Nefsin Arzusu mu Hak Yolu mu? / Ayşegül Hakverdi

39-nefsin-arzusuFetret dönemlerinde yani peygamberlerin olmadığı dönemlerde insanlar kendilerine hep bir put buldu. Bu durum “inanma” ihtiyacımızı ispatlasa da inanılan şeyin insanoğlunun kendi isteği, kendi dar kapasitesi, kendi cahilliği, kendi bencilliği doğrultusunda oluşturulduğu gerçeğini de gözler önüne seriyor. Peygamberlerin reddedilmesinin sebebi de buydu. Baktığımızda insanlar bir nevi istedikleri inanç sistemini bir maddeyle sabitleştirmişlerdi. Yani “lat” “menat” ve buna benzer isimlerin verildiği taşlar sadece bir bahaneydi. Amaç, isteğe uygun inanış şeklini resmîleştirmek ve ritüelini oluşturmak. Sonraki nesiller de sorgulamadan devam ettirir. Aslında bunun birçok batıl inanışta olduğu gibi inançtan çok kültür olduğu anlaşılıyor.
Mesela çok tanrılı inanışların kabul edildiği antik dönemlerde, Helenistik dönemlerde, tanrılar insan gibi algılanmış ve insanın kendi çıkar ve menfaatlerine göre de vazifeler verilmiş. Koruyucu tanrı (zeus), çiftçi tanrıça (demeter), bolluk ve bereket tanrısı (zeus sabazios) vs… İnsan, neye ihtiyacı varsa ona göre bir şeyler üretmiş. Bunun üzerine mitler oluşturmuş. Yaratıcı, insanlar gibi algılanmış ancak daha iri yapılı, çok daha güçlü, doğaüstü güçleri olan… Buna baktığımızda hem bilgimizin ne kadar sınırlı olduğunu hem de nefsin istek ve arzusunu görüyoruz. Yani insanoğlu o dönemki putu olan mitleriyle bir yandan sadece kendi çıkarlarını gözetiyor, bir yandan da insan kılığındaki tanrılarla kendini ululamak istiyor. Zaten zamanla, yarı insan yarı tanrı olduğuna inandıkları insanları kral yapıyorlar. Yani tanrıcılığın ucu kendilerine de dokunuyor. Evet, insanoğlu “inanmak” istiyor ama meydanı boş bulup nefsinin atına bindiğinde kendi işine gelen batıla, sorgulamadan, ilkel bir şekilde inanıyor.
Dünyanın en yaygın inanışlarından olan Budizm ve buna benzer inanışlarda yukarıda bahsettiklerimizden faklı yaklaşımlar görüyoruz. Mesela insanın birçok istek ve arzusundan kurtulmasından bahsediyor. Kulağa hoş geliyor. Peki, sonra ne oluyor? Nirvanaya (Aydınlığa-kurtuluşa) ulaşıyorsun. Eee, sonra hiç olacaksın. Yani şöyle adamı alıyorsun diyorsun ki: “2500 yıl önce Siddhartha Gautama yani Buda adında bir kralın oğlu, insanın olgunluğa ermesi için 4 madde verdi bunları yap.” 4. maddeye geldin tam bitti dedin, 4. maddeden “sekiz basamaklı yüce yol”a geç. Oradan dümdüz devam et. Ömrün, istek ve arzularına gem vurarak geçsin sonra “Hiç”, “Nasıl hiç?”, “Hiç işte, hiçbir şey değilsin!” Umarım bunu başından söylüyorlardır yoksa kavga çıkar. Ya sonra; “yaratıcı, cennet, cehennem, makam, ödül, sahip olmanın tadı, başarmanın hazzı, yakınlık?..” “Hiçbiri yok.”
Peki, niye yapıyoruz bunu? Bilge olmak için. Bilge olunca ne olacak? İşte, dünya daha güzel bir yer olacak. Yani iyi kötü diye bir kavram var, yani bir düzen yani bir sistem var ve bunun bir yaratıcısı yok öylemi? Sonuç şu: Özellikle de kapitalist dünyanın keşmekeşinden bıkmış, her türlü rahatlıkta yaşayan insanoğlunun bir maneviyat ve felsefe arayışı içinde “Evet bu iş böyle gitmez.” deyip kendini disipline etmek isteyişi ve aynı zamanda da yaratıcının yok sayılmasıyla, binbir konu görmezden gelinerek oluşturulmuş bir oyalama dini. Çünkü bir yaratıcının olması demek O’nun kurduğu düzeni savunman demek, yani O’nu savunmak, O’nun ismini yüceltmek demek. Bir yaratıcının olması demek, ceza ve mükâfatın olması demek; kendinin bir mahlûk, O’nun “Hâlık” olduğunu kabul etmen demek; kendinin aciz, O’nun ise “Sübhan” olduğunu kabul etmek demek… Ama bunları devreye sokmamalı ki anlamsız, temelsiz, insanların manevi açlığını gidermeden kafa karışıklığıyla durumu idare eden bir oyalama dini olmalı ki nefs rahat etsin. Yani gerçekten aklını biraz devreye sokup düşünen insan için ne kadar da saçma bir durum. Bu inancın içinde doğup büyüyen insanların bir kültür gibi bunu devam ettirmeleri normal. Hristiyan ya da başka bir dine mensupken yaşadığı dinin içindeki manevi boşluğu hissedip kendince bu dini ikinci inancı olarak kabul eden kişiyi de anlarım da Müslüman iken sıkıntısı olan arkadaşıma ya da hasta yakınıma “ışığımı gönderdim” diyen insanı hem anlayamam hem de anlamam.
Felsefe mi istiyorsun? Ehl-i Sünnet İslam âlimlerinin eserlerinde insan aklının limitlerini zorlayan felsefenin âlâsını bulabilirsin. Derinleşmek, ruhunun güçlerini kullanabilmek mi istiyorsun? “Tasavvuf” var, “seyr-i süluk” var, “mutmainne” isminde bir makam var. “Tasavvuf”, yaratıcıyla ve varlık âlemiyle tutarlıdır. Budistlerinki gibi anlattıkça, derinleştikçe bölünüp saçmalamaz. Zaten bu inanış putperest bir inanış, yaratıcıyı reddeden bir inanış. Buda heykelinin önünde tütsüler yakılıp ikramlar yapılıyor. Bırakın İslam’ı, sonradan batıllaşmış da olsa hiçbir semavi dine bile alternatif olamaz. Yaratıcıyı reddederek hangi istek ve arzularından vazgeçiyorlar bilmiyorum ama “ben kendi kendime hallederim” diyerek nefsin ilahlık davasından vazgeçmiyorlar. Yani durum şu: Evet dünyanın ve insanoğlunun bir düzene ihtiyacı var ama “Ben kendi kendime hallederim, yeter ki Allah’ı (haşa) bu işe karıştırmayın!” Nefsin bu sinsi oyununu görmemezlikten mi geleceğiz yani.
Zaten bu sapık görüşte reenkarnasyon saçmalığına itibar edilmesi de bunu destekler nitelikte değil mi? Aydınlanana kadar bir daha, bir daha geleceksin, yani zorlanıyorsan o kadar kasma, özellikle de bizimkilerin en sevdiği bölümdür. Bu fani âleme sonsuz âlemden geldiğini algılayamayan, ruhundaki sonsuzluk arzusuna ahiret hayatıyla değil de illa dünya, varsa yoksa dünya diyerek çare arayan nefsin “Oh be” çığlığının adı “Reenkarnasyon”. Bunları çıkaranlar ya insanoğlunu çok iyi tanıyor ya da nefsini hiç tanımıyor. Neyse kısacası bu da insanın kendi istek ve arzusuyla oluşturduğu, diğerlerine nazaran ahir zamana uygun olarak daha sinsi bir hale gelmiş ve hoşgörü adı altında sürekli medyada ünlüler aracılığıyla da empoze edilen ve büyük planların parçalarından biri olan batıl bir inanış.
İşin içine biraz akıl katınca batılın batıl olduğu anlaşılıyor. Bir dönem ülkemize gelen ünlü Alman bir ateist filozofa bizim sunucuların: “Neden Hristiyan değilsiniz?” diye sorduklarında filozof: “Hazreti İsa’ya tanrı diyorlar.” Sunucular: “Evet” Filozof: “Tanrı öldü.” Sunucular: “…” İşte bu kadar. Yani birazcık objektif olunca içinde doğup büyüdüğün dini sorgulayabilirsin ve yanlışı görebilirsin. Bir ateist olarak doğruyu bulduğunu söyleyemeyiz ama işi rahiplere devredip vur patlasın çal oynasın sonra gelirim günah çıkarmaya dememiş en azından. Batıla dönen dini, insanlar istedikleri gibi evirip çeviriyorlar. Karanlık çağın adını almasına sebep olan, bu dini tamamen kendi isteği doğrultusunda kullanan insanların yobazlıklarıdır.
Bu yobazlıktan sıkılan Avrupa, kurtuluş olarak kendini bilime vermiş. 15. yüzyıldan itibaren bilimin ilerlemesiyle evrende maddeye ait bir kanun olduğu keşfedilmiş. -Newton’cu bilim paradigması-. Bu sayede insanlar teknolojiye kavuşmuş, yaşamlar biraz daha rahatlamış, hastalıklara çareler bulunmuş. Bu kanunlar nasıl keşfedilip önlemler alındıysa toplumsal olguların işleyişi hakkındaki kanunlara da ulaşmak amacı güdülmüş ve birçok düşünce sistemi oluşturulmaya çalışılmıştır. Yani madde gibi insanın da bir kanunu, bir sistemi, bir mekaniği var diye düşünülmüş. Aynı bilimsel yöntemlerle insanın da kanunu keşfedilecek ve toplumsal sorunların çıkması engellenecek veya çıkan sorunlara karşı kullanılacak.
Doğa bilimleri toplumu incelemek için kullanılacak, yani insan sadece bir madde gibi görülüyor. İnsan çok kompleks bir varlıktır. Yaşadığı bir tek duygunun bile birçok çeşidi vardır. Mesela sevdiği bir insandan ayrılırken yaşadığı hüzünle, yaşadığı şehirden ayrıldığında duyduğu hüzünler farklı farklıdır. Sizin böyle bir canlıya madde gibi bakıp bilimsel yollarla tutkularını ölçmeye çalışmanız ne kadar doğru bir sonuç getirebilir ki? Zaman bize bunun böyle olmadığını zaten göstermiştir. Zaten bu kurulmaya çalışılan sistemler insanı köleleştirmekten başka bir işe yaramamıştır. İnsanın sistemini çözüp nasıl tek düze ederiz düşüncesinden başka bir şey değildir. İnsanı mekanik bir canlı gibi görüp eşitlik adı altında öne sürülen ideolojilerle, sadece insanı daha rahat nasıl sömürürüz düşüncesinden başka bir şey değildir. Eşitlik naralarıyla başlayan ancak toplumu tamamen endüstrinin kölesi haline getirmeye uğraşan bu sistemin kurucularından Saint Simon’u ele alalım. Sömürgeye karşı olduğunu söyleyerek ve eşitlik vaat ederek başladığı yolda hiyerarşik bir sistem öneriyordu. Yönetenler ve yönetilenler olacaktı. Tabi insanların dinlerinden uzaklaştıklarında ahlaki yozlaşma yaşadıklarını görünce de kendince ortaya “yeni din” atıyordu. Bu dine göre sanatçı ve bilim adamları diğer insanları yönetecek ve eğitecekti. Hatta bu hususta “Yeni Hristiyanlık” olarak adlandırılan “Newton Dini”ni öneriyordu. Yani öyle bir zihniyet ki tamamen maddeci. İnsanların boşlukta olduğunu görüp din diye kurmaya çalıştığı şey tam bir enkaz. Tabi işin böyle gitmeyeceği anlaşıldı ve daha dürüst olundu artık bu konuda. Karl Marks çıkıp “Din, halkın afyonudur.” dedi. Kesinlikle tüm dinleri reddetti. O ve onun gibi birkaç düşünürün fikri şöyleydi: Önce ast-üst olacak ama sonra proletarya ve burjuvanın diyalektiğini -yani işçi ve patronun savaşını- proletarya kazanacak, önce sosyalist bir devlet kurulacak, sonra devletsiz her şeyin halka hizmet ettiği komünist sistem olacak ve eşitlik ve adalet olacaktı. Eşitlik, adalet gibi kavramlarla bu durum kulağa hoş gelse de bu sistemin insanoğlunun tabiatına ters olduğu anlaşılacaktır. Çünkü bu ortaya atılan maddeci ruhsuz ideolojiler, zaman içerisinde zalim insanların başa geçmesiyle, ırkçılık gibi saçma sapan bahanelerle binlerce insanın katliamına sebep oldu. Komünist sistemler kurulamadı. Çünkü bu dünya; hayvandan faklı, çok teferruatlı düşünebilen, inanmaya ihtiyacı olan, kompleks bir varlık olan insanın yönetimindeydi ve insan bu yüzden komünist sistemi oluşturamazdı. Yaradılışı gereği hem inanmaya ihtiyacı vardı hem de bu sistemi kendi lehine çevirip ele geçirecek kötülük yapısına ve zekâsına sahipti. Böyle de oldu. Dünya bu ideolojilerle kana bulanırken, savaşlardan istifade edip “Yeni Dünya” düzenini kurmak isteyenler selden kütük kapma yarışına girdiler ve ceplerini doldurdular. Bu vaatlerle kandırıldı dünya ve modern kölelikten başka bir şey oluşmadı. Bu durum bir grup insanın çıkarına hizmet etti sadece.
Bu durum diğer durumlara nazaran çok daha açıktı aslında. Kılıflar yoktu; putperestler gibi taşlar dikmediler ya da mitolojik hikâyeler uydurmadılar ya da var olan bir din üzerinden kendi menfaatlerini oluşturmadılar, direkt açık ve netti istenen. Ve bu sistemler insanlara zulmetmekten başka bir işe yaramadı. Çünkü insan zihniyle kurulmuş sistemlerdi. Sadece Allah‘ın kurduğu sistemde insanlar huzur bulabilir. “Peki, bu Müslümanların hali ne?” diyebilirsiniz. Aslında bazı inanç ve ideolojileri anlatmamın sebebi buydu. Bugün Müslümanların hali, Müslüman iken kendi istediği inanışı ve sistemi kurmaya çalıştıkları için böyle. Bugün bir Müslüman nefsiyle tanışamadığı için diyeceğim ama o kadar bile değil, nefsini fark edemediği için. İçinde diktiği putları göremeden, kendini inanmış zannederek yaşıyor. Cimri, hayâsız, korkak, iffetsiz, yalancı, haset, riyakâr… Yalnız bir şeyin altını çizmek isterim. Niye bunları yapıyoruz demiyorum, bunları yaptığımızı fark etmiyoruz. En acıklı kısmıysa bunlara kendimizce hak veriyoruz. Biz bunlara kılıf uydurarak Müslümanlık adı altında istediğimiz inanç şeklini uyduruyoruz. Bir putperestin dini, ne kadar içine felsefeler eklense de batıldır ve bellidir. Ancak hak dinini tanımayarak içimizde oluşturduğumuz “kendi istediğim din modeli” putunu yıkmaksa dışarıdaki taş putları yıkmaktan daha zordur. Dışarıdaki putu görüp onun üzerinden eleştiri yapabilirdiniz. Ancak içimizdeki putları nasıl tespit edeceğiz, işte zor olan bu. İçimizdeki hak ile batılı nasıl ayırt edeceğiz? Mesela bir Müslüman materyalist olmaz dersiniz ama maşallah en koyu materyaliste taş çıkartacak zihniyette Müslümanlar var. Sürekli hesap kitap yapar, ağzından paradan başka lâf duymazsınız ve verenin Allah olduğunu çoktan unutmuştur. Sadece para açısından değil, her düşüncesi maddeci bir yaklaşımladır. Söylediğinizde de “Dünyamızı da düşünmeyelim mi?” derler. Namazını da kılar ancak kalbinde kocaman bir şirkle. Şirk büyük günahların başında gelir ancak ne kendi görür ne başkası. Şimdi bu adama önce, görünmeyen bir putun var de sonra yıkmaya çalış. İşte ahir zamanın çilesi. Yani o kendi istediği dini kurmuş. Dua ederken de sadece Allah bunları artırsın ve korusun diye dua ediyor. Bunun ne sakıncası var diyebilirsiniz ama antik çağda Zeus’tan da sadece bu kadar istiyorlardı; yani bir fark olmamalı mı? Allah’a yakınlaşma isteği neden yok. Kendi kendimize her şeyi yaptığımızı zannediyoruz, bizim diyoruz, sonra da aman başına bir şey gelmesin diye uydurulmuş bir tanrıyla, Allah’ı (haşa) aynı kefeye koyarak dua ediyoruz. Biz gerçekten neye inanıyoruz. Bu kadar hesapçı kitapçıysak Allah bize cenneti vaat ediyor. Budistler gibi öldükten sonra hiç olacağımıza da inanmıyoruz. Bunu neden hiç düşünmüyoruz. Biz neye inanıyoruz? İçinde olduğumuz nimetin gerçekten farkına varamıyoruz. Varamayışımızın sebebi de aslında bize bunu her yönüyle en doğru şekilde anlatacak ve kendi bünyesinde yaşayan insan sayısının azlığı. Model alacağımız insanların göz önünde olmayışı. Müslümanların zilletten kırılıp bin parçaya bölünmesine sebep bu. Önce içindeki büyük düşmanın farkına varamayıp haliyle kendi inancının kıymetini anlamayıp saçma sapan ideoloji ve inançlara özenen ya da kendi inancını istediği hale getiren ve bu şekilde tekrar ayağa kalkmaya çalışan bir Müslüman’lık anlayışı olamaz, olmuyor da zaten. Heybetiyle, vakarıyla, adaletiyle, merhametiyle, şefkatiyle, gerektiği yerde müdahalesiyle, ilim ve irfanıyla İslam tekrar ayağa kalkmalı ve bütün bunları ayrı ayrı kendi içlerinde oluşturmaya çalışan müsvedde ideoloji ve inançlara da hak olanın ne olduğunu göstermeli. Yoksa tüm Müslüman coğrafyalar kan ağlamaya, namusumuz ve şerefimiz ayaklar altına alınmaya devam eder. Gözümüzü kapatarak, bizi oyalayan pembe ve entrika dolu küçük dünyamız içinde kendimizi çok önemli aktörler sayıp masumiyet oyunu oynayamayız. Denildiği gibi körler ülkesinde tek gözlü adam kral olur. Bizse Necip Fazıl’ın söylediği gibi “zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü keskin” olmalıyız.
İnsanoğlunun kurduğu çakma sistemler hiçbir işe yaramadı ve bundan sonra da yaramayacaktır. Çünkü âlemleri, kâinatı, evreni ve insanı yaratan Allah’ın hükümleri, yarattıklarında hüküm sürmektedir. Yani “Kuralları Allah koyar.” Çünkü bizi en iyi tanıyan O’dur ve bu kurallara uyumsuz sistemler, uyumsuz ve yabancı bir cismin vücuttan atılması gibi atılır.
Allah’a emanet olun.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir