İletişim Dışarıda Değil, İçeride Başlar / Doç. Dr. Salih Gürbüz

Hocam merhaba, yeni kitabınız “İletişimin Psikolojisi” hayırlı olsun. Piyasada çok sayıda iletişim kitabı varken, siz konuya çok farklı bir noktadan, insanın en temel varoluş denkleminden başlıyorsunuz. Bize iletişim gibi pratik bir konuyu “Ruh, Beden ve Akıl Senfonisi” gibi bir felsefeyle ele almanızın arkasındaki motivasyonu anlatır mısınız?
Motivasyonum, etkili iletişimin sırrının dış tekniklerde değil, insanın en başta kendi içinde kurduğu hassas denge ve sahicilikte saklı olduğunu göstermektir. Amacım, iletişimi yöneten kudretli üçlüyü, Ruh, Beden ve Akıl’ı mercek altına alarak, içimizdeki ahengi sağlamadan dış dünyayla kalıcı bağ kurulamayacağını vurgulamaktır.
Kitabınızda ruhu, bedenin “kıyafeti”, aklı ise bu dengeyi sağlayan bir köprü olarak tanımlıyorsunuz. Peki modern insan, ruhunun sesini duymayıp sadece aklıyla veya bedensel arzularıyla hareket ettiğinde, iletişiminde ne gibi temel “arızalar” ortaya çıkıyor?
Akıl, ruh ile eş zamanlı çalışmak yerine nefsin (bedensel tat alma arzusu) kontrolüne geçtiğinde, ruh bocalama yaşar ve içsel çatışma başlar. İletişimde yalan, dedikodu gibi “virüsler” ortaya çıkar, bu da duygusal ve psikolojik sorunlara yol açan bir sarmal yaratır. İletişim, derin bağ kurma ve değer paylaşımı olmaktan çıkar, yüzeysel bir arzu tatmini haline gelir.
“İletişim virüsleri” olarak tanımladığınız yalan ve dedikoduya karşı, ailelerin ve arkadaş gruplarının kendilerini korumak için geliştirebilecekleri bir “iletişim bağışıklığı” var mıdır? Yani, bu virüsler daha ortaya çıkıp güveni zedelemeden, grubun kendi iç dinamikleriyle bu tür olumsuzlukları en başta engelleyecek ne gibi temel iletişim alışkanlıkları ve ahlaki prensipler benimsenebilir?
Temel bağışıklık, dili kötü söz, dedikodu ve yalandan arındırıp samimi bir dil ile iletişim kurmaktır (“GDO’lu söylemlerden uzak durmak”). “Ben dili” kullanarak sorumluluğu sürekli dışarıya atmaktan kaçınılmalıdır. Dürüstlük ve Şeffaflık (Hz. Mevlâna’nın felsefesiyle: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”) benimsenmelidir.
“Akleden kalp” kavramı üzerinde duruyorsunuz. Günümüzün bu kadar rasyonel ve hızlı dünyasında “kalbiyle düşünmek” ne anlama geliyor? Örneğin, zor bir karar aşamasında veya gergin bir tartışma anında bir insan, aklının gürültüsünü kısıp “akleden kalbinin” sesini nasıl duyabilir?
“Kalbiyle düşünmek” bilginin sadece akılda değil, etik ve ahlaki değerlerin de iletişimde öncelenmesi gerektiğini hatırlamaktır. Zor anlarda kalbin sesini duymak için, nefsin dürtüsel eğilimleri dengelemeli, aklın gürültüsü yerine “iyi olmaya” odaklanılmalıdır. İslam dinin temel işaretlerinden olan iyiliği emret/söyle, kötülükten sakın ve sakındır sözünün toplumsal belleğe/gönül belleğine işlenmesi ve yerleşmesi gerekir.
İletişimi “paylaşmak, benimsenmek, birleştirmek” gibi temel ihtiyaçlarla açıklıyorsunuz. Ancak modern hayatın getirdiği kalabalıklar ve sürekli etkileşim imkânlarına rağmen, insanlar neden kendilerini eskisinden daha yalnız ve “benimsenmemiş” hissediyor? Birbirimize hiç bu kadar yakın ve ulaşılabilirken, iletişimin “birleştirme” gücünü zayıflatan bu modern yaşam temposunun temel sorunu nedir?
Temel sorun, temasın sanallaşması ve modern kent hayatının getirdiği rekabetle yükselen psikolojik duvarlardır. İnsan, kalabalıkta anlaşılmadığını düşündüğünde kendini korumak için duvar örer ve bu da “benimsenmemiş” hissetmeye yol açar. En etkili iletişim yüz yüze olmasına rağmen, sanal ortamların tahakkümü iletişimin birleştirme gücünü zayıflatır.
Etkili iletişimin anahtarlarından birinin “izlenim yönetimi” olduğunu, ancak bunun “olduğun gibi görünmekle” mümkün olacağını belirtiyorsunuz. İnsan ilişkilerinde sürekli başkalarının beklentilerine göre şekil alma baskısı hissederken, içimizdeki sahiciliği nasıl koruyabiliriz? “Beğenilme” ve “onaylanma” arzumuz, “kendimiz olma” özgürlüğümüzü ne zaman tehdit etmeye başlar ve bu tuzağa düşmeden olumlu ilişkiler kurmak nasıl mümkün olur?
Sahicilik, “kendi gibi” olmakla ve “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.” prensibine uymakla korunur. Tehdit sınırı, kişinin sadece başkalarının gözünde değerli olmak için “başkalaşma” eyleminin başladığı noktadır. Olumlu ilişkiler kurmak, “ortamların adamı değil, gönüllerin adamı” olmakla mümkündür.
Empatiyi anlatırken “Bu kadar üzülecek bir durum yok.” veya “Sen güçlüsün, halledersin..” gibi cümlelerin aslında empati olmadığını, aksine karşımızdakinin duygusunu küçümsemek olduğunu söylüyorsunuz. Peki, gerçekten empati kurmak isteyen biri, sevdiği bir insan zor bir durumdayken ona ne söylemeli veya nasıl davranmalı?
“Üzülme.” veya “Halledersin.” demek empati değildir; duyguyu küçümsemektir. Gerçek empati, “Ben dili” ile kurulur. Onun duygusunu onaylayan ve kendi hislerinizi aktaran cümleler kullanılmalıdır (örneğin; Çok zor bir durumda olduğunu anlıyorum, ben de senin yerinde olsam çok kırılırdım). Aktif dinleme, hızlı çözüm önermekten kaçınma ve samimi beden dili sergileme esastır.
Okurlar için pratik bir “Dönüştürücü İletişim Formülü” sunuyorsunuz: (Öz Değer + Empati) x Ölçülülük = Sihirli İletişim. Burada “ölçülülük” neden bir çarpan etkisi oluşturuyor? Sevginin, öfkenin veya nezaketin ölçüsü kaçtığında iletişim nasıl sihrini kaybeder?
Ölçülülük, çarpan etkisi oluşturur çünkü Öz Değer ve Empati’nin dengeli ve işlevsel bir şekilde hayata geçirilmesini sağlar. Sevgi, öfke veya nezaketin ölçüsü kaçtığında (örneğin aşırıya kaçan sevgi nedeniyle “hayır” diyememek), sınırları ihlal ettiği için iletişim sihrini kaybeder.
İletişim sorunlarının kaynağı olarak kendimize bakmamız gerektiğini “Aynaya Bakmak” başlığıyla vurguluyorsunuz. Suçu sürekli karşı tarafta arama eğilimindeki bir insan, bu alışkanlığı kırıp aynayı kendine çevirmeye nereden başlamalıdır? Bu zorlu yüzleşme ve içsel yolculuk için atılacak ilk somut adım nedir?
İlk somut adım, “kendi ötesine geçmek” bilincine ulaşmak ve içsel âlemlerin kapılarını aralamaktır. Suçlama alışkanlığını kırmanın yolu, kalbimizi iyi tutmak ve dilimizi GDO’lu söylemlerden arındırmaktır; çünkü “Gönülde ne varsa, dile o yansır.”
Çocuk iletişiminde ebeveynlerin en sık kullandığı kelimelerden birinin “Sus!” olduğunu ve bunun ne kadar tehlikeli olduğunu anlatıyorsunuz. Sürekli susturulan bir çocuk, yetişkinliğinde bu durumun ne gibi psikolojik ve sosyal sonuçlarını yaşar? Hakkını arayamayan, kendini ifade edemeyen bir toplumun temelleri çocuklukta mı atılıyor?
“Sus!” kelimesi, çocuğun kendini ifade etme ve haklarını savunma imkânlarını elinden alır. Yetişkinlikte sonuçları; sinekleşmiş, silik ve öz güvensiz bir karakter geliştirme, hakkını arayamama ve haksızlığa karşı susma eğilimidir. Evet, hakkını arayamayan, kendini ifade edemeyen bir toplumun temelleri çocuklukta atılır.
“Sen dili tembel dilidir!” diyerek çok net bir tavır koyuyorsunuz. Peki, bu “tembel” alışkanlıktan kurtulup iletişimde emek harcamak isteyen bir kişi, aklına gelen suçlayıcı bir “Sen dili” cümlesini, yapıcı bir “Ben dili” ifadesine dönüştürmek için zihninde hangi adımları izlemelidir? Bu dönüşümün temel bir formülü veya mantığı var mıdır?
“Sen dili tembel dilidir.” Kurtulmak için, öncelikle aklınızdaki suçlayıcı yargıyı durdurun.
Zihinsel Adımlar:
1. Odağı karşıdakinin kişiliğinden, yaptığı spesifik davranışa/eyleme çevir.
2. Bu eylemin sende yarattığı duyguyu (üzüntü, endişe vb.) keşfet.
3. Duyguyu “Ben” kelimesiyle sahiplenerek ifade et.
Medya Okuryazarlığı’nı adeta bir “millî seferberlik” olarak görüyorsunuz. Gündemimiz sürekli dezenformasyon ve manipülasyonla meşgulken, sıradan bir vatandaşın dijital dünyada kandırılmamak için geliştirmesi gereken en temel yetenek nedir? Bir içeriğin şüpheli olduğunu anlamamızı sağlayacak en basit ipuçları nelerdir?
En temel yetenek, eleştirel sorgulama ve her metne şüpheyle yaklaşma becerisidir (Birilerinin aklıyla değil, kendi aklınızla düşünmek).
• Şüpheli İçerik İpuçları:

Kaynağı sorgula: “Bunu kim söyledi?” ve söyleyenin bir kazancı var mı?
Amacı anla: Sadece tıklanmaya yönelik bir manipülasyon mu?
Biçime dikkat et: Abartılı dil, büyük harf ve fazla noktalama kullanımı var mı?
Mekân ve İletişim başlığı altında, modern kent yaşamının bizi fiziksel olarak yaklaştırırken ruhen nasıl uzaklaştırdığını vurguluyorsunuz. Yüksek duvarlarla çevrili sitelerde ve apartmanlarda kaybolan “komşuluk” ruhunu ve dayanışma kültürünü yeniden canlandırmak için hangi temel insani değerlere ve iletişim prensiplerine geri dönmemiz gerekiyor?
Modern kent yaşamı, dikey mimari ve rekabetle psikolojik duvarları yükselterek fiziksel yakınlığa rağmen ruhen yabancılaşmaya neden olur.
Komşuluk ruhunu canlandırmak için dönülmesi gereken değerler:
Güler yüz ve tatlı dil (karşılaşınca selamlaşmak gibi).
Paylaşma ve yardımlaşma kültürü (“Komşu komşunun külüne muhtaçtır” bilinci).
Ziyaretleşme kültürünü canlandırmak.
Kitabınız okuru kendi ruhundan başlayıp yaşadığı şehre kadar uzanan bütüncül bir iletişim yolculuğuna çıkarıyor. Tüm bu anlattıklarınızdan sonra, okurlarınızın kitabı kapattığında zihninde kalmasını istediğiniz en temel, en güçlü mesaj nedir? İletişimlerini dönüştürmek için yarın sabah hayatlarında değiştirmeleri gereken tek bir şey olsa, bu ne olurdu?
En Temel Mesaj: “İletişimin gücü, sadece kelimelerde değil, Ruh, Akıl ve Beden üçgenindeki senin içsel ahenginde saklıdır.”
Değiştirilmesi Gereken Tek Şey: “Dilini GDO’lu söylemlerden (yalan, dedikodu, kötü söz) arındır ve tatlı dil ve güler yüzü hayatının değişmez iletişim prensibi yap.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir