Genellikle bir çocuğun zorbalık yapıp yapmadığına karar verirken, onun ‘niyetine’ bakılır; yani bunu kasten mi yaptı diye sorulur. Siz ise çalışmanızda bu bakış açısını ‘gözleri kapalıyken çekiçle çivi aramaya’ benzetiyorsunuz. Bize bu benzetmeyi biraz açar mısınız?
İzninizle önce akran zorbalığı çalışmalarına yön veren hâkim bakış açısından kısaca söz edeyim. Hâkim paradigmaya göre zorbalığı diğer etkileşimlerden ayıran üç temel kriter var. İlki ve en önemlisi, “niyet” yani zarar verme kastı. Amaç, kazara çarpanla bilerek zarar vereni ayırmak. İkincisi “güç dengesizliği”; yani taraflardan birinin fizyolojik veya psikolojik üstünlüğü olmalı. Bu nedenle denk öğrenciler arasındaki çekişme zorbalık değil, akran çatışması sayılıyor. Son kriter ise tekrarlanma ve zamana yayılma. Diğer bir deyişle eylemin belli bir sıklıkta ve sürede devam etmesi gerekir. Yani ciddi olaylar hariç tek seferlik bir olay zorbalık olarak kabul edilmiyor. Bu çerçevede ise akran zorbalığı “kişiler arası bir ilişkide, tekrarlayan bir biçimde ve belirli bir süre boyunca, güç dengesizliğine dayalı bir biçimde gerçekleşen saldırgan davranış veya kasıtlı zarar verme” şeklinde tanımlanıyor.
Bu yaklaşım teoride bana da makul görünmüştü. Ancak uygulamaya geçip zorbaları tespit etmeye çalıştığımızda, bu kriterlerin pratikte pek de işlevsel olmadığını fark ettim.
Bu kriterler neden işlevsel değil?
Zorbalık denince akla genellikle itiş, kakış, vurma gibi doğrudan ve fiziksel eylemler gelir. Ancak her şey herkesin gözü önünde yaşansa bile zorbanın niyetini tespit etmek sanıldığı kadar kolay değildir. Taraflar birbirini suçlayabilir, tanıklar olayın kaza mı kasıt mı olduğu konusunda farklı yorumlar yapabilir. Fail, kibar bir özür ya da inandırıcı bir bahane ile niyetini gizleyebilir. Örneğin, size kasten omuz atıp mahcupça “Ayağım takıldı, özür dilerim.” desem, aksini ispatlayamazsınız. İyi rol yaparsam tanıklar bile buna inanabilir, ben de zorbalığımı gizleyebilirim.
Üstelik zorbalık eylemlerinin büyük kısmı sözel, ilişkisel ve bazen de dolaylı biçimde gerçekleşir. Surat asma, görmezden gelme, dışlama, dedikodu yapma, alaycı bakışlar veya gülüşler gibi eylemler dışarıdan fark edilmez. Aynı zorba, aynı kurbana farklı yollarla tekrar tekrar zarar verebilir; bazen bunu yalnızca fail ve kurbanın fark edebileceği şekilde yapabilir. Özellikle popüler öğrenciler için bu çok daha kolaydır. Hatta kimi zaman kurban bile failin kim olduğunu net olarak anlayamayabilir. Fiziksel zorbalığa göre çok daha derin hasar bırakmalarına rağmen bu tür zorbalıkları tespit etmek çok daha zor. Niyetleri tespit etmek ise neredeyse imkânsız. Nitekim Kanada’da yapılan bir çalışmaya göre okul çalışanları zorbalık vakalarının yalnızca %20’sini fark edebiliyor, sadece %4’üne müdahale edebiliyor. Yani bırakın niyeti, biz daha zorbalığın kendisini bile tespit edemiyoruz.
İkinci kriter olan tekrarlanma, durumu daha da zorlaştırıyor. Çünkü hangi sıklığın veya sürenin esas alınacağı belirsiz. Bir çocuk kaç kez, ne kadar süreyle hangi davranışa maruz kalırsa zorbalığa uğramış sayılacak? Bu soruya net bir cevap vermek mümkün değil. Buna rağmen yaygın zorbalık ölçeklerinde “son birkaç ay” gibi ifadeler geçer. Bunu iki ay olarak kabul etsek, 6 aydır zorbalığa uğrayan bir çocuk, bacağı kırıldığı için iki ay okula gitmediğinde kurbanlıktan çıkmış mı olur? Ya da fail artık zorba değil midir?
Güç dengesizliği kriteri de benzer sorunlar barındırıyor. Fiziksel güç mü, sosyal statü mü, akademik başarı mı esas alınacak, belli değil. Diyelim ki ölçtük; bu her zaman doğru sonuca götürür mü? Örneğin; her açıdan üstün olan, okulun gözdesi, güçlü ve başarılı bir öğrenciyi düşünün. Ondan daha güçsüz ama kıskanç bir çocuk onu sürekli taciz ve tahrik etse, sonunda da gözde çocuktan dayak yese; hâkim paradigmaya göre gözde öğrenci zorba, diğeri ise kurban sayılır. Oysa burada asıl kurban, sistematik tacize uğrayan o “güçlü” çocuk değil midir? Benzer şekilde “tersine mobbing” dediğimiz kavram da astın üste zorbalığını ifade eder ki burada da güç dengesizliği zorbanın aleyhinedir. Kısacası güç dengesizliği ne sağlıklı biçimde ölçülebilir ne de her durumda doğru teşhis sağlar.
Sonuç olarak hâkim paradigma, nesnel olmayan ölçütlerle nesnel bir tanım yapmaya çalışıyor. Bu nedenle özellikle ilişkisel ve dolaylı zorbalık vakalarının büyük bölümü ya tespit edilemiyor ya da göz ardı ediliyor. Böyle bir anlayışla zorbayı tespite ve tecziyeye çalışırsanız, sırf elinizde çekiç var diye çakacak çivi arayan ama gözlerini açmayı da akıl edemeyen birinden farkınız kalmaz.
Bu noktada sizin öneriniz failin içindeki belirsiz niyeti kovalamayı bırakıp, kurbanın yaşadığı acıya ve sonuca odaklanmak, doğru mu?
Evet, doğru. Başta daha nesnel ve uygulanabilir kriterler bulmak daha cazip görünüyor. Ben de ilk etapta böyle düşünmüştüm. Ama gördüm ki tüm vakalara uygulanabilecek hem nesnel hem de uygulanabilir kriterler bulmak beyhude bir çabadır. Bu nedenle bunun yerine odağımızı zorbadan kurbana, eylemden sonuca kaydırmayı öneriyorum.
Peki bu yaklaşımın bize katkısı nedir? Bu sayede bugüne kadar göremediğimiz neleri görmeye başlarız?
Akran zorbalığının gündemde olmasının temel nedeni yol açtığı olumsuz sonuçlardır. Zorbalıkla mücadele programlarının amacı bu sonuçları önlemekse, nesnelliği tartışmalı tanımlarla vakit kaybetmek yerine doğrudan sonuçlara odaklanmalıyız. Bu da bizi kurbana götürür. Çünkü zorbalığın etkilerini en iyi, buna maruz kalanlar bilir. Mağduriyeti nesnel ölçütlerle belirlemeye çalışmak ise bizi yeniden aynı çıkmaza götürür. Bunun yerine kurbanın algısını esas almalıyız. Yani bir çocuk kendini tehdit altında veya reddedilmiş hissediyorsa, failin niyeti ne olursa olsun ortada bir mağduriyet vardır ve o çocuk desteklenmelidir.
Bu noktada “Ya çocuk yanlış anladıysa, faile haksız yere zorba dersek?” endişesi doğabilir. Ancak bu yaklaşımda amaç faili yaftalamak değil, acı çeken çocuğu tespit edip desteklemektir. Yani kurbanın algısındaki öznellik, bilimsellikten sapma değil; özellikle gizli kalan sözel, ilişkisel ve dolaylı zorbalığı görünür kılmayı amaçlayan bilinçli bir tercih aslında. Velev ki bu yaralar evdeki travmalardan kaynaklansın, hiç fark etmez. Nihayetinde sosyal devlet ilkesi gereği, evde travmatize olan çocuğu da okulda desteklemek zorundayız.
Kaldı ki önerdiğim şey disiplin kurallarından vazgeçmek değil, odağı daha işlevsel bir noktaya kaydırmak. Okulda birincil görevimiz “hâkim” gibi karar vermekten ziyade, “hekim” gibi yarayı fark edip iyileştirmek olmalı. Disiplin süreçleri bu yaklaşımın bir alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Yani önerdiğim bu yeni bakış açısı, mevcut disiplin sisteminin yerine değil, kurbana odaklanan destekleyici bir çerçeve olarak yanına eklenmelidir.
Biraz önce öğretmenlerin fiziksel olmayan vakaları (dışlama, dedikodu, görmezden gelme) fark etmekte zorlandığını söylemiştiniz. Oysa çalışmanız ‘sosyal acının’ beyinde fiziksel acıyla aynı yeri uyardığına ve daha kalıcı olabileceğine dair bazı verilerden bahsediyor. Bir çocuğun hiç dayak yemeden, sadece ‘yok sayılarak’ veya ‘dışlanarak’ yaşadığı bu sessiz şiddet, neden kemik kırılmasından daha derin ve kalıcı izler bırakıyor?
Fiziksel acı, büyük bir vaka değilse, beyinde “Şu gün düştüm, biraz canım yandı.” gibi epizodik yani yaşantısal bir anı olarak kalır. Sosyal acı ise daha karmaşık ve derin bir yol izler. Çocuk reddedildiğinde beyin olayı sadece kaydetmez, amigdala vasıtasıyla utanç, değersizlik, yetersizlik vb. bir duygu ile işaretler.
Örneğin; oyun dışına itilen bir çocuk, düşünce yaşadığı fiziksel acıyı değil, dışlanmanın verdiği duygusal acıyı hatırlar. Bu acı şiddetliyse veya başka olaylarla tekrar ederse, çocuğun kendisiyle ilgili genel bilgi havuzuna, yani semantik belleğe de yerleşir. Çocuk artık sadece “O gün oyuna alınmadım.” demez, bilinçaltında “Ben istenmeyen biriyim.” inancını geliştirir.
Yani fiziksel acı bir olay olarak kalırken, sosyal acı kimliğe yazılır. Bu görünmez yaralar çocuğun benlik algısı ile birlikte öz kabulünü, öz güvenini ve öz saygısını bozar. Çocuk normal durumları bile bir tehdit olarak algılayabilir; kırılganlığı arttıkça daha alıngan veya saldırgan tepkiler verebilir. Bu da onu hem zorbalığa hem de kurbanlığa daha açık hâle getirir.
Özetle kemik kırığı iyileşir; ama reddedilmenin bıraktığı iz, eğer görülmez ve desteklenmezse, çocuğun hem kendisiyle hem de çevresiyle iletişimini bozan kalıcı bir hasara dönüşebilir.
Çalışmanızın sonuç bölümünde, bireyin kendi içiyle kurduğu iletişim ile dış dünyayla kurduğu iletişimi birbirinden kopuk süreçler değil, kesintisiz ve “bütüncül” bir iletişim döngüsü olarak ele alıyorsunuz. Bu bakış açısına göre; bir çocuğun okul koridorunda arkadaşına attığı omuz veya söylediği kırıcı söz, aslında o sabah aynada kendisine söylediği bir sözün dışarı taşan yankısı mıdır?
Kesinlikle. Psikiyatrik bir hastalık, zihinsel bir engel ya da dürtüsellik gibi belirgin bir davranış bozukluğu yoksa zorbaca davranışların arkasında çoğu zaman kişinin kendisiyle kurduğu iletişim yatar. Kendimizle iletişimimiz ise doğuştan gelmez, ebeveynlerimizden başlayarak başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler içinde şekillenir. “Bütüncül İletişim” kavramını da tam olarak bu karşılıklı ve süreklilik gösteren etkileşimi anlatmak için kullanıyorum.
Zaten gördüğüm kadarıyla, insanın iç dünyasındaki huzur ile dış dünyadaki ilişkilerini birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak ele alıyorsunuz. Evde anne-babasından ‘kabul’ gören bir çocuğun, önce kendini sevmesini (öz kabul), ardından da okulda arkadaşlarını kucaklamasını (akran kabulü) sağlayan bu zincirleme reaksiyonu bize anlatır mısınız? Bu zincir evde koptuğunda, okul bahçesinde nasıl bir manzarayla karşılaşıyoruz?
Çok mühim bir noktaya değindiniz. Bana göre akran zorbalığının tüm olumsuz sonuçları “reddedilme” ve “tehdit algısı” başlıklarında toplanabilir. Çalışmamda da kurban için “tehlikede ve/veya reddedilmiş hissetmesine neden olan herhangi bir eyleme maruz kalmış kişi” olarak; zorbalığı ise “bireyin tehlikede ve/veya reddedilmiş hissetmesine neden olan tüm eylemler” şeklinde tanımlamıştım. Çünkü bu hisler, en temel iki ihtiyaç olan güvende hissetme ve değer görme ihtiyacının karşılanamaması anlamına geliyor. Kabul olgusu ise bu iki ihtiyacı da kapsayan daha geniş bir kavram.
Araştırmamın sonuçları, akran zorbalığının kabul olgusu ile çok yakından ilişkili olduğunu gösteriyor. Zorbalığı en güçlü biçimde ebeveyn kabulü açıklarken, kurbanlığı daha çok akran kabulü ve öz kabul açıklıyor. İleri analizlerde ebeveyn kabulünün hem öz kabul hem de akran kabulüyle yakından ilişkili olduğu görülüyor. Bu nedenle zincirin ilk halkası ebeveyn kabulü gibi görünüyor. Yani evde ilk düğme yanlış iliklendiğinde, sizin de ifade ettiğiniz gibi zincirleme bir reaksiyon ortaya çıkıyor.
Bulgularınızı akran zorbalığı bağlamında nasıl yorumlamalıyız?
Geçmiş çalışmalar ve temel psikoloji kuramlar ile birlikte değerlendirdiğimizde, elde ettiğim bulgularla malumu ilan etmiş oluyoruz: Evde yetersiz veya değersiz hissettirilen, sıkça suçlanan çocuğun, okulda zorbalık yapma ya da kurban olma ihtimali belirgin biçimde artıyor. Yani “Bütüncül İletişim” döngüsü burada da işliyor.
Zorbalar genellikle herkese değil; kendine güveni zayıf, kırılgan ve bu nedenle kolay hedef olan çocuklara yöneliyor. Bu kırılganlık çoğu zaman evde kabul görmemekle başlıyor. Kendini değersiz hisseden çocuk, bilinçaltında kötü muameleyi hak ettiğine dair şemalar geliştirebiliyor ve adeta üzerinde “Bana kötü davranabilirsin.” yazan gizli bir tabelayla geziyor. Tıpkı “Kırık Cam Teorisi”ndeki gibi; sağlam binaya kimse taş atmazken, camları kırık bir binaya başkaları da zarar vermekten çekinmiyor.
Bazı çocuklar ise evde sadece mağdur olduğunda ilgi ve sevgi gördüğü için “Sevgi = acınmak” gibi yanlış bir inanç geliştirebiliyor ve farkında olmadan kendini mağdur edecek davranışlar sergileyebiliyor. Kimileri de evde göremediği değeri arkadaşlarından alabilmek için kendisine yapılan zorbalıklara katlanıyor, dışlanmamak adına ağır bedeller ödüyor, hatta yanlış işlere bulaşabiliyor.
Zorbalık cephesinde de durum çok farklı değil. Sınır koyulmadan, hatalarının sorumluluğunu üstlenmeden büyüyen çocukları ayrı tutarsak, zorbalık çoğu zaman değersizlik, yetersizlik, utanç ve suçluluk duygularını telafi etme çabasıdır. Aslında çocuk; başkalarına hükmederek, onları aşağılayarak veya grubun onayını kaybetmemek için zorbalığa katılarak kendine ve başkalarına sevilmeye layık biri olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Kimi çocuklar ise güvende hissetmediği için kendini koruma güdüsüyle saldırganlaşabiliyor. Özetle zorba da kurban da temelde aynı duygularla yani değersizlik, yetersizlik, utanç ve tehdit algısı ile baş etmeye çalışıyor.
Bu noktada olası bazı yanlış anlaşılmalara dikkat çekmek isterim. Öncelikle “Kurban da masum değil.” veya “Kurban, kendini zorla mağdur ettiriyor.” gibi düşünmek hata olur. Çünkü bu bilinçli bir tercih değil, farkında olmadan daha savunmasız hâle gelmenin bir sonucu. Yani camların kırık olması, binanın taşlanmayı hak ettiği anlamına gelmez. Suç binada değil, taşı atandadır.
Ayrıca ebeveynler, “Ben kötü bir ebeveynim, çocuğum bu yüzden zorbalığa uğruyor veya zorbalık yapıyor.” gibi bir suçluluğa kapılmamalı. Aksine söylediklerimi “Çocuğumu zorbalığa karşı güçlendirmek benim elimde.” diyerek bir fırsat olarak görmeliler.
Aynı zamanda söylediklerimden yola çıkarak tüm sorumluluğu ebeveynlere yıkmak da yanlış. Çünkü hem geçmiş çalışmalar hem de bulgularım daha önce bahsettiğimiz zincirleme reaksiyonun geriye doğru da işlediğine işaret ediyor. Diğer bir ifadeyle akran kabulü ve güvenli bir okul iklimi, ebeveyn reddinin olumsuz etkilerini hafifletebiliyor. Yani okulda kabul iklimini yeşertebilirsek; evde kırılan camları onarabilir, çocukların zorba veya kurban olmasının önüne geçebiliriz.
Son olarak zorba ve kurbanı sabit kimlikler değil, duruma göre değişebilen roller olarak düşünmek gerek. Yani aynı çocuk, farklı zamanlarda bu roller arasında geçiş yapabilir.
Çalışmanızda da zorba-kurbanların yani hem zorbalık yaparak hem de zorbalığa uğrayarak iki rolü de aynı anda yaşayan çocukların aslında en büyük acıyı çektiğinden bahsediyorsunuz. Hem saldıran hem de saldırılan bu çocukların ruh hali bize ne anlatıyor? Klasik ceza yöntemleri neden bu çocuklarda işe yaramıyor olabilir?
Bunu bizzat tanık olduğum bir örnekle anlatayım: Bir dönem çalıştığım bir kurumda, bir çocuğun yanından ayırmadığı uzun bir sopayla arkadaşlarına vurduğu söylendi. Klasik disiplin anlayışına göre sopayı almak ve ceza vermek gerekiyordu. Ancak araştırınca, çocuğun okulda sürekli zorbalığa uğradığını öğrendim. Sopayı bırakmaması ve saldırganlığı, aslında kendini güvende hissetme çabasından ibaretti. Güvenlik ihtiyacını karşılamadan o sopayı elinden almak, kaygısını artırıp onu daha saldırgan hale getirmekten veya ciddi psikolojik sorunlara sürüklemekten başka işe yaramazdı.
Zaten araştırmalar; zorba-kurbanların depresyon, anksiyete, sosyal uyum sorunları, bağımlılık ve intihar eğilimi gibi riskler açısından en dezavantajlı grup olduğunu gösteriyor. Çünkü bu çocuklar hem zorbaların davranış sorunlarını hem de kurbanların içsel sıkıntılarını aynı anda yaşıyor; yani olumsuz etkiler katlanarak artıyor. Bu nedenle zorba-kurbanlar aslında acil desteğe ihtiyaç duyan çocuklardır. Zorbalık gibi görünen davranışları, verdiğim örnekteki gibi çoğu zaman kendini koruma güdüsü ya da bir yardım çığlığından ibaret. Yapılması gereken, bir yandan çocuğun başkalarına zarar vermesini önlerken diğer yandan bu davranışı doğuran koşulları ortadan kaldırmak ve çocuğu duygusal olarak güçlendirmektir. Aksi hâlde bu döngüyü kırmak mümkün olmaz.
Olweus gibi küresel ölçekte en çok bilinen zorbalık önleme programlarının etkisinin %3 civarında kaldığını, hatta bazı durumlarda zorbalığı artırabildiğini vurguluyorsunuz. Büyük emek ve kaynak ayrılan bu devasa organizasyonların, sorunu çözmek bir yana, ‘kaş yapayım derken göz çıkarmasının’ ardındaki temel dinamik de bununla mı ilgili?
Evet, tam olarak bununla ilgili. Hâkim paradigma, eylemi tanımlamaya ve tespite odaklandığı için önleme programları da kaçınılmaz olarak suçluyu tespit etmeyi ve cezalandırmayı önceleyen tepkisel bir anlayışla şekilleniyor. Ancak hem tespit etmede hem de cezalandırmada başarılı olamadığımız gibi, biraz önce bahsettiğimiz üzere, bazen ceza, sorunu daha da derinleştirebiliyor.
Dahası “akran arabuluculuğu” gibi oldukça makul görünen yaklaşımların bile zorbalığı artırabildiğini gösteren çalışmalar var. Olweus zorbalık araştırmalarının öncüsü, yani hâkim paradigmanın kurucusu. Onun çalışmaları ve geliştirdiği programlar elbette son derece kıymetli. Ancak başarı oranları bu kadar sınırlıyken, artık bazı temel varsayımlarımızı sorgulamamız gerektiği de açık. Kısacası büyük emek ve kaynaklara rağmen elde edilen zayıf sonuçlar, bir yerlerde yanlış yaptığımızı gösteriyor.
Biz yetişkinler, çocukların sosyal dünyasına müdahale ederken nerede stratejik bir hata yapıyoruz?
Bana göre en temel stratejik hatamız, tüm enerjimizi zorbalığı tanımlamaya, zorbayı bulmaya ve cezalandırmaya harcamamız. Üstelik bunu yaparken failin niyeti, güç dengesizliği ve tekrarlanma gibi tespiti zor, nesnelliği tartışmalı ölçütlere başvuruyoruz. Bir diğer önemli hata ise mücadeleyi büyük ölçüde tepkisel bir biçimde yürütmemiz. Yani olay yaşanıyor, biz ancak sonrasında devreye giriyoruz.
Bugünkü mücadele yöntemlerini genellikle olay olduktan sonra devreye giren, yani yangın çıktıktan sonra söndürmeye çalışan yöntemler diyebilir miyiz?
Çok güzel ifade ettiniz. Tam olarak öyle.
Siz ise yangının hiç çıkmadığı bir ‘kabul iklimi’ mi öneriyorsunuz?
“Evet!” demeyi çok isterdim ama yangının hiç çıkmadığı bir dünya maalesef mümkün değil. Ancak bu, oturup yangının çıkmasını bekleyeceğimiz ya da onu kolaylaştıracağımız anlamına da gelmemeli. Bunun yerine hem çocukları hem de ortamı olası risklere karşı hazırlamak, yangına neden olabilecek unsurları azaltmak gerekiyor. Daha somut bir ifadeyle; çocuğun ebeveynleri ve akranlarıyla arasındaki kabulü güçlendirmeye, öz kabulünü geliştirmeye ve böylece çocukların kabul gördüğü ve güvende hissettiği bir iklim inşa etmeye odaklanmayı öneriyorum.
Bir okulda veya ailede, çocukların birbirini ve kendilerini olduğu gibi kabul ettiği “kabule ve güvene dayalı bir iklim oluşturmak”, zorbalıkla mücadelede neden cezadan veya disiplinden çok daha etkili ve kalıcı bir yoldur?
Yangın metaforunuz üzerinden gidersek; kabul ve güvene dayalı bir iklim oluşturabildiğimizde hem yangın çıkma ihtimali azalır hem de çıktığında daha kolay söndürülür.
Şimdi bunu biraz açalım. Daha önce de söylediğim gibi evde koşulsuz kabul gören çocuk, kendini de kabul etmeyi öğrenir. Bu da onu hem kendisine hem başkalarına karşı daha şefkatli, sınır koyabilen, kendini başkalarıyla kıyaslama ihtiyacı duymayan ve içsel olarak daha huzurlu bir birey hâline getirir. Böyle bir çocuğun zorbalığa hedef olma ihtimali çok düşük. Zorbalığa uğrasa bile, yaşadıklarını kişisel bir kusur gibi görmez; ailesiyle paylaşabilir, çevresinden destek alabilir ve benlik algısını büyük ölçüde koruyabilir. Zorba için de cazip bir hedef olmadığından çoğu zaman ya hiç bulaşılmaz ya da alınan tepkilerden sonra bir daha yanaşılmaz.
Zorbalar açısından baktığımızda ise zorbalığın en önemli nedenlerinden birinin mağduriyet olduğunu biliyoruz. Yani zorbalığın hatırı sayılır kısmı zorba-kurban dediğimiz çocuklardan kaynaklanıyor. Kabul ve güven iklimi, bu en kırılgan grubun cezadan korktuğu için değil, artık ihtiyaç duymadığı için zorbalığı bırakmasını sağlayabilir.
İşte bu yüzden önceliğimiz, evde ve okulda koşulsuz kabul, sevgi ve güven iklimini güçlendirmek olmalı. Herkesi kapsayan kusursuz bir iklim kurmak mümkün olmayabilir. Ama bu, hedefi tamamen terk etmek için de bir gerekçe değil. Zira “tamamı yapılamayanın, tamamı terk edilmez.” Aksine bu yönde atılacak her adım, kelebek etkisiyle yalnızca okul zorbalığını değil, yaşamın her alanındaki şiddeti azaltma potansiyeline sahip.
Sözü biraz da zorbalıktaki başka bir role getirmek istiyorum. Bir zorbalık olayı yaşandığında hepimiz kavga eden iki çocuğa odaklanırız. Oysa siz, kenarda durup izleyen ‘seyircilerin’ de en az o kavganın içindekiler kadar, hatta bazen daha fazla yıprandığını söylüyorsunuz. Sadece olaya tanık olmanın bir çocukta oluşturduğu çaresizlik veya suçluluk duygusu neden bu kadar tehlikeli? ‘Masum seyirci yoktur’ derken aslında topluma nasıl bir mesaj verilmek isteniyor?
“Masum seyirci yoktur.” ifadesi seyircilerin zorbalığı pekiştirici etkisine dikkat çekmek için kullanılıyor. Çünkü seyirciler, bazen yaptıklarıyla bazen de hiçbir şey yapmayarak zorbalığı teşvik edebiliyor. Bu nedenle bu ifade, seyircilerin zorbalığı önleme gücü ve sorumluluğu olduğunu vurguluyor.
Ancak seyircilerin zorbalık üzerindeki etkisi kadar, zorbalığın da seyirciler üzerinde etkisi var ve maalesef bu durum genelde göz ardı edilmekte. Araştırmalar, bazı seyircilerin psikolojik olarak zorbalar kadar, hatta kimi zaman kurbanlar kadar zarar gördüğünü gösteriyor. Dahası zorbalığa tanık olmak, kimi çocuklarda zorbalığı normalleştirip zorbalaşmaya yol açarken; kimilerinde yardım edemediği için çaresizlik ve suçluluk duyguları oluşabiliyor. Bu etkiler hem kısa vadede hem de yetişkinlikte ciddi sorunlara dönüşebiliyor.
Dolayısıyla seyirci kalmak, çocuklarımızı akran zorbalığının etkilerinden korumuyor. Öyleyse “Masum seyirci yoktur.” ifadesini, “Masum ve mahfuz seyirci yoktur.” şeklinde genişletmeliyiz. Sadece ahlaki bir sorumluluk olarak değil, kendi çocuklarımızı korumak için de onlara mazlumun yanında, zorbanın karşısında olmalarını öğretmek zorundayız.
Son olarak, çocukları zorbalığa maruz kalan ailelere neler önerirsiniz?
Her şeyden önce aileler yaşananları asla küçümsememeli, “Geçer.” veya “Büyüyünce unutur.” diye düşünmemeli. Kendi çocukluklarıyla günümüz çocukluğunu kıyaslayıp “Bizim başımıza neler geldi, hiçbir şey olmadı.” dememeli. Eskiden okulda dışlansak sokaktaki arkadaşlarımızdan kabul görebiliyorduk. Anne-babamızdan azar yesek aynı evdeki büyük anne-babamızdan şefkat görebiliyorduk. Hatta mahalledeki komşu teyzeler, amcalar bile bizim için bir güven ve kabul kapısı olabiliyordu. Dolayısıyla akran zorbalığına hem daha az maruz kalıyorduk hem de zorbalığa daha dayanıklıydık. Bugünün çocukları ise çok daha yalnız. Çoğu çocuğun arkadaşlarıyla bir araya gelebildiği tek ortam okullar artık. Üstelik sosyal medya, “kusursuz” hayat ve beden imgeleriyle sağlıklı benlik gelişimini zorlaştırıyor. Art arda gelen kısa içerikler ise çocukları tezat duygular arasında oradan oraya savurarak duygu düzenleme becerilerini köreltiyor. Sonuç olarak günümüz çocukları akran zorbalığına karşı bizlerden çok daha savunmasız ve kırılganlar.
Bu nedenle aileler paniğe kapılmadan ama durumu da görmezden gelmeden hareket etmeli. Okulla hemen iletişime geçmeli, yaşananların arkasındaki dinamikleri anlamaya çalışmalı ve gerekli önlemler için okul yönetimini sürece dâhil etmeli. Ama en önemlisi de çocuklarıyla ilişkilerini ve iletişimlerini geliştirerek onları “zorbalık geçirmez” hâle getirmeye odaklanmalılar. “Kafana takma!” demek yerine çocuğun zorbalığı kafasına takmayacağı, güven ve kabulün hâkim olduğu bir ev ortamı oluşturmaya çalışmalılar.
Bu süreçte ebeveynlerin kendilerini ihmal etmemesi de çok önemli. Çocuklarıyla sağlıklı iletişim kurmakta zorlanıyorlarsa, kendi iç dünyalarına dönüp geçmiş yaralarını fark etmeleri gerekebilir. Çünkü insan, ancak içindeki ihmal edilmiş ya da reddedilmiş yanına şefkat gösterebildiğinde bunu çocuğuna da aktarabilir.
Şunu da itiraf etmek lazım: Ebeveynlik günümüzde gerçekten çok zor. Bu da yetmiyormuş gibi hastadan çok doktor var, etraf uzmandan geçilmiyor. Bilgi kirliliği çok fazla, herkes farklı bir şey söylüyor. Yine de ümitsizliğe gerek yok. Mükemmel ebeveyn olmaya değil; elinden geleni yapmaya çalışan bilinçli ebeveynler olmaya odaklanmak işin püf noktası.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi