Bir Ramazan Muhasebesi / Psikolojik Danışman Safinaz Çetin

Gün içinde duygularınızın ani iniş çıkışlar yaşadığını fark ediyor musunuz? Sabahları yataktan kalkmak adeta bir mücadele hâline geliyor; enerjiniz dipte, içinizde ağır bir yorgunluk hissediyorsunuz. Öğleye doğru belki biraz toparlanıyor, keyfiniz yavaş yavaş yerine geliyor; akşam olduğunda ise bambaşka meselelerle boğuşurken buluyorsunuz kendinizi. Her şey yolunda ve mutlu giderken, bir anda hiç beklemediğiniz bir şekilde moraliniz bozulabiliyor. Sebebini bile tam olarak kavrayamadan kendinizi güçsüz, tükenmiş hissediyorsunuz. O anlarda tek istediğiniz, herkesten ve her şeyden uzaklaşıp yalnız kalmak, hiçbir şeyle uğraşmamak oluyor.
Bu duygu dalgalanmaları arttıkça, insan ister istemez kendini sorgulamaya başlıyor. “Acaba bende bir sorun mu var?”, “Ben normal değil miyim?”, “Neden duygularım bu kadar değişken?” gibi sorular zihni meşgul ediyor. Hatta bu sorgulamalar, “Benim neyim var?” sorusuyla birlikte internetten araştırmalar yapmaya, cevabı sosyal medyada aramaya ve yapay zekâya yönelmeye kadar varabiliyor. Zamanla bu arayış, kişinin kendine teşhis koymasına kadar gidebiliyor.
İnternette herhangi bir konu başlığı aratıldığında, sayısız içerikle karşılaşmak mümkün. Sosyal medya algoritmaları da bu arayışları fark ederek, gün içinde önümüze düşen videoları, paylaşımları ve başlıkları benzer içeriklerden seçiyor. Çoğu zaman ilmî bir dayanağı olmayan, genelleyici ifadelerle dolu yorumlar “uzman görüşü” adı altında sunuluyor. Okuyan kişi, her satırda kendinden bir parça buluyor ve “Evet, tam da beni anlatıyor.” diyerek bu içeriklere kulak veriyor. Sorgulamadan, orada yazılan tavsiyelere uymaya çalışıyor. Oysa insan denen varlık, yapay zekânın ellerine bırakılacak, birkaç süslü cümleyle tarif edilebilecek kadar yüzeysel değildir. Bu tür yorumlar, kısa süreliğine iyi hissettirse de uzun vadede zihni daha da bulandırır. Kişinin fıtratında var olan doğal buhranları bir bozukluk gibi algılamasına yol açar. Modern çağın en büyük aldatmacalarından biri olan “mutluluk” kavramı amaç haline getirilir; insanın sürekli mutlu olması gerektiği fikri empoze edilir. Oysa hayat, yalnızca mutlu anlardan ibaret değildir; mutluluk amaç da değildir.
Bu noktada şunu ayırt etmek gerekir: Buhran, her zaman bir problem değildir. Aksine, çoğu zaman insan ruhunun bir arayış halidir. Şenel İlhan Beyefendi bu durumu şöyle ifade eder:
“Yaratıklar içinde, bunalım hali ancak insanlar için geçerlidir. Çünkü bunalım, insan denen mahlûkun mükemmel olmasının, onda akıl denen şerefli bir nurun bulunmasının delilidir.
İnsan, kompleks bir mahlûktur. Determine hal ile indetermine hal arasında bocalar durur. Bu hal, Kur’an’daki; “Biz insanı büyük bir meşakkat, bunalım içinde yarattık.” ayetine uygun düşer. İnsan kompleks bir yaratık olup, devamlı determine (düzenli) bir şekilde yaşamak ister.
Bunun için de indetermine (düzensizlik, kaos) halinden devamlı kaçmaya çalışır. Çünkü düzensizlik onun için, maddi veya manevi bunalım halidir. İnsan için indetermine hal, barajdaki bir su gibi potansiyel enerji halidir. Bu enerji, ilim sahibi olmanın ve her türlü bilgi ve beceri sahibi olmanın hatta teknik buluşların potansiyel enerjisidir. Dolayısıyla bunalımsız insan olamaz; varsa o sadece görünüşte insandır, ama aslında ya akılsız ya da hayvandır.
Demek oluyor ki, bunalım halleri, eşref-i mahlûkat olmanın nişanlarıdır… Ama bu arada şunu ifade edeyim, bunalım hiçbir zaman patolojik bir vak’a halini almamalıdır; günlük hayat, hizmet, cihat hiç aksamamalıdır…” (Şenel İlhan Beyefendi, Buhran Nimetini Anlamak, Feyz Dergisi)
Bu ifadeler, buhranın insan oluşun bir nişanesi olduğunu açıkça ortaya koyar. Buhran, insanı hakikate de yaklaştırabilir; doğru yönlendirilmediğinde kişiyi ümitsizliğe de sürükleyebilir.
İmtihan amacıyla gönderildiğimiz bu dünyada, en büyük düşmanımız olan şeytan da tam bu noktada devreye girer. Özellikle ruhsal bunalımlar yaşadığımız anlarda vesvese vererek bizi yanlışlara sürükler. Bir günaha düşüldüğünde ise tövbeden alıkoymaya çalışır. “Sen çok büyük bir hata yaptın, artık Allah seni affetmez.” düşüncesini fısıldar. Ümitsizlik, şeytanın en güçlü silahlarından biridir. Zira insan, yaptığı hataların ardından ihlaslı bir tövbe ile Rabbine yöneldiğinde hakiki kulluğa yaklaşır. Ancak tövbeden uzak kalan ve ümitsizlik içinde bocalayan kişi, zamanla dinin bazı hükümlerini sorgulamaya, kabul etmemeye ve hatta inkâra kadar gidebilecek bir sürece sürüklenebilir. Oysa kulun yapması gereken, hatası ne olursa olsun mahcup bir kalple Rabbinin kapısına yönelmektir. “Bir defa bu bataklığa düştüm, artık kurtulamam.” psikolojisinden çıkabilmektir. İnsan ne kadar günahkâr olursa olsun, son nefesini vermeden tövbe kapısının kapanmadığını bilmelidir. Silkinip yeniden ayağa kalkabilmek, geçmişte takılı kalmadan yola devam edebilmek önemlidir.
İşte Ramazan ayı, tam da bu noktada büyük bir fırsat olarak karşımıza çıkar. Ne kadar bocalasak da, ne kadar kendimizi iyi hissetmesek de Rabbimizin rahmetiyle kuşatıldığımız bu ay, yeniden başlamak için güçlü bir zemindir. Ramazan ayı diğer zaman dilimlerinden üstündür. Kur’an-ı Kerim’in indirilmeye başlandığı Kadir Gecesi bu ayın içindedir ve ayette bin aydan daha hayırlı olduğu bildirilmektedir. Böylesi bir rahmet ikliminde insan, kendini durdurup bir muhasebe yapma imkânı bulur. Ramazan’ın manevî atmosferi, insanı hayra daha da yaklaştırır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Ramazan ayı girdiğinde cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar bağlanır.” buyurmuştur. Buna rağmen Ramazan ayında kötülüklerin devam etmesi, insanın imtihanının yalnızca şeytanla sınırlı olmamasıyla ilgilidir. Kur’an-ı Kerim’de nefsin insana kötülüğü emrettiği şöyle ifade edilir: “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder.” (Yûsuf, 12/53)
İnsanın iç dünyasındaki mücadele Ramazan’da da tamamen ortadan kalkmaz. Geçmiş alışkanlıklar, zaaflar ve nefsin talepleri devam eder. Yıllar içinde yerleşmiş davranış kalıpları, yalnızca dış etkenlerin zayıflamasıyla kendiliğinden yok olmaz. Kişinin büyük bir mücadele ile nefsini yola getirmesi, onu ehlileştirmesi gerekir. Nefsi terbiye etmek, asıl gayelerimizden biridir ve kolay da değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadislerinde, “Mücahid, nefsiyle cihad edendir.” (Tirmizi, Fedâilu’l-Cihad 2) buyurmuştur. Ramazan ayında oruç tutmak, beş vakit namaza özen göstermek, Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmek; nefsi terbiye etmenin araçlarıdır. Aynı zamanda insan ilişkilerini düzeltmek, ihtiyaç sahiplerini gözetmek, açlığa ve yokluğa sabretmek, empati kurmak ve nimetlere şükretmek de bu ayda dikkat edilmesi gereken değerlerdir.
Modern çağda Ramazan da sosyal medyanın etkisinden bağımsız değildir. Herkesin ve hemen her şeyin görünür hâle geldiği bu platformlarda, kimin Ramazan’ı nasıl geçirdiğini izlemek oldukça kolaylaştı. Bir günün nasıl planlandığı, mutfakta yapılan hazırlıklar, çekilen zikirler; izleyenlere fikir verebilir. Doğru kullanıldığında bu paylaşımlar teşvik edici de olabilir. Ne var ki her hayat, her düzen herkese uygun değildir. Başkasının imkânlarıyla şekillenmiş bir Ramazan pratiğini kendi hayatımıza aynen taşımaya çalışmak, zamanla kıyaslamaya ve yetersizlik hissine yol açabilir.
Geçmiş Ramazanlara duyulan özlem ve “artık hiçbir şey eskisi gibi değil” duygusu, zamanla bu ayı biraz daha özensiz yaşamamıza yol açabilmektedir. Oysa bu hissin kaynağı çoğu zaman Ramazan’ın kendisinden değil, bizim ona bakışımızdan beslenmektedir. Nasıl ki kendi çocukluğumuzda yaşadığımız Ramazanlar zihnimizde silinmeyen, sıcak ve anlamlı hatıralar olarak yer edindiyse; bugün yaşanan Ramazanlar da çocuklarımız için aynı değeri taşımaktadır. Aradaki fark şudur: Bizim hafızamızda yer etmiş anılar vardır; çocuklar ise Ramazan’ı ilk kez tatmakta, ilk kez anlamlandırmaktadır. Bu yüzden sahurun heyecanı, iftarın beklenişi, hazırlıklar, küçük sürprizler ve paylaşılan sofralar onların dünyasında bambaşka bir anlam kazanır. Bizim sıradanlaştığını düşündüğümüz pek çok detay, onlar için kalıcı izler bırakmaktadır. Bu sebeple Ramazan’ı çocuklar açısından güzel anılar biriktirilecek bir zaman dilimine dönüştürmek büyük bir önem taşır. Böylelikle çocuklar, başka kültürlerin ve inançların kutlamalarına özenmek yerine; kendi kültürlerinin ve dinlerinin özel zamanlarını tanır, sever ve kıymetini bilir. Ramazan’ın aile içinde yaşanan sıcaklığı, paylaşma ruhu ve manevi iklimi, onların hayat boyu taşıyacağı bir değer haline gelir.
Bu Ramazan’ı, son Ramazan’ımız olabilirmiş gibi karşılamak; onu sadece takvimdeki bir ay olarak değil, bir emanet bilinciyle yaşamak gerekir. İçindeyken daha dikkatli, daha özenli ve daha hassas davranmak; sözümüzde, tavrımızda ve niyetimizde bu ayın ruhunu koruyabilmek büyük bir kazanımdır. Burada asıl mesele, Ramazan’ın bitişiyle birlikte her şeyin eski hâline dönmemesidir. Bu ayda fark ettiğimiz eksiklikler, aldığımız kararlar, yaşadığımız küçük ama anlamlı değişimler; Ramazan’la sınırlı kalmamalı, yılın geri kalanına da taşınabilmelidir. Bir sonraki Ramazan’ı beklerken duyulan heyecan, sadece hasretin değil; bununla birlikte daha bilinçli, daha derli toplu bir hayat arzusunun ifadesi olmalıdır. Ramazan, gelip geçen bir zaman dilimi olmanın ötesinde; insanın kendine tuttuğu bir ayna, kalbine açtığı bir alan ve hayatına bıraktığı izlerle anlam kazanmaktadır. Onu hakkıyla yaşamak, geride kalıcı bir dönüşüm bırakabildiğimiz ölçüde mümkündür.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir