Kendine Zulmetmek de Kul Hakkıdır / İletişim Uzmanı Canten Kaya

‘Kul hakkı’ denilince toplumsal hafızamızda genellikle başkasının sınırını ihlal etmemek veya kimsenin hakkını yememek canlanır. Ancak kitabınızın ismi, bu kavrama başka bir yerden ışık tutuyor: ‘Kendi Kul Hakkına Girme’. Bir insanın başkalarına fedakârlık yaptığını sanarken aslında kendine haksızlık etmesi, yani kendi kul hakkına girmesi tam olarak ne anlama geliyor?
Kendi kul hakkına girmek, insanın başkaları için yaşarken kendini ihmal etmesidir. Sürekli veren, susan, katlanan ama bir gün dönüp baktığında “Ben ne oldum?” diyen hale gelmesidir. Allah bize bu bedeni, bu aklı, bu zamanı, bu yetenekleri emanet etti. Onları hiçe saymak, tüketmek, yok pahasına harcamak da bir haksızlıktır.
İnsan bunu bazen iyi niyetle yapar. “Kırılmasınlar”, “ayıp olmasın”, “beni yanlış anlamasınlar” diye… Ama fark etmeden kendini harcar. Oysa kul hakkı sadece başkasının hakkını yememek değildir. Kendine yapılan haksızlık da kul hakkıdır. Çünkü kendine zulmetmek, Allah’ın sana verdiği değeri görmezden gelmektir.
Benim anlatmak istediğim şu: Başkasının sınırına saygı duymadan önce, insan kendi sınırına sahip çıkmayı öğrenmeli.
Sınır koymakla narsisizm arasında hassas bir denge var. Genellikle ‘hayır’ demeye başlayanlar, çevrelerinden ‘Sen çok değiştin, bencilleştin.’ gibi tepkiler alabiliyor. Bu ayrımı nasıl yapmalıyız? ‘Hayır’ demek bizi ne zaman narsist, ne zaman kendi hakkının savunucusu yapar?
Sınır koymak narsisizm değildir, ama her sınır koyan da masumdur diye bir şey yok. Ayrım çok basit aslında: Narsist insan, “Ben istemiyorum.” derken karşısındakini yok sayar. Empatisi yoktur, vicdanı yoktur. Hep kendisi kazanmak ister. Kendi hakkını savunan insan ise “Ben bunu kaldıramıyorum.” der. Kırmadan, ezmeden ama kendini de feda etmeden durur.
“Hayır” demeye başladığında çevren “Çok değiştin.” diyorsa, çoğu zaman bu senin kötü olduğun anlamına gelmez. Sadece artık herkese evet demediğin anlamına gelir. Çünkü yıllarca seni sınırsız kullananlar, ilk kez sınır görünce rahatsız olurlar.
Şunu net söyleyeyim:
Kendini tüketerek iyi insan olunmaz.
Kendine saygı duymadan merhamet olmaz.
Eğer “hayır” derken:
– suçluluk duymuyorsan
– kimseyi ezmiyorsan
– ama kendini de çiğnetmiyorsan
Bu narsisizm değil,
Kul hakkını korumaktır.
Sosyal medyada sürekli mükemmel, yardımsever ve ‘her şeye yetişen’ profiller görüyoruz. Bu ‘vitrin iyiliği’, insanların ‘hayır’ deme kapasitesini ve kendi gerçeklikleriyle olan ilişkisini nasıl zedeliyor?
Sosyal medyada gördüğümüz o “her şeye yetişen”, herkese yardım eden, hiç yorulmayan insanlar çoğu zaman gerçek değil, vitrin. Ama sorun şu: İnsan vitrine bakıp kendini mutfakta yargılıyor. O paylaşımlar bize şunu fısıldıyor: “Sen de böyle olmalısın.” “Her şeye yetişmelisin.” “Hayır dersen eksik kalırsın.” Zamanla insan kendi sınırını unutuyor. Yorulduğunu söylemeye utanıyor. “Hayır” demeyi bencillik sanıyor.
Vitrin iyiliği en çok şuna zarar veriyor:
İnsanın kendi gerçeğiyle olan bağını koparıyor.
Herkes gülerken ben niye yoruldum?
Herkes yetişirken ben niye tükendim?
Oysa gerçek iyilik, kameraya değil, vicdana yapılır. Gerçek merhamet, insanın kendini yok sayması değildir. Sosyal medya bize şov yapmayı öğretiyor, ama sınır koymayı öğretmiyor.
Şunu hatırlamak lazım:
Her şeye yetişen insan güçlü değil, çoğu zaman kendini ihmal eden insandır.
“Hayır” diyebilen insan, hem kendisiyle hem hayatla daha dürüst bir ilişkidedir.
Pek çok insan ‘hayır’ dedikten sonra gelen o yoğun suçluluk duygusu yüzünden pes edip tekrar ‘evet’ döngüsüne giriyor. Kitabınızda bu duygunun vicdanla karıştırılmaması gerektiğini söylüyorsunuz. Bir insan bir isteği reddettikten sonra gece yastığa başını koyduğunda hissettiği o huzursuzlukla nasıl başa çıkmalı?

“Hayır” dedikten sonra gelen o rahatsızlık hissi çoğu zaman vicdan değil, alışkanlıktır. Çünkü yıllarca şuna alıştırıldık: İyi insan susar, idare eder, herkese yetişir. Sen ilk kez sınır koyduğunda, vicdanın değil, ezberin sızlar. Gece yastığa başını koyduğunda şunu sorman lazım: “Ben birine kötülük mü yaptım, yoksa kendimi mi korudum?” Eğer kimseyi kandırmadıysan, kimseye zarar vermediysen, sadece gücünün yetmediği bir şeye “hayır” dediysen o huzursuzluk günah değil, geçiş sancısıdır.
Vicdan, başkasına haksızlık yaptığında rahatsız eder. Sınır koyduğunda rahatsız eden şey ise yıllardır kendini ihmal etmiş olmanın verdiği boşluktur. Bu durumda yapılacak şey çok basit:
O duygudan kaçma.
Hemen geri adım atma.
Birkaç gece dayan.
Göreceksin, o huzursuzluk geçer ama kazandığın saygı kalır. İnsan her “evet” dediğinde huzurlu olmaz. Bazen huzur, ilk defa “hayır” dediğinde gelir… Ama biraz gecikerek.
Pek çok insan çocukluk kodları nedeniyle ‘Hayır dersem sevgiyi kaybederim.’ endişesi taşıyor. Buna karşın siz, sevginin itaate dayalı olmadığını, aksine sınırlarla derinleştiğini vurguluyorsunuz. Peki, özellikle aile içi dinamiklerde ‘hayır’ diyebilmek, ilişkiyi zedelemek bir yana, aradaki bağı nasıl daha gerçekçi ve güvenli bir hale getiriyor?
Birçok insan çocukken şunu öğrendi: “Uslu olursan sevilirsin.” “İtiraz edersen onları kırarsın.” Bu yüzden büyüdüğümüzde de “Hayır dersem beni sevmezler.” korkusuyla yaşıyoruz. Ama burada çok temel bir yanılgı var: Sevgi, itaatle ayakta kalmaz. Aile içinde sürekli “evet” diyen kişi, zamanla sevilen değil, kullanılan olur. İçi dolar ama dışı susar. “Hayır” diyebilmek, ilişkiyi bozmaz; ilişkiyi gerçekliğe taşır. Çünkü sınır koyulan yerde ne beklenti şişer ne kırgınlık birikir. Ailede sınır olan yerde insanlar rol yapmaz, gönülden verir.
Şunu net söyleyeyim: Sırf “evet” dediğin için yanındalarsa, o bağ zaten sağlam değildir. Ama “hayır” dediğin halde hâlâ yanında kalanlar, işte onlar gerçek ailedir. Sınır, sevgiyi azaltmaz. Sınır, sevgiyi temizler. Korkarak sürdürülen bağ değil, güvenle kurulan bağ insanı ayakta tutar.
İş hayatında genellikle ‘sorun çözücü’ ve ‘kurtarıcı’ olmak başta bir meziyet gibi görünse de, bir süre sonra bu durum kişiyi ofisin tüm yükünü sırtlanan bir ‘yük taşıyıcı’ya dönüştürebiliyor. Peki, profesyonel hayatta çalışkan olmakla ‘kullanılmak’ arasındaki o ince sınır nerede çekilmeli?
İş hayatında başta “sorun çözen”, “her işe koşan” insan alkış alır. Ama zamanla fark etmeden şuna dönüşür: Herkesin yükünü taşıyan kişi. Çalışkanlıkla kullanılmak arasındaki sınır şurada başlar: Sen çözüyorsun ama takdir yoksa, sen yetişiyorsun ama yetki yoksa, sen sorumluluk alıyorsun ama sınır yoksa; orada çalışkanlık bitmiş, kullanılma başlamıştır. Profesyonellik, her gelen işi almak değildir. Profesyonellik, hangi işin sana ait olduğunu bilmektir.
Şunu unutmayalım:
Her sorunu çözen insan değerli sayılmaz. Doğru sorunu çözen insan değerli sayılır. Eğer bir iş sana veriliyorsa ama karar masasında yoksan, emeğin görünmüyor ama beklenti artıyorsa orada durup düşünmek gerekir.
Gerçek çalışkanlık, kendini tüketmek değil, katkısını sürdürülebilir kılmaktır.
İşte sınır tam burada çizilir:
Çözüm üretiyorsan söz hakkın olmalı.
Yük alıyorsan karşılığı net olmalı.
Aksi halde sen yükselmezsin, sadece başkalarının işini kolaylaştırırsın.
Kitabınızda geçen ‘bardak’ metaforunda, çevresi susadıkça suyunu uzatan ama kendine gelince ‘onlara yetmez’ diye bardağını boş bırakan bir profilden bahsediyorsunuz. Yapılan bir araştırmaya atıfla, bu durumun bir süre sonra ‘gizli öfke’ ve ‘pasif agresif’ davranışlara dönüştüğünü belirtiyorsunuz. Dışarıdan sürekli uyumlu ve sakin bilinen insanların aniden yaşadığı o büyük öfke patlamaları, aslında tükenmişliğin bir dışavurumu mu?
Evet, o ani öfke patlamaları çoğu zaman karakterle ilgili değildir; birikmiş tükenmişliğin taşmasıdır. Bardak metaforunda anlatılan tam da budur: İnsan herkese su verir, ama kendine sıra gelince “yetmez” korkusuyla bardağını boş bırakır. Başta çok uyumlu görünür, sessizdir, idare eder, sorun çıkarmaz. Ama içeride başka bir şey olur: Biriken öfke. Çünkü ihtiyaçlar konuşulmazsa, sınırlar çizilmezse duygu içeride sıkışır. Bu öfke dışarıdan bakınca “bir anda” gibi görünür ama aslında aylarca, yıllarca birikmiştir. Pasif-agresif davranışlar da buradan çıkar: Laf sokmalar, soğukluk, geri çekilmeler… Hepsi söylenemeyen “hayır”ların yan ürünüdür. İnsan kendini sürekli ihmal ederse bir süre sonra iyi kalpli olmaz, yorgun ve kızgın olur.
Gerçek sakinlik, bastırmak değildir.
Gerçek sakinlik, sınırları zamanında koymaktır.
Bardak dolmadan taşmaz.
Taşıyorsa, kimse zamanında doldurmamıştır…
En başta da kişi kendisini.
Sınır koyma becerisini tarif ederken ‘hayır deme kası’ benzetmesini kullanıyorsunuz; hiç spor yapmamış birinin aniden ağır kaldıramaması gibi, sınır koymanın da kademeli bir süreç olduğunu vurguluyorsunuz. Peki, yarın sabah bu süreci başlatmak isteyen okurlarımız için ‘davranışsal deneme’ dediğiniz o küçük başlangıç egzersizleri somut olarak nelerdir? Ve o an geldiğinde kelimeleri toparlayamayıp gayriihtiyari ‘evet’ diyenler, karşı tarafı kırmadan net bir duruş sergilemeyi sağlayan o ‘iletişim dilini’ nasıl kurabilir?
“Hayır deme kası” gerçekten kas gibidir. Hiç kullanılmamışsa, ilk denemede titrer. O yüzden kimseye şunu önermiyorum: “Yarın kalk, herkese pat diye hayır de.” Bu kas küçük ağırlıklarla çalışır.
Davranışsal deneme dediğimiz şey de budur: Küçük, risksiz, ama gerçek denemeler.

Mesela:
• Her telefona anında dönmemek
• “Bir düşüneyim, sana döneyim” demek
• Uygun olmayan bir saate randevu vermemek
• “Bugün buna gücüm yok” cümlesini kurmak
Bunlar hayırdır ama yumuşak hayırlardır.
Asıl mesele kelime değil, duruştur. Çünkü çoğu insan “hayır” dediği için değil, açıklamaya boğulduğu için zorlanır. Net ve kırmadan bir iletişim için üç adım yeter:
1. Kısa ol.
Uzattıkça geri adım başlar.

“Şu an bunu alamam” yeterlidir.
2. Savunmaya geçme.
Kendini mahkemede gibi anlatma.
Hayır, savunma gerektiren bir suç değildir.
3. Alternatif sunmak zorunda hissetme.
İstersen sunarsın, istemezsen susarsın.
Ve şunu bilmek çok rahatlatıcıdır:
Karşı tarafın hayal kırıklığı, senin başarısızlığın değildir. İlk başta kelimeler düğümlenir, yüz kızarır, kalp hızlanır. Bu geçer. Ama her “hayır”dan sonra omuzdan bir yük iner. Çünkü kas çalıştıkça güçlenir. Ve bir gün fark edersin ki “hayır” demek seni yalnızlaştırmadı, seni kendine yaklaştırdı.
Hep mücadelesini konuştuk ama biraz da ödülünü konuşalım. Bir insan ‘kendi kul hakkına girmeyi’ bıraktığında hayatında tam olarak ne değişiyor? O ‘hayır’ların ardından açılan boşlukta kişi ne kazanıyor? Huzur mu, daha gerçek ilişkiler mi?
İnsan kendi kul hakkına girmeyi bıraktığında hayat bir anda güllük gülistanlık olmaz. Ama çok net bir şey olur: Hayat sadeleşir. Önce bir boşluk oluşur. Çünkü yıllardır “evet”lerle doldurduğun yer açılır. O boşluk ilk başta ürkütür. “Birilerini mi kaybettim?” dersin. Ama sonra anlarsın: Kaybettiğin insanlar değil, yüklerdir.
“Hayır” dedikçe ilişkiler azalabilir ama derinleşir.
Kalabalık gider, gerçek kalır.
Huzur sessizce gelir.
Gösterişli değildir.
Ama geceleri yastığa başını koyduğunda içinden bir ses “Kendime ihanet etmedim.” der. En büyük kazanç şudur:
İnsan kendine tekrar güvenmeye başlar. “Ben kendimi korurum.” duygusu insanı ayakta tutar.
Ve çok ilginçtir: Kendine saygı geldikçe dışarıdan da saygı gelmeye başlar. Yani “hayır”lardan sonra kalan boşluk aslında boş değildir.
Orası;
• dinlenmenin
• üretmenin
• gerçek sevginin
yeridir.
İnsan kendi kul hakkına girmeyi bıraktığında şunu kazanır: Daha sakin bir zihin, daha dürüst ilişkiler ve kendisiyle barışık bir hayat.
Çocukluk döneminde itiraz hakkı elinden alınan ve duyguları bastırılan kişiler, yetişkinlikte dahi yoğun bir onaylanma ihtiyacı duyabiliyor. Bu noktada çözüm nasıl sağlanır? Kişinin geçmişte eksik kalan şefkati bugün kendi kendine sağlaması ve bir nevi ‘kendine ebeveynlik yapması’ süreci, günlük hayatta somut olarak nasıl uygulanır?
Çocukken itiraz edemeyen, duyguları bastırılan çocuklar büyüyünce kötü insan olmaz… Kendini onaylatmaya çalışan yetişkinler olur. Sürekli beğenilmek, kabul görmek, “Yanlış yapmadım değil mi?” diye sormak işte bu eksik kalan yerden gelir.
Çözüm, geçmişi suçlamak değildir. Çözüm, bugün o eksik kalan şefkati kendine vermeyi öğrenmektir. Buna ben “kendine ebeveynlik” diyorum. Günlük hayatta bu çok büyük laflarla olmaz, küçük davranışlarla olur.
Mesela:
• Yorulduğunu fark edip durabilmek
• “Bunu yapmak istemiyorum” dediğinde kendini azarlamamak
• Hata yaptığında “Yine beceremedin” demek yerine “Elinden geleni yaptın” diyebilmek
• Başkası onaylamasa da kendi kararının arkasında durmak
Kendine ebeveynlik şudur:
Kendini yalnız bırakmamak. Eğer içindeki çocuğa bugün kimse sahip çıkmazsa, sen çıkarsın.
Zamanla şunu fark edersin: Onay ihtiyacı azaldıkça omuzların hafifler. Çünkü insan şunu hissettiğinde dışarıdan alkışa muhtaç kalmaz: “Ben benim yanımdayım.” İyileşme tam olarak burada başlar. İnsan kendine iyi bir ebeveyn olduğunda, dünya eskisi kadar tehditkâr gelmez.
“İnsan en çok, kendisinin yanında durmayı öğrendiğinde iyileşir.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir