Mutlu Çocuk Yetiştirmenin Sırları / Doç. Dr. Saniye Bencik Kangal

Hayatımız bireysel tecrübelerle dolu ve en zoru da insan yetiştirmek… Ne dersiniz; insan yetiştirmek bir sanat mı?
İnsan yetiştirme sanatı, sevgi sanatı, sabır sanatı… Hepsinin yeri ayrı ama bir sanat dalı daha var. Anneliğin ve babalığın da bir sanat olduğunu düşünüyorum fakat bu sanat dalına bakış açım biraz farklı. Anne baba olarak çocuk büyütürken “Asla şunları yapmayacağım!” diye kurduğumuz cümleler oldu. Örneğin: “Çocuğuma asla sesimi yükseltmeyeceğim, ona zorla yemek yedirmeyeceğim!” Mesela: “Çocuğumu ayağımda sallamayacağım.” dedik ama “Çocuk yeter ki uyusun.” diye battaniyenin arasında sallayanlar oldu; itiraf edelim. Sonra “Tabletin ve bilgisayarın karşısında asla ve asla yemek yedirmeyeceğiz.” dedik. Bana bazı aileler geliyor: “Hocam sen yemeyen çocuk nedir bilmezsin! Çocuğun tek gırtlağından bir lokma geçsin de ister tabletin karşısında yesin ister televizyonun karşısında, fark etmez.” dediler. Ya da o uyanıkken “Asla telefona bakmayacağım.” dedik ama kendimize hâkim olamadık. Özellikle erken dönemdeyken çocukların yanında çok fazla telefon bakmamak lazım çünkü çocuk telefonu çok merak ediyor. Bir danışanım çocuğunun üstün yetenekli olduğunu iddia ediyordu, nereden anladığını sorduğumda ise: “Çocuk telefonu eline alır almaz tıkır tıkır kullanmaya başladı.” dedi. Bu bir üstün yetenek özelliği değil ki… Biz bir modeliz, aslında çocuk bizden gördüğü için bunu yapabiliyor. Yine aynı şekilde kumanda için de geçerli. Diyorlar ki: “Neden küçük çocuklar sürekli kumandayı alıyor?” Çünkü çocuk bunu bizden görüyor, öğreniyor. Kumandayla sürekli kanal değiştirdiğimizi görüyor ve çocuk da bunu merak ediyor ve doğal olarak kullanmak istiyor.
Bütün birikiminize rağmen siz de hata yaptınız mı?
Ben de vaktinde böyle büyük laflar ettim ve böyle tuzaklara düştüm, yapmayacağım dediğim şeyleri yaparken kendimi yakaladım. Sonra kendime dönüp neden böyle düşündüğümü sorguladım. Örneğin: “Bebeğimi bebek arabasına koyacağım ve o mışıl mışıl uyurken ben de elimde bardağımla alışverişimi yapacağım.” Niçin böyle bir algıya sahip olduğumu sorguladım, vardığım sonuç şu oldu: Medyanın, özellikle sosyal medyanın etkisi. Yapılan bazı araştırmalar da bunu ortaya koymuş zaten. Medya kanallarında, çocukların ağladığına dair hiçbir an gösterilmez, o lohusalık süreçleri gösterilmez; izlediğimiz herhangi bir diziyi düşünelim. Hamile bir annenin doğumdan ilk çıktığındaki görüntüsü nasıl? Fıstık gibi, sanki estetik operasyondan çıkmış gibi gösteriliyor, öyle değil mi?
Anne, mükemmel bir fizikle doğumdan çıkıyor; taburcu edilip evine dönüyor. Biliyorsunuz dizilerde genelde dubleks bir daire gösterilir. Bebek, üst katta mükemmel bir şekilde döşenmiş çocuk odasında, beşiğine yatırılır; daha sonra anne ve baba da alt kata inip romantik akşam yemeği yerler. Bir telsiz de yok orada üstelik ben bu sahneleri bir anne olarak izlerken anksiyetem artıyor. Diyorum ki: “Çocuğu yukarıda bıraktılar. Ya çocuğa bir şey olursa!” diye bir sürü senaryolar geliyor aklıma. Bu bir kurgu da olsa bir sahne de olsa kaygılanmaya başlıyorum ama anne olmadan önce bende şöyle bir algı oluşurdu: Mükemmel bir şekilde doğuma gidersin, makyajlı, rujlu bir şekilde, fönlü saçlarınla doğumdan çıkarsın; sonrasında güzel bir lohusa geceliği ile pozlar verirsin, fotoğraflar çekinirsin ve herkese doğum şekerleri ikram edilir. Sonrasında mükemmel bir şekilde dizayn edilmiş olan çocuk odasına bebeğini yatırır, mükemmel evliliğe devam edersin. Şimdi baktığımızda bu diziler bize böyle demiş olmuyorlar mı?
Peki, gerçek hayatta yaşananlar nasıl?
Sosyal medyada bebekler karpuzun içinde, bir davulun, bir berenin içinde ve hiç ağlamadan pozlar veriyorlar; ben bunlardan yola çıkarak sanıyorum ki bebekler hep böyle olacak. Dolayısıyla bebeğimle beraber eve geldiğim zaman o bebek ağladığında ve onu susturamadığımda ya da altını değiştiremediğimde üzülüyorum. Mesela ben bebeğimin altını ilk zamanlar güzel değiştirmezdim, eşim bebeğimin altını daha güzel değiştirirdi; “Eşim benden daha iyi anne oldu.” diye ağladığım geceler olmuştu. Çünkü o izlediğim dizilerden ve sosyal medyadan bir annelik algısı geliştirmişim ve bu geliştirdiğim annelik algısı, benim altüst olan hormonlarımla beraber lohusalık depresyonunu tetiklemiş ve birçoğumuzla beraber bende de şöyle bir algı oluşuyor: “Ya bende bir sorun var bu işi beceremiyorum ya da bu çocukta bir sorun var, susmuyor!” Yani mutlaka bir yerde sorun var diye düşünüyorum. Oysaki sorun hiç kimsede değil! Bebek, gelişimi gereği normal doğasını işliyor fakat ben yanlış modeller almışım.
Peki, araştırmalar ne diyor bu konuda? Biz bir yerlerde hata mı yapıyoruz?
Türkiye’de, bütün illerden “çocuğa yönelik şiddet araştırması” yapılmış. Toplanan verilerden, 0-8 yaş arasındaki çocuğu olan anne babalara “Çocuğunuza ne zaman kızarsınız ya da ne zaman şiddet uygularsınız?” diye sormuşlar. 0-2 yaş grubunda çocuğu olanların çoğunluğu, “Gece uykudan uyandırdığında, ağladığında, ortalığı dağıttığında, söz dinlemediğinde.” diye cevap vermişler. Onlara kendi kendime diyorum ki: “Bebek doğurdun bebek, köşe yastığı değil bu…” Bebek doğası gereği 2-3 saatte bir uyanacak zaten, dizi bebeği değil bu! Ama oradan görüyor, sorunlu olduğunu düşünüyor ve baş edemediği için de ne yapıyor? Psikolojik şiddet uyguluyor, bağırmaya başlıyor. Aynı şekilde diğer yaş gruplarında da böyle. 3-5 yaş grubunda olan aileler ise, “Ortalığı dağıttığında ya da sözümü dinlemediğinde, yemeğini yemediği zaman.” gibi gerekçeler sunmuşlar. O yaştaki çocuklar gelişimsel olarak bunların önemini kavrayabilecek durumda değiller. Bizim beynimiz, alt beyin üst beyin olmak üzere iki katlı eve benzer. Alt katta temel ihtiyaçlara yönelik odalar bulunur: Tuvalet, banyo vs. Üst katta ise hobilerimize yönelik, düşünme becerilerimize yönelik odalar bulunur. Bebek doğduğunda evin alt katında bulunan tuvalet, banyo yani uyuma gibi ihtiyaçlarına yönelik odalar dört dörtlük hazırdır. Bebek, temel ihtiyaçlarını harika bir şekilde karşılıyor ama üst kata çıktığında ne vardı? Üst kat düşünme becerileri ile alakalı odalardı. Henüz orada çok yoğun bir inşaat var ve bu inşaat çocuğun beyninde 20 sene sürecek. Yani anne babalar çocuğundan mantıklı düşünmesini, bir şey için ısrar etmeden uslu uslu oturmasını beklerken çocuk henüz mantık çerçevesini kuramıyor çünkü onda henüz sadece alt kat var. Yani o alt kat, alt beyin dediğimiz kat çok bencil, çok egoist, çok dürtüsel… İsteklerini erteleyemez, her şeyin hemen olmasını ister. Bizler gibi neden-sonuç ilişkisi içerisinde mantıklı düşünme, problem çözme gibi becerileri henüz gelişmedi. O yüzden ortalığı dağıtıyor, toplama konusunda tutarlılık gösteremiyor. Bazı davranışlarının yanlış olduğunu söylememize rağmen ısrarla yapmaya devam ediyor, bir oyuncaktan evde olduğu halde ikincisini o yüzden ısrarla istiyor. Çünkü alt beyin ona sürekli fısıldıyor, diyor ki: “İstiyorsun, bu senin olacak, şimdi istiyorsan şimdi olacak…”
Çocuklukta bu dönemin adı, benmerkezci egosantrik dönem olarak geçiyor. Bunun temel nedeni alt beyinle hareket ediyor olmalarıdır. Şimdi hal böyle olunca çocuk bir oyuncak isteyip hemen olmasını istediğinde, tepine tepine ağladığında ne yapıyoruz? “Seni buraya bir daha getirmeyeceğim.” diye kızıyoruz. Dolayısıyla bu araştırma çerçevesinde, “Çocuğum uslu durmadığında, ortalığı dağıttığında kızıyorum.” denilmiş ya, bence bu bilgiyi bilselerdi çocuklarına kızmazlar, daha anlayış çerçevesinde davranırlar ya da çocuklarını “şımarık” diye etiketlemezlerdi. İşte biz bu bilgileri dizilerden değil; seminer salonlarından, kitaplardan, işin uzmanlarından öğrenmeliyiz. Takıldığımızda o işin uzmanlarının kapılarını çalmalıyız.
Bir de az önce “Bu dizilerde, üst katta çocuğun odası dört dörtlük bir şekilde hazır oluyor.” dedim ya, benim de bir hayalim vardı. “Oğlum doğana kadar ona çok güzel bir oda yapacağım, çok güzel duvar kâğıtları seçeceğim; böyle bembeyaz bir oda yapacağım.” dedim ama kısmet değilmiş çünkü erkenden doğuma gittim. Prematüre bir bebek annesi olarak eve döndüm. O zamanlar çok şükür bebeğimle sağlıkla evime gelebilmiştim ama o lohusalık hallerimle neden ağlıyordum biliyor musunuz? “Bir dolabı bile yok!” diye. Benimle aynı dolabı paylaşıyordu. Zaten el kadar kıyafetleri vardı ve aynı dolaba sığabiliyordu ama bunu o kadar içime dert etmiştim ki… Aradan 2-3 ay geçti, odası da oldu, dolabı da… Tam hayalimdeki gibi duvar kâğıtları seçmiştim. Kahverengi, bej, mavi, çizgili… Sonra peki ne oldu biliyor musunuz? Oğlum, o odada hiç vakit geçirmek istemedi. Biz neredeysek o da yanımızda vakit geçirdi ve biraz daha yürümeye, dil gelişimi ilerlemeye başladığında dedi ki: “Anne ben bu odayı sevmiyorum, ben kahverengi sevmiyorum, ben mavi sevmiyorum.” Biz o odaları çocuklarımız için yapmıyoruz, oyuncakları da çocuklarımız için almıyoruz, çoğu zaman aslında kendimiz için yapıyoruz bunları. O tüketim dünyasının bize empoze ettiği, gerçek sandığımız yalanların esiri oluyoruz ve sonra bebeğim sağlıkla eve geldi diye şükretmek varken “Bir dolabı yok!” diye ağlayabiliyoruz. Çocuğa ne verilirse onu alır, çocuğun yanında sürekli lüks evlerden bahsedilirse onun değeri de lüks evler olur; lüks arabalardan, markalı kıyafetlerden bahsedilirse onun önceliği de bunlar olur. Oysaki çocuğun ihtiyacı her şeyden önce huzurdur, güvendir! Sevgi dolu bir çatının altında aile olmaktır. Hiçbir mal varlığı, çocuğa bu duyguları vermez, veremez… Yani odası olmuş olmamış, kıyafeti markalı olmuş olmamış hiç önemli değil. Peki, sonra o odaya ne oldu diyeceksiniz? İki sene önce kendi beğendiği odayı aldık ve o zamana kadar ne orada yattı ne de oynadı. Sadece benim gönlüm hoş olmuştu. Değer miydi? Değmezdi.
Çocuklara oyuncak alıyoruz, çünkü o tüketim dünyası bize: “Bu oyuncağı alırsan çocuğun daha zeki olacak! X kişisi çocuğuna bu oyuncağını almış, sen de almak zorundasın; bak zaten gün boyu evde yoktun, eve giderken şu çok sevdiği oyuncağı al da götür, sevinsin.” diye empoze ediyor. Sürekli bu tip duygu ve düşüncelerin içindeyiz çünkü dış sesler bizi oraya doğru yönlendiriyor. Peki, çocuklar bu oyuncaklarla ne kadar oynuyorlar acaba? Ben küçükken Barbie bebekler daha yeni üretilmeye başlanmıştı. Annesi en yakın arkadaşıma o bebeklerden almıştı. Hiç unutmuyorum, şu an gözümde canlanıyor. Bebeğinin sapsarı saçları, bembeyaz gelinliği var ama arkadaşımın onunla oynaması yasaktı. Annesi çok otoriter bir kadındı, derdi ki: “Saçını taramayacaksın, saçına dokunmayacaksın, elbisesini çıkartmayacaksın!” Düşünün çok güzel bir bebeği var ama saçlarına dokunması bile yasak! Sadece elinde gezdirdiği bir bebekti o… Günümüz çocuklarının da onlarca bebeği var fakat yine oynayamıyorlar. Oyuncaklar, artık oyuncak olma amacından çıktı çünkü onlarla oyun kurmayı bilmiyorlar; oyuncak bir oyun materyali değil, bir tüketim materyali oldu. Oysaki her çocuk, bebeğinin saçını tarayabilir; yıkayabilir, kesebilir hatta saçını boyayabilir lakin o yüzlerce bebeğin içerisinden bir tanesini daha alıp rafına koymayı tercih ediyorlar.
Çocuklarımızın çok fazla oyuncağa ihtiyacı yok. İhtiyacı olan şey, onlara vakit ayıran, onunla yere oturup oyun kuran bir anne ve baba. Yapılan araştırmalar, şunu çok açık ve net ortaya koyuyor: Az oyuncak olan ortamda çocukların dikkat ve konsantrasyon becerileri daha çok gelişirken çok oyuncak olan ortamda ise çocuk, hangi oyuncağıyla oynayacağı konusunda kararsız kalıyor ve bir oyun da kuramıyor. Dolayısıyla çocuklarımızın oyuncaklarını belki daha da azaltıp onlara ayırdığımız vakti biraz daha artırırsak en azından birlikte daha kaliteli, daha güzel vakit geçirmiş olacağız. Peki, çocuklarımızla ne yapalım, nasıl vakit geçirelim derseniz, onlarla yemek yapın, hatta daha farklı bir öneri sunmak istiyorum. Çocuklarınızla turşu kurun, yoğurt mayalayın, çocuklarınıza salça yaptırın. Neden biliyor musunuz? Çocuklar üretimin kaynağını bilmiyor. Yaklaşık iki yıl önce bir arkadaşımın oğluyla arabada gidiyoruz, buğday tarlaların yanından geçerken: “Bak bunlar buğday tarlaları, buğday olmasaydı yiyecek birçok şey olmazdı.” dedim. Bana ne dedi biliyor musunuz? “Niye öyle diyorsun Saniye teyze, biz de her gün lahmacun yerdik.” Lahmacunun hammaddesinden habersiz benim yavrucuğum. Çocuklarımızın önlerine her gün yemeklerini koyuyoruz ama onlar o yemeklerin nereden geldiğini bilmiyorlar. Çocuklarımız sadece tüketici olmasınlar; biraz da üretmeyi öğrensinler. Mesela çocuklara, “Domates nerede yetişiyor, nerden geliyor?” diye soruyorum; “Marketten” diyorlar. Çocuk, domatesin marketten geldiğini sanıyor. Bir tohumun yolculuğundan habersiz, bir salça nasıl yapılır, bilmiyor. O yüzden çocuklarımızın bu kadar tüketici olmasına müsaade etmeyelim. Onlara üretimin gücünü gösterelim. Üretim nedir? Emek nedir? Üretim zinciri nasıldır? Çocuğa bunları da göstermemiz lazım. Bu bir tohumun yolculuğunu öğreterek de olur, bir yoğurt mayalamayı göstererek de… Şuna yürekten inanıyorum; bir çocuğa verebileceğimiz en güzel hediyelerden bir tanesi üretimin gücünü, en azından kendi tükettiğinin bir kısmını üretebilmenin hazzını çocuğa yaşatmaktır. Bakın! Bunlar çok küçücük şeyler. Salça yapmak, turşu kurmak, tarhana yapmak bunlar aslında çok basit gibi görünebilir ama o çocuğa üretimin nasıl oluştuğunu göstermek için çok önemli. Hani çocuğumuzla oyun oynayalım, kaliteli vakit geçirelim diyoruz ya işte o kaliteli vakit aslında tam olarak böyle geçirilen bir vakittir. İlla bir oyuncakla vakit geçirmeye gerek yok, illa baştan sona farklı oyunlar üretmeye asla ve asla gerek yok. Geçen gün şöyle bir şey söylemiştim: “En güzel oyun boğuşmaktır, güreşmektir.” Aslında bunu ben söylemiyorum, ben sadece aktarıyorum. Birçok bilimsel araştırmanın sonucunda bu ortaya konulmuş ve kanıtlanmış zaten. Bir yastık savaşı yapmanın, yastıktan başka bir materyali yok ki ya da bir bilek güreşinin bilekten başka bir materyali yok! Yeter ki ebeveynler istesin.
Çocuklar aslında bizi hep doğru yönlendiriyorlar ama biz çocuğa, gelişimsel gerçekler çerçevesinde bakamıyoruz. Çocuk, doğasına uygun olanı oynamak istiyor; güreşmek, boğuşmak gibi… Bazen kaldırım kenarlarında, “İn çocuğum oradan, düşebilirsin!” diye uyarılsa da nerede yüksek yer varsa oradan yürümek istiyorlar. Aslında çocuğun orada ihtiyacı olan şey dengedir, dengede yürümektir. Ya da çocuk bir buçuk yaşına geldiğinde sürekli rampadan çıkıp iner. Neden peki? Yine bir yerde su birikintisi olsa hemen hemen bütün çocuklar içinde zıplamayı sever. Çocuk kendi dönemindeki gelişimini, kendi kendine desteklemek için böyle bir şey yapıyor. Böyle yaparak bize, “Bak ben dengede yürümeyi öğrendim, bana fırsat sun.” mesajını vermek istiyor, o yüzden kaldırım kenarında yürüyor. Burada anne baba çocuğun hem güvenliğini sağlayacak hem de ona bu fırsatı verecek. Bu tür olaylara sorun gözlüğünü çıkarıp çözüm gözlüğü ile bakmamız gerekiyor. Mesela çocuk perdeyi kesiyor. Neden bunu yapıyor? “Ben kesmeyi öğrendim, bana bu fırsatı sun.” demek istiyor. Burada bu mesajı anlamak gerekir. Anne-baba buna izin vermezse çocuk perdeyi de kesiyor; annesinin, kardeşinin ya da kendinin saçını da kesebiliyor. Yani çocuk, makas tutmaya başladığı zaman çözüm gözlüğünü takıp çocuğuma ne fırsat verebilirim diye düşünmemiz lazım. Peki, ne fırsatı vereceğim? Kesebileceği bir materyal, güvenilir bir makas verip bir tuvalet kâğıdı kesmesini sağlayacağım. Birazcık daha kalın bir kâğıt verip onu kestireceğim. Çocuk, kesme dürtüsünü gidermek istiyor; o konuda profesyonelleşmek istiyor. Boğuşmak da öyleydi, dengede yürümek de öyle. Duvarı karalıyor mesela. Niye karalıyor? “Ben kalem tutmayı öğrendim, bana fırsat sun.” demek istiyor. Anne babalar çözüm gözlüğünü takabilse “Ben bu duvarı boydan boya kâğıtla kaplıyım da çocuğum karalayabilsin.” diye düşünecek. Çocuk ilk adımlarını atmaya başladığında, “Yavrum düşersin, yürüme!” denilmiyor. Çünkü dört gözle çocuğunun yürümesini bekleyen anne baba böyle bir durumda oradaki sehpayı kenara çekiyor ya da çocuğunu, yürümesi için açık alanlara götürüyor. Fakat çocuk kumandayı televizyona attığı zaman sorunlu oluyor. Niçin kumandayı televizyona atıyor bu çocuk? Çünkü fırlatmayı öğreniyor da ondan. Tabii burada “Çocuğum fırlatmayı öğreniyor canı sağ olsun, bir televizyon daha alırız.” demeyeceğiz. Onu televizyona atmaması gerektiğini söyleyeceğiz tabii, diğer taraftan da fırsat sunacağız. Çocuğa ne kadar fırsat sunarsam, o dürtüsünü o kadar tatmin etmiş olacak. Ne yapacağız? Taş fırlatması için bir deniz kenarına götüreceğiz ya da “Hadi! Kartopu oynayalım.” diyerek top top yaptığımız çorapları birbirimize fırlatacağız, topları potaya fırlatacağız. Hal böyle olunca ne oldu? Çocuk fırlatma konusunda profesyonelleşti. İşte o zaman kumandayı televizyona fırlatmayacak. Çocuk aslında hep gelişimine uygun bir seyir içerisinde gidiyor, o seyre uymayan bizleriz. Ben böyle anlattığımda diyorlar ki, “Hep anne babalar suçlu.” Öğretmenlere bir şey dediğimde ise, “Hep öğretmen suçlu.” Kimse suçlu değil! Hepimiz öğrenme ve gelişim sürecindeyiz, bugün bir şey öğrendiysek yarın uygulamaya başlayacağız. Bence bu öğrendiklerimizle çocuğa olan bakış açımız değişecek, bir sorunla karşılaşınca “Bu çocuk neden böyle yapıyor? Acaba hangi gelişimsel süreçte?” diye düşüneceksiniz, aklınıza ilk gelen “Acaba bu çocuk sorunlu mu?” sorusu olmayacak. Bu röportajın kazanımı olarak inanın bana bu bile yeter.
Eve domino taşları almıştık. Benim dedem vefat ettikten sonra oğlum, cenaze merasimine katılmamıştı ama bir bayram onunla kabristana ziyarete gittik. Ortamı gözlemledi ve “Burası neresi?” diye sordu. “Oğlum burası mezarlık.” dedim. Kabir taşını göstererek “Burada ne yazıyor?” diye sordu. “Burada büyük dedenin ve anneannenin adı yazıyor.” “Peki, bu taşlar ne?” diye sordu. “Bunlar mezar taşı, ölenlerin adı buraya yazılır.” dedim. Başka bir şey sormadı ve biz Ankara’ya geri döndük. Oğlum evde oyun oynarken bizim domino taşlarından siyah ve beyaz olanları seçmiş, onlardan mezar taşları yapmaya başladı. Henüz o zamanlar yazı yazmayı da bilmiyor, tükenmez kalemle bir şeyler karalıyor üzerlerine. Dedim ki: “Oğlum bunlar ne?” “Anne bunlar mezar taşı.” dedi. “Bunlarla ne yapıyorsun?” “Ben büyüyünce mezar taşı yazıcısı olacağım.” dedi. Çocuğun burada çözemediği bir durum var, bir kabristan ziyareti yapmış, “ölü” diye bir kavramla karşılaşmış, orada yazıları görmüş. Şimdiyse bu durumu oyunla çözmeye çalışıyor. “Gel birlikte yazalım.” dedim ve biz aylarca mezar taşı yazıcılığı oynadık. Takı kutularını açıyor, yan yana diziyor, onlardan mezar yapıyor ve karşısına geçip dua ediyoruz. Sonra aradan bir buçuk sene geçti, oğlum okula başladı. Okulda “Ölenler gömülür.” demişler. Tabii ben bu kısmını ona söylememiştim çünkü sadece sorduğu kadarına cevap vermek lazım, çocuk sorduğunu öğrenmeye hazırdır. Bu sefer de “Ölenler gömülür.” kısmını öğrendikten sonra o oyuncak kutuların içine bebekler koyuyoruz, kutuları tekrar kapatıyoruz ve onları gömüyoruz, dua ediyoruz. Bir süre de böyle oyun oynadık. Baktığımız zaman “Yavrum böyle oyun mu oynanır?” diyebiliriz ama çocuk günlük hayatta çözemediği, anlamlandıramadığı o süreci orada kendince anlamlandırdı. Yaşadı, öğrendi ve bitirdi. O yüzden aslında bütün oyunlar bir ihtiyaçtan doğuyor; saçma değil, yanlış değil, kötü değil! Oyun, çocuğun kendini ortaya koyma yoludur.
Bir danışanım: “Benim iki tane ergen kızım var. Birisi 19, diğeri 15 yaşında. Ben onları korumak adına ara sıra takip ediyorum. Bir gün okul çıkışı onları gizli gizli gözetlerken baktım ki bir tanesi arkadaşlarıyla oturmuş sigara içiyor. Yanlarına gittim ve onları uyardım tabii. Arkadaşları anlayışla karşıladılar. Akşam olduğunda kızım bana çok kızdı ve ‘Beni arkadaşlarıma karşı rezil ettin, beni takip etme.’ dedi. Ama hocam çok kötü bir devirde yaşıyoruz, ben bu çocuğu takip etmeyip de ne yapayım şimdi?” dedi. Ben bu annenin kaygısını çok iyi anlıyorum fakat bunu engellemenin zamanı, çocuk 19 yaşına geldiğinde değil!
Çocuklarla ilgili kitaplar aldığımızda nelere dikkat etmeliyiz? Nasıl hareket etmeliyiz?
Çocuk gelişimi ile alakalı bir kitap aldığınızda, çocuğunuz kaç yaşındaysa o sayfayı açıp okuyoruz. O kitaplar içerik olarak bebeklik döneminden itibaren başlıyor. Okul öncesi dönem, okul dönemi ve ergenlik dönemi diye devam ediyor. Benim çocuğum kaç yaşındaysa açıyorum ve o yaş dönemini okuyorum. Böylelikle çocuk gelişimi ile ilgili doğruların tohumunu çocuk daha doğmadan önce atmış oluyorum ve bebeklikte onu beslemeye başlıyorum. O tohumlar filizlenip büyümeye başladığında işte o ergenlik dönemine gelmiş oluyor. Çocuğun, bebeklik ve okul öncesi dönemdeyken o etkili iletişim ve güven ortamını evde kuramadıysak; ergenlik döneminde bunun çözümü çok zor oluyor. Şimdi bu annenin çözümü çok zor, aslında ne önerilebilir? Öncelikle çocukla orta yolu bulması lazım. Çocuğun da desteğe ihtiyacı var aslında. Çünkü erken dönemde sigara kullanımına başlamış. Dolayısıyla çocuklarımız küçükken daha ergenlik dönemine gelmeden önce önlemini almak zorundayız. Çocukla olan iletişim her şeyin temelidir! Çocuk kendisini sevilen bir birey olarak hissetmeli. Şimdi böyle anlatınca bazı ebeveynler, “Hocam böyle anlata anlata çocukları şımarttınız! Her dediğine evet mi diyeceğiz?” diyorlar. Hayır, elbette her dediklerine evet demeyeceğiz; çocuklar sınırlar çerçevesinde kendilerini güvende hissederler. “Çok sevgi çocuğu şımartır, çok seversen başına çıkar.” algısı son derece yanlış. Çocuk, anne babadan sevgiyi almak için olumsuz davranışlar da dâhil olmak üzere her yolu dener. Ben hiç görmedim ki çok sevilen çocuk, kabul edilen çocuk, kendini güvende hisseden bir çocuk kötü yola sapsın. Siz gördünüz mü? “Aşırı sevgiden dolayı sigaraya başladı.” denilen bir çocuğa hiç rastlamadım. Sevgiyi koşulsuz vermekte hiçbir sorun yok! Sorun tehditte, sorun bunu yapmazsan seni sevmem demekte, sevgiyle tehdit etmekte, şımarıksın, yaramazsın diye sürekli çocuğu etiketlemekte… Sorun sürekli olarak çocuğu başkalarıyla kıyaslamakta. Hadi bir kere oldu, iki kere oldu. İnsanız, bizler de hata yapabiliyoruz ama davranış haline getirmedikçe; o koşulsuz sevgiyi, kabulü çocuğa hissettirdikçe o ergenlik döneminin krizlerini daha hafif bir şekilde yaşayacağız. Ya da o krizlerden sonra çocuğumuz normale daha hızlı dönecek. Çocuklarımız hangi yaşta olursa olsun bence her şeyin ilacı koşulsuz sevgidir! İnanın ki sevgidir. Çünkü bir insanın en temel ihtiyacı sevgi, kabul ve anlaşıldığını hissetmektir. Kendinizden pay biçin, hayatta en çok neyi istersiniz? Ben, en çok sevildiğimi hissetmek isterim ve karşımdaki kişinin, “Ne yaparsan yap Saniye! Ben senin hep yanındayım, seni sevmeye; elimi sırtına koymaya, sana sarılmaya devam edeceğim.” demesini isterim. 43 yaşına geldim, hâlâ en çok bu onayı duymak isterim. İşte bizim çocuklarımız da karşıdaki kişiden bu güveni, onayı almak istiyorlar. Çocuğunuza o güveni küçük yaşlardan itibaren verdiğinizde şımarık olmayacak, doyumsuz olmayacak ve o çocuk ayaklarının üstünde, omuzları dimdik, kendine güven duygusunu geliştirmiş olarak hayatına devam edecek. Lütfen çocuklarınıza sevgi vermekten asla vazgeçmeyin. “Şımarır, doyumsuz olur.” gibi düşüncelerin hepsi yalan! Vaktinde bize “Kucağına alma, alışır.” da demiyorlar mıydı? Çocuk alışıyor muydu peki kucağa? Çocuk, kucağa alışkın olarak doğar zaten. Doğduğunda annesini kendi bedeninden farklı bir varlık gibi algılamıyor ki… Annesi onun bir kolu gibi, bir bacağı gibi… Annesini kendisinin bir uzantısı zannediyor. Dolayısıyla kendisini güvende huzurlu hissettiği yer annesinin kucağı oluyor. Bir bebeğin en temel ihtiyacı ne? Güven! Kendisini nerede güvende hissediyor peki? Annesinin kucağında. Kucakta iken tam ve bütün, kucakta değilken yarım gibi hissediyor. Ama bize gelip “Böyle yaparsan güvensiz olur.” diye söylemediler mi? Tam tersi sen, bebeğini beşiğine koyup ağlatırsan o kendisini yarım ve huzursuz; yetersiz ve güvensiz hissedecek. Lütfen siz çevrenizdeki bu tür lafları kapı arkasında bırakın.
Psikolojik dayanıklılık konusunda çocuklara dair neler söylemek istersiniz?
Travma, duvarların çatlaması değil! Binaların yıkılmasıdır. Yani duvardaki küçük çatlaklar çocuklarınıza travma yaşatmayacak, tam tersi onların daha güçlü bir şekilde ayakta kalmasını sağlayacak. Biz böyle olduğu zaman psikolojisi bozulacak diye hemen panik oluyoruz. Çocukların psikolojileri pamuk ipliğine bağlı değil ki hemen kopuversin. Onlar bizden bazı durumlara göre daha dayanıklılar ama biz ebeveyn olarak çocuklarımızın daha dayanıklı olabileceklerini kabul etmiyoruz. Onların önündeki engelleri hep çekip süpürüyoruz ve onların düşmelerine fırsat vermeyince, çocuklarımız kendi başlarına kalkmasını da hiç öğrenememiş oluyorlar. O zaman ne oluyor, biliyor musunuz? Gelecekte yaşayabilecekleri psikolojik sorunlara kapı aralamış oluyoruz. Lütfen bu kaygıları bir kenara bırakalım. Psikolojisi mi bozuldu, travma mı yaşadı, bırakalım birazcık engellerle uğraşsınlar. O engeller çocukların gelişimindeki en büyük fırsatlar olacaktır. Şimdi hepimiz mutlu çocuk yetiştirmek istiyoruz, onlar hep mutlu olsunlar istiyoruz. Peki, mutluluk öyle bir kavram mı? Şimdi size “Bana mutluluğu anlatın.” desem anlatabilir misiniz? Biraz zor değil mi ama sürekli çocukları bir mutluluk baskısı altında tutuyoruz. Örneğin, çocuğumuzu bir yere götürsek “Yavrum seni buraya getirdim, mutlu musun? Bak sana bunu aldım evladım, bir yüzün gülsün.” diyerek çocuğa sürekli baskı yapıyoruz. Ama mutluluk böyle bir kavram, böyle bir hissiyat değil! İki tip mutluluk var. Birincisi, anlık mutluluk. İkincisi, hatırlanan mutluluk. Anlık mutluluk şu an burada yaşadığım mutluluk iken hatırlanan mutluluk ise buradan gittikten sonra o anın fotoğraflarına bakarken yaşayacağım mutluluktur. Araştırmalar şunu gösteriyor ki hatırlanan mutluluk, anlık mutluluktan daha yüksektir. Yani çocuklar, mutlu olduklarını söylemiyor olsalar bile aslında mutlular.
Ben sobalı bir evde büyüdüm, odalarımızın bütün kapısı sobadan ısınsın diye salona açılırdı. O sobalı günlerimizi o kadar güzel hatırlıyorum ki… Banyodan çıkmışım, koridordan üşüyerek koşa koşa gidip sobanın yanında oturuyorum; babam çıtır çıtır kestane yapıyor, bir güzel onları yiyorum, annem sobanın başında benim saçlarımı tarıyor… O günleri, çok güzel bir anı olarak hatırlıyorum. Ben bu anılardan yola çıkarak sobayı çok özlediğimi söyledim. Anneannem, dedem de göçtü; bir toprağımız da yok ki dalından domates koparıp yiyelim. O hissiyattan yola çıkarak bundan 6-7 sene önce biz 500-600 metrekarelik bir arazi satın aldık. Küçük de bir ev yaptırdık ve oraya ilk aldığımız şey bir soba oldu. Ben orada ekip biçmeye başladım. Sonra pandemi oldu ve biz pandemide o küçücük evde yaşamaya başladık. Sabah kalkıyoruz ev buz gibi, sobayı yakmak gerekiyor; kül dökmek gerekiyor, musluğu açtığında su o kadar soğuk akıyor ki yüzünü yıkayamıyorsun. Bütün saçların, kıyafetlerin is kokuyor. Çocuk gece üşümesin diye kalkıp sürekli üstünü örtüyoruz, ayaklarımızın altı donmuş oluyor; ısınması için sobaya uzatıyoruz, çoraplarımızın altı yanıyor. Şimdi ben sobayı özlerken bunların hiçbirinin farkında değildim aslında ne kadar zor yaşantılarmış. Ama ben sobayı öyle bir romantize etmişim ki hayalimde… Soba demek eşittir çıtır çıtır kestaneler, çıtır çıtır yanan odunlar demek. Neden böyle hatırlıyorum peki? Çünkü anılarımda o yaşantımın zorlukları kalmamış. Anılarımda banyodan sonra koridorda donduğum kısmını değil, sobanın yanında ısındığım kısmını hatırlıyorum sadece. İşte anıların gücü böyle bir şey. Çocuklarımız da yaşadığı zorlukları, sıkıntıları çoğu zaman hatırlamayacaklar. O sıkıntıların içindeki güzellikleri hatırlayacaklar. O yüzden çocuklarımıza sürekli “Mutlu musun?” diye sorup baskı yapmayı bırakalım. Onlara güzel anlar ve anılar armağan edelim. Onlar da ileride bu güzel anların, anıların gücünü çıtır çıtır bir sobanın sıcağında hatırlar gibi hatırlasınlar.
Çocuk davranışlarında alarm durumlarını nasıl gözlemleyebiliriz?
Çocuğumuz bir davranış yaptığında, “Gelişimsel olarak nerde?” diyerek onun verdiği mesajı anlamaya çalışalım. Çocuğumuzda gelişimsel olarak bir sıkıntı olduğunu düşünüyorsak mesela saldırgan olduğunu, aşırı hareketli olduğunu düşünüyorsak o zaman sorunun cevabını yetkin bir uzmanda arayalım. Benim meslektaşlarım, öğrencilerim İstanbul’daki bütün devlet hastanelerinde görev yapıyor yani özel olarak para vermeye bile gerek yok. Bir sosyal güvencenizle bir çocuk gelişimciye gidebilirsiniz. Mesela gidip “Tuvalet alışkanlığını çocuğuma nasıl kazandıracağım?” diye sorun. Hiçbir sıkıntı yoksa bile gidip “Çocuğum gelişimsel olarak nerede?” deyin. “Ben evde onunla neler yapabilirim, gelişimini nasıl destekleyebilirim?” diye sorun. Bakın bunların cevabı Google’da değil! Arama motoruna “Çocuğumda tırnak yeme davranışı var, ne yapayım?” diye yazdığınızda “Tırnağına acı oje sür.” ya da “Soğanı kaynat, çocuğun tırnaklarına gece yatarken sür; bir daha tırnağını yemez.” gibi cevaplar buluyorsunuz. Çocuğun oradaki sorunu tırnak yemek değil ki! Bunun altında yatan bir problem var ve çocuk bunu tırnak yiyerek ortaya koyuyor. Ebeveyn olarak bunun altında yatan problemi bulmak lazım. Google senin çocuğunun altında yatan problemi nereden bilecek! O yüzden bu tür problemlerimiz olduğunda ilk iş olarak arama motorlarına, sosyal medya uzmanlarına yönelmeyelim. Çünkü gerçekten hangisinin uzman olduğunu maalesef ki bilemediğimiz bir ortamdayız. Kimin takipçisi çoksa ona güvendiğimiz bir ortamdayız. Evet, benim takipçim de çok ama bu sisteme de son derece karşıyım. Kimin takipçisi çoksa o, en yetkili kişi demek değildir. En yetkili kişiyi bulup bizzat fiziksel olarak oraya gitmekle yükümlüyüz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.