerek üç türlü gerçekliği esas alarak hayatlarına yön verirler: Objektif gerçek, Subjektif gerçek ve Mutlak gerçek. Bunları kısaca aşağıdaki gibi özetleyebiliriz:
“Objektif gerçek”; objenin, nesnenin ya da bir başka ifade ile maddenin bilgisini ifade eder. Bilimsel bilgi olarak da adlandırılan bu gerçeklikte deney vardır, gözlem vardır. Determinist ve üniversal bir karakter taşır. Bilimsel bilgi aynı zamanda “yanlışlanabilen bilgi” olarak da tanımlanmaktadır. Einstein’in “rölativite (izafiyet) teorisi” ve özellikle son yıllardaki bilimsel çalışmalar ışığında büyük gelişmeler kaydeden “kuantum mekaniği”, bilimsel bilginin tartışmasız her zaman ve mekânda geçerliliği olan mutlak bir gerçeklik olmadığını, tüm argümanlarıyla ortaya koymuştur.
“Subjektif gerçek”; sujenin, öznenin ya da tam karşılığı ile ‘insanın bilgisi’ni ifade eder. Değişkendir. Kişiden kişiye, toplumdan topluma farklı anlamlar taşır. Özünde izafiyeti barındıran “indî mülahazalar” dünyasıdır. Özellikle “değer yargıları” dediğimiz olgularla karşılaşılan bir gerçeklik türüdür. “Bana göre”, “sana göre” biçiminde yapılan tanımlamalar çok sık görülür. “Güzellik, çirkinlik, iyilik, kötülük, estetik ve sanatsal yaklaşımlar…” subjektif gerçeklikler olarak değerlendirilebilir. Kapsam ve muhtevasından da kolaylıkla anlaşılacağı üzere herhangi bir bağlayıcılıkları söz konusu değildir.
“Mutlak gerçek” ise; zaman ve mekân kaydına bağlı olmaksızın, her zaman ve mekânda geçerliliği olan, değişmeyen, eskimeyen, yanlışlanması mümkün olmayan “İlahi bilgi” demektir. Allah’ın varlığı, birliği türü konular bu kapsam dahilindedir. Allah’ın varlığı, birliği, Kur’an’ın Allah kelâmı olduğu gibi hususlar sayısız delillerle kanıtlanmış bir gerçekliktir. Şu an için konumuz bu olmadığı için detaylara girmiyoruz. Ancak bu doğrultuda yazılmış çok sayıda yazılı bilgi, belge ve doküman olduğunu belirtmek isteriz. Ayrıca kütüphaneler bu alanda yazılmış kitaplarla doludur. Hele “iletişim ve bilişim çağı” olarak adlandırılan günümüz “internet” dünyasında Allah’ın varlığı, birliği, Kur’an’ın Hak kelâmı olduğuna dair belge, kanıt ve argümanlara kısa bir sürede ulaşmak artık çok basit ve kolay hale gelmiştir.
Hakikat ve anlam arayışındaki Sonsuzluk yolcusu kutlu insana yakışan; bu üç gerçekliği vahyin tayflarıyla harmanlayarak, imbikten süzüp, rafine ederek damıtması ve ilahi hakikat ufkuna yükselmesidir.
Sözün Özü:
İnsan, ‘ahsen-i takvim’ üzere yaratılmış yüksek potansiyele sahip güzide bir varlıktır; ancak bu potansiyelin yönünü ve inkişafını belirleyen, vahyin tayflarıyla kurduğu bağdır. Atom kadar küçük parçacıkların mükemmel dizilişi ile dizayn edilen insan, vahyin aydınlığında bir hayat sürerse; evren kadar derin bir anlam bilincine ulaşacaktır. Aksi durumda da ‘esfel-i sâfilîn’e doğru bir uçuruma sürüklenecektir. Bu nedenledir ki vahiy; insan için yalnızca bir bilgi kaynağı olmayıp, aynı zamanda varoluşunu anlamlandıran ve dengede tutan en asli rehberdir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir