Kul Hakkından Öz Saygıya: Dengeli Bir Sınır Bilinci / Psikolog Sümeyra Güneşer

“Sınırlar” kavramını biraz açabilir misiniz? Birçok insan için bu soyut bir kavram. Kişisel sınırlar tam olarak nerede başlar, nerede biter ve bir insanın kendi sınırlarını fark etmesinin ilk adımı nedir?
İnsanın sınırları aslında daha anne karnına düştüğü anda tanımlanır. İslam düşüncesinde korunan beş temel hak -can, mal, akıl, nesil ve din- insanın varoluşunun dokunulmaz alanlarını belirler. Bu haklar, kişisel sınırların ilk çerçevesini oluşturur. Dolayısıyla herkes kendi varlığının ve haklarının bittiği noktaya kadar özgürdür; özgürlük, bir başkasının sınırlarının başladığı yerde son bulur.
Kişisel sınırları fark etmenin ilk adımı, bu dokunulmaz alanların bilincine varmaktır. İnsan önce bedeninin, ardından duygularının ve inançlarının kendine ait olduğunu idrak eder. “Benim olan nedir?” sorusu, sınır farkındalığının temel sorusudur. Bu idrak, bireye hem özgürlüğünü hem de başkasının hakkına riayet etme sorumluluğunu öğretir. Çünkü sınırlar yalnızca engelleyen değil, aynı zamanda koruyan; yalnızca sınırlayan değil, aynı zamanda özgürleştiren bir yapıya sahiptir.
Sınırlarımızı kim belirler? Ailemiz, toplum, inancımız mı; yoksa tamamen kendimiz mi? Peki, ‘kul hakkı’ ve ‘diğerkâmlık’ gibi kavramların bu kadar önemli olduğu bir kültürde, kişinin kendi sınırlarını çizmesi ne anlama gelir ve bu süreç nasıl yönetilmelidir?
Kur’ân’da insanın sınırlarına dair ilk işaretlerden biri “Sonra onu sağlam bir korunakta nutfe haline getiriyoruz.” (Mü’minûn, 23/13) ayetidir. Bu ifade, sınırların aslında insanın özgürlük alanlarını ve temel haklarını korumak için var olduğunu gösterir. Ancak bu sınırların yalnızca “yasak” diliyle anlatılması çoğu zaman psikolojik bir dirençle karşılaşır. Çünkü engellenme duygusu, insan için en tahammül edilmesi güç deneyimlerden biridir. Oysa sınırların amacı engellemek değil, korumaktır.
Allah, insanı yeryüzünde halife kılmış ve ona sınırları gözetme sorumluluğu vermiştir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” (Buhârî, Cuma 11; Müslim, İmâre 20). Bu sorumluluk, insana aynı zamanda inisiyatif hakkı da tanır. Mesela Kur’ân’da emzirme süresi için “Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler… Eğer (anne ve baba) kendi aralarında danışıp anlaşarak (iki yıl dolmadan) çocuğu sütten kesmek isterlerse onlara günah yoktur.” (Bakara, 2/233) buyrulur. Burada Allah hem temel sınırı koyar hem de insana istişareyle karar verebilme esnekliği tanır.
Dolayısıyla sınırların belirlenmesi, önce insanın dünya hayatındaki ilk koruyucuları olan anne ve babayla başlar. Çocuğun hangi okulda okuyacağı, nasıl bir terbiyeyle yetişeceği, hangi sosyal çevre içinde büyüyeceği ilk aşamada ebeveynlerin sorumluluğundadır. Ardından bu sorumluluk, ebeveynlerin güvendiği toplumsal alanlara -mahalle, okul, komşuluk gibi- devrolur. İnsan, sınırları hem öğrenir hem de deneyimleyerek içselleştirir.
Kendi sınırlarını çizmek ise kul hakkı ve diğerkâmlık kültürü içinde özel bir anlam kazanır. Çünkü birey yalnızca kendi haklarını değil, başkasının haklarını da gözeterek hareket etmekle yükümlüdür. Bu noktada sınır bilinci, sadece “benim alanım”ı değil, aynı zamanda “senin hakkın”ı da koruyan bir emanet şuuruna dönüşür.
Sevdiklerimizi kırma korkusu, ‘hayır’ dememizin önündeki en büyük engellerden biri. ‘Hayır’ demeyi, bir reddediş veya ilişkiyi zedeleyen bir eylem olarak değil de, aslında o ilişkiyi koruyan ve sağlıklı kılan bir iletişim aracı olarak nasıl kullanabiliriz?
İnsanın “eşref-i mahlûkat” oluşu, önce kendi haklarını koruma sorumluluğunu da beraberinde getirir. Çünkü “karşı taraf benim gücümü bilsin, bana göre istesin” beklentisi daha çok çocukluk dönemine ait bir beklentidir.
Yetişkin insan, hem yeterliliklerini hem de zafiyetlerini az çok bilir. Gücünün yettiğini yapmalı, nitekim insan sosyal bir varlıktır ve sosyal çevre etkileşimleri çok kıymetlidir ancak gücünün üstünde bir istek karşısında açık bir şekilde karşı tarafa da beklenti oluşturmamak adına güzel bir dille sınır çizilmelidir: “Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz.” (Bakara, 2/286). Dolayısıyla bir talebe “hayır” diyebilmek, aslında kendi sınırını korumanın ve karşı tarafı da gerçek dışı beklentilerden korumanın bir yoludur.
Eğer “hayır”a rağmen ilişkiyi bozan bir tavır gelişiyorsa, bu daha çok karşı tarafın duygu regülasyonu ile ilgili bir problemdir. Çünkü kendi duygusunun sorumluluğunu alabilen kişi zaten yetişkin kişidir. Bu açıdan bakıldığında “hayır” demek bir reddediş değil; ilişkiyi sağlıklı kılan, onu gerçek temeller üzerinde koruyan bir iletişim aracıdır.
Nitekim kişinin kapasitesini aşan sözler vermesi sürdürülebilir değildir; bir süre sonra yerine getirilemeyen sözler, karşı tarafta daha büyük bir hayal kırıklığına yol açar. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “Sizden biriniz izin için üç defa kapıyı çalar, açılmazsa geri dönsün.” (Buhârî, İsti’zan 13; Müslim, Âdâb 33) buyruğu da, hem sınırın hem de karşı tarafın hakkının gözetilmesi gerektiğini hatırlatır. Zamanında ve ölçüsünde söylenen bir “hayır”, aslında sevgiye ve güvene uzun ömürlü bir zemin hazırlar.
Çocukluktan yetişkinliğe her insanın zihninde yankılanan bir sorudur ‘Ben kimim?’ sorusu. Bu sorunun cevabını bulma serüveninde, bir bireyin kendine doğru atması gereken adımlar nelerdir?
İnsanın kendini bilme serüveni daha anne karnında başlar. Doğumdan sonra ise aşama aşama kendi varlığının farkına varır. Yaklaşık altıncı ay civarında bebek, annesinin kendisinden ayrı bir varlık olduğunu fark etmeye başlar. Annesiyle kurduğu bu ilk ayrışma deneyiminde, ihtiyaçlarının karşılanması sayesinde güven duygusunu da içselleştirir. Bu güven, ileride kendi özüne güvenmenin de temelini oluşturur.
Gelişim psikolojisine göre her yeni aşamada insan hem ayrışmayı hem de yeniden bağ kurmayı öğrenir. Örneğin; bebek emmeyi bıraktığında, artık annesinin sütü olmadan da karnının doyabileceğini fark eder. İki-üç yaş civarında sosyalleşme artar; çocuk sınırlarla, kurallarla tanıştıkça önce bedensel sınırlarını, sonra davranış sınırlarını deneyimler. Ergenlik döneminde ise düşünce ve inanç sınırlarını sorgulayarak biyo-psikososyal bir varlık olduğunu anlamaya, diğerlerinden farklı ve kendine özgü bir birey olarak kimliğini tanımaya başlar.
Elbette bu süreç her zaman sağlıklı ve kesintisiz ilerlemeyebilir. İşte bu noktada bireyin kendine soracağı sorular önem kazanır: “Benim fiziksel olarak varlığım nedir, bedenim neye ihtiyaç duyar? Diğer insanlarla ilişkimde kimim, başkaları beni nasıl tanımlar? İnanç ve değer dünyamda beni ben yapan köklerim nelerdir, hangi aile ve hangi soydan geliyorum?” Bu sorulara tefekkürle yönelmek, kimlik inşasında sadece psikolojik değil, aynı zamanda manevi bir bilinç kazandırır.
İnsanın kendi yaşam amacını veya “fıtratını” bulmasında maneviyatın rolü nedir? Amaçsızlık hisseden birine nereden başlamasını tavsiye edersiniz?
Maneviyat kelimesi köken olarak “mana”dan gelir. Yani maneviyat, aslında “hayatı manasını bilerek yaşamak”tır. İnsanın yaptığı şeyin nedenini bilmesi, onu kendi fıtratına uygun olup olmadığıyla tartabilmesini sağlar. Eline kaşık verilmiş birinin tencereyi neden karıştırdığını bilmemesiyle, onun açlığı giderecek bir yemek olduğunu bilmesi arasında büyük fark vardır. İlkinde anlamsız bir yorgunluk, ikincisinde ise anlam uğruna katlanılan bir çaba vardır.
İnsan daima anlam arayışı içindedir. Çocukların bitmek bilmez merakı bunun en canlı göstergesidir: Masadaki tabağı karıştıran bebek, sobaya elini uzatan, yürümeye yeni başlamış çocuk, çekmeceleri karıştıran meraklı bir zihin… Hepsini harekete geçiren şey meraktır. Fakat yaş ilerledikçe bu merakın yönü değişir. İnsan, kendi öz değerleriyle temasını kaybettikçe bu kez başkalarının davranışlarını, tercihlerini merak eder. “Neden onlar böyle yaşıyor, ben farklıyım?” sorusu zihnini meşgul eder. Bu da aslında fıtratla olan bağın zayıflamasına işaret eder.
Oysa fıtrat dini olan İslam, insana temel çizgileri net biçimde gösterir: Helaller ve haramlar. Bunların dışında kalan gri alanlarda ise bilenlere danışmak öğütlenmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Helâl bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında ise birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını (namus ve haysiyetini) korumuş olur.” (Buhârî, Îmân 39; Müslim, Müsâkât 107).
İşte insanın fıtratını bulma yolculuğu burada maneviyatla birleşir. Allah’ın kanunlarını okumak, yalnızca dinî ilimlerle değil; aynı zamanda Allah’ın kullarına öğrettiği diğer ilimlerle de mümkündür. Tıp, psikoloji, mühendislik, dilbilimi… Her bir ilim, hakikatin farklı bir yüzünü insana gösterir. Fakat hepsinin özünde, sağlam bir İslami bilgi temeli gereklidir.
Amaçsızlık hisseden birine tavsiyem, önce kendi merakına kulak vermesi olurdu. Neyi merak ediyor, neyin peşinden koşmak istiyor, hangi alanda kalbi daha çok çarpıyor? Bu sorularla başlamak, kişiyi hem kendi fıtratına hem de maneviyatın sunduğu o sahih anlam zeminine götürecektir.
Bir insanın kimliğini sadece fedakârlıkları veya “veren” rolü üzerinden değil de, hem alabilen hem de verebilen dengeli bir birey olması üzerinden tanımlaması ne anlama gelir? Bu dengeli duruş, daha bütüncül ve sağlıklı bir kimlik inşa etme sürecinde nasıl bir temel oluşturur?
Bu soru aslında kimlik inşasında çok kritik bir eşiği işaret ediyor. İnsan, yeryüzünde halife kılınmasının verdiği güçle bazen kendini sınırsız, her şeye gücü yeten bir varlık gibi görebiliyor. Oysa gerçek şu ki, insanın verme gücü de, alma kapasitesi de sınırları olan bir bedene bağlıdır. İnsanı ölümsüz hissettiren ruh ise bu bedenle uyumlanmadığında denge bozulur.
Sağlıklı bir kimlik, yalnızca veren değil, gerektiğinde alabilen bir kimliktir. Çünkü almak da insanın sınırlılığını, ihtiyaçlarını kabul etmesidir. Bedenin susuzluğunu gidermek nasıl doğal bir haksa, ruhun da sevgiye, desteğe ve görülmeye ihtiyacı vardır. Sadece veren ama alamayan kişi zamanla tükenir; sadece alan ama veremeyen kişi ise ilişkilerde kök salamayan, doyumsuz bir yapıya savrulur.
Bu denge, insanın en başta “ben de insanım” gerçeğini hatırlamasıyla mümkündür. Yaratılıştan getirdiği güçlü yanlarını da, zayıf yanlarını da kabul eden kişi, özüne güvenmeyi öğrenir. Böylece kimliğini tek taraflı fedakârlık üzerinden değil, insana özgü sınırlılık ve karşılıklılık üzerinden kurar. İşte bu kabul, daha bütüncül ve sağlıklı bir kimlik inşasının temelini oluşturur.
Hayaller kurmak ve beklentiler içinde olmak, bizi hayata bağlayan en önemli motivasyon kaynaklarıdır. Bu beklentilerimizi, hayatın getirdikleriyle uyumlu hale getirerek daha huzurlu bir yaşam sürmenin yolları nelerdir? Bu akışa ve kabule geçme noktasında ‘tevekkül’ kavramı bize nasıl bir rehberlik eder?
Hayaller ve beklentiler, insanı hayata bağlayan en önemli motivasyon kaynaklarından biridir. Fakat bu beklentileri hayatın getirdikleriyle uyumlu hale getirebilmek için kalbin tevekkül ile tanışması gerekir. Tevekkül, aslında vekil tayin etmektir. Biz bir şeyi diliyor, dua ediyor ve elimizden gelen çabayı gösteriyorsak, sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluruz. Bundan sonrası artık teslimiyettir.
Düşünün ki güvendiğiniz bir esnaftan alışveriş yapıyorsunuz. Siparişinizi verince içiniz rahat eder; bilirsiniz ki o sizi tanır, elindeki en iyiyi, işinize en çok yarayacak olanı gönderir. Neden hâlâ “Ya olmazsa?” diye kaygılanasınız? İşte tevekkül de böyledir. Allah’ın kulunu herkesten daha iyi tanıdığına ve ona en uygun olanı vereceğine inanmaktır. Onca zulüme ve kayba rağmen imanını koruyan mazlum Filistinliler bu devrin insanlarına çok ibretlik bir örnektir.
Kur’ân’da “Kim Allah’a tevekkül ederse, Allah ona yeter.” (Talâk, 65/3) buyurulur. Yani tevekkül, boş bir bekleyiş değil, güvenle ve huzurla sonucu Allah’a bırakmaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Eğer Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, O; sabah aç çıkıp akşam tok dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırırdı.” (Tirmizî, Zühd 33).
Tevekkül, insanı kaygıdan kurtarır, hayallerini ise sürdürülebilir kılar. Böylece hayatı “Ya olmazsa?” korkusuyla değil, “Allah en hayırlısını bilir ve verir.” güveniyle yaşamak mümkün olur.
Bir eş, anne-baba, çalışan, arkadaş… Bu kadar çok role sahip olan modern insanın sağlıklı bir kimlik inşa edebilmesi için nelere dikkat etmesi gerekiyor? Bu rollerin birbiriyle çeliştiği anlarda nasıl bir denge kurmalı?
Modern insan, aynı anda birçok rolü taşımak zorunda: Eş, anne-baba, çalışan, arkadaş… Bu rollerin arasında sağlıklı bir denge kurabilmek için en temel ihtiyaç sağlam değerlerle inşa edilmiş bir kimlik yani güçlü bir aidiyet duygusuna sahip olmaktır. Aidiyet bir fidanın toprağa kök salması gibidir; insan kök salmadan büyüyemez, beslenemez.
Psikolojik açıdan bakıldığında, dengeli bir kimlik için üç unsur öne çıkar. Aile sistemleri kuramının da vurguladığı gibi, sınırların net olması rol karmaşasını önler. Sosyal psikolojinin gösterdiği üzere, sorumlulukların adil paylaşılması hem tükenmişliği azaltır hem de aidiyeti güçlendirir. Ve modern araştırmalar, kararların ortak akılla alınmasının ilişkilerde güven ve bağlılığı artırdığını ortaya koyar. Bu üç unsur bir araya geldiğinde kimlik, yalnızca üstlenilen rollerin toplamı değil; dengeyle beslenen bir aidiyet ve sorumluluk bilinci haline gelir.
İnsanlar genelde kontrolü olmayan şeyler için kendilerini yıpratıyor. Peki, bir kişi kendi etki alanını nasıl sağlıklı bir şekilde belirlemeli? Etki alanımız dışındaki durumlarla karşılaştığımızda psikolojik olarak nasıl baş etmeliyiz?
İnsanın en çok yıprandığı noktalardan biri, gücünün yetmeyeceği alanlarda kendini tüketmesidir. Bu yüzden ilk adım, hayatı ikiye ayırabilmektir: Değiştirebileceklerimiz ve değiştiremeyeceklerimiz. Psikolojide “kontrol odağı” olarak bilinen bu yaklaşım, insanın gücünü nereye yönelteceğini belirlemesine yardımcı olur.
Etki alanı, insanın ufacık da olsa değişiklik yapabileceği şeylerden oluşur. Örneğin; kendi davranışlarımız, düşünce biçimimiz, zamanı kullanma şeklimiz ya da ilişkilerimizde nasıl tepki verdiğimiz bizim kontrolümüzde olan alanlardır. Buna karşılık yağmurun yağması, yolun uzunluğu veya bir başkasının duygu ve davranışları bizim etki alanımızın dışındadır. Bu tür durumları değiştirmeye çalışmak, yeryüzünü ıslatıyor diye yağmura kızmak kadar beyhude olur.
Dolayısıyla sağlıklı bir kimlik için kişi önce kendi sınırlılığını kabul etmeli, enerjisini etki alanına yani sorumluluklarına yöneltmelidir. Küçük de olsa atılan her adım, kontrol hissini güçlendirir. Gücünü aşan yerde ise kabullenme, sabır ve tevekkül gibi tutumlar devreye girer. Bu, pasiflik değil; aksine insanın iç dengesini koruyan aktif bir bilinçtir.
Psikolojik olarak biliyoruz ki çocukluk döneminde ailesi tarafından “Sen şöyle bir çocuksun.” denilen bir kişi, o kimliği içselleştiriyor. Sonra toplum, okul, çevre de farklı roller yükleyebiliyor. İslami açıdan da her insanın Allah katındaki asıl kimliği kul olmak. Peki, bir Müslüman, psikolojik olarak kendisine yüklenen bu roller arasında nasıl bir ayıklama yapmalı? Özellikle zararlı rol kalıplarından kurtulurken, aynı zamanda İslam’ın kendisine verdiği sorumlulukları da nasıl sağlıklı bir şekilde benimseyebilir?
İnsanın kimliği, başkalarının gözünden kendini görme ihtiyacıyla şekillenir. Psikolojide “aynalanma” denilen bu süreç, İslam’da da “Mü’min mü’minin aynasıdır.” hadisiyle karşılık bulur. Yani insan hem yanlış yansımalarla yaralanır hem de doğru aynalarla iyileşir.
Biyolojik ihtiyaçlar kadar sosyalleşme de hayati önemdedir. Doğru arkadaşlıklar ve güvenilir sosyal çevre, kişiye kendi hakikatini daha berrak görme imkânı verir.
Sağlıklı bir kimlik için yapılacak şey, öz değerleri bilmek ve bu değerleri besleyecek çevreyi seçmektir. Çünkü hangi yansımaların özden, hangilerinin dışarıdan yüklenmiş etiketlerden geldiğini ayırt edebilen kişi, kimliğini sahici temeller üzerine inşa eder.
Bugün aynaya baktığımızda gördüğümüz gerçekliğin ne kadarının bize ait olduğunu fark etmek, kimlik yolculuğunun en önemli adımlarından biridir.
Rabbim, bize kendimize dair hakikati görebileceğimiz aynalar nasip etsin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir