Evlilikte Farklılıkları Anlamak ve İletişimi Geliştirmek / Uzman Psikolog Fatih Reşit Civelekoğlu

Erkeklerin kadınlarda sevmediği tutumlar nelerdir?
Kadınların, erkeklerde sevmediği tutumlar olduğu gibi erkeklerin de kadınlarda sevmediği tutumlar vardır. Bunlardan bir tanesi de adı üzerinden anlaşılacağı üzere “dırdır”. Esasında kadın “dırdır” etmiyor. Kadın orada ne yapmaya çalışıyor? Duygularını işliyor ya da diğer bir deyişle duygu regülasyonu yapıyor. Kadın, duygularını konuşarak regüle eder; duygularını konuşarak sağaltır, duygularını konuşarak sindirir. Kadında duyguyu işleme mekanizması, konuşmaktır. Beynin ilgili mekanizması bu görevi ağıza devretmiştir ama ne yazık ki erkekler bu durumu “dırdır etmek” olarak anlarlar çünkü erkekteki olay çok farklıdır. Erkekte beynin duyguları işleme, sağaltma -sağaltma ne demek iyileştirme ya da sindirme demek- mekanizması bedendir, içeridedir; dolayısıyla erkekte ve kadında mekanizma farklıdır.
Erkeklerin kadınlarda hoşlanmadığı diğer bir meseleye gelecek olursak neler söylemek istersiniz?
Kadınların erkeklerin hayatlarına çok fazla müdahil olmalarıdır. Kadınlar daha kaygılı yapıdadırlar, annelik güdüsünün de etkisiyle öyle olmak zorundadırlar. Erkeklerse daha vurdumduymaz ya da kaygı duygusundan daha uzak yapıdadırlar. Dolayısıyla kadınlar, erkekleri fazla vurdumduymaz, fazla soğuk, fazla özensiz bulurlar ve erkekleri sürekli olarak bu ve buna benzer sebeplerden dolayı ikaz etme ihtiyacı hissederler. Bu ikazlar iki sonuca yol açar. Ya erkeğin kendi içine kapanmasına, kadınla iletişimi kesmesine, suskunlaşmasına ya da bir kavga, bir tartışma döngüsünün başlamasına sebebiyet verir. Olabilecek üçüncü bir sorunsa -ki bence en derin olanı ve ilişkileri en çok etkileyen budur- erkeğin kadının güdümüne girmesidir. Hani “Happy Wife Happy Life” yani “Mutlu Kadın-Mutlu Hayat” dedikleri… Erkek eğer kadınını mutlu etmek üzere organize olup ona göre uyumlanırsa bu kısa vadede işe yarar ama orta ve uzun vadede kadın, erkeğe olan saygısını kaybeder ve günün sonunda erkek, kadının maymunu olur. Kızımın düğününde nikahı kıymak üzere bir görevli gelmişti. Görevli orada bir konuşma yaptı ve dedi ki: “Ben, bu işin formülünü çözdüm.” Tabii herkes merakla bekliyor, ben de bekliyorum. Ağzındaki baklayı çıkardı: “Bütün yetkileri kadına vereceksin ve olay çözülecek.” dedi. Evet, bu kısa vadede işe yarar ama orta vadede ise erken boşalma ve sertleşme problemlerine yol açıyor. Neden? Çünkü erkekle kadın arasındaki o eşitlik bozuluyor. Partnership dediğimiz dengeler sarsılıyor, kadın üst konumuna geliyor, erkek ise ast konumunda kalıyor ve buna bağlı olarak cinsellikte performans kaygısı ortaya çıkıyor. Bu da erken boşalma ve sertleşme sorunlarının ortaya çıkmasına neden oluyor. O denge halinin ve eşitlik halinin kesinlikle bozulmaması gerekiyor, eşler daima ortak paydada kalmalılar. Bu açıdan “Happy Wife Happy Life” mottosu kapitalizm, küreselciler, deccalizm tarafından erkekleri kişiliksizleştirmek, erkekliği yok etmek ve erkeği kadının maymunu haline getirmek için söylenmiş bir yalandan başka bir şey değildir.
Kadınların erkekleşmesi, erkeklerin de kadınlaşması gerçekten çok ilginç bir durum. Bu konu hakkında yorumlarınız nelerdir?
Bu önemli bir konu, cinsiyet bizim kırmızı çizgimizdir. Günümüzde cinsiyetsizleştirme kampanyası dolu dizgin devam etmektedir. Cinsiyetsizleştirme kampanyası Batı’da başlamıştır, Batı’nın kuyruğuna takılmış olan bizler ise ne yazık ki bu rüzgârın, bu kampanyanın etkisi altındayız. Kadın ve erkek cinsiyet ayrımı, çok önemli bir meseledir. Bu ayrımın ortadan kalkması ile bedensel ve ruhsal bütünlük bozuluyor. Tabiri caizse hücrenin çeperi gibi zarar gördüğünde bütünlüğü bozulur ve o hücre gibi yok olur, aynı şey burada da geçerlidir. Cinsiyet sınırını aşmış, cinsel karmaşa, cinsel kimlik sorunları yaşayan; cinsel yönelim problemleri yaşayan insanlara baktığımız zaman bu sorunlara genellikle ikincil problemlerin eşlik ettiği ve ilişkilerinde de diğer çiftlere kıyasla daha fazla sorunlar yaşama eğiliminde oldukları ortadadır. Çiftler ya da partnerler arasında diyelim; çift de demeye dilim varmıyor çünkü… Kıskançlığa dayalı öldürme ve şiddet olaylarının en fazla görüldüğü partnerler, eşcinsel partnerlerdir. Sağlıklı bir ilişki değil! Deveye sormuşlar: “Boynun neden eğri?” “Nerem doğru ki?” demiş. Biz cinsiyet geçişlerini hiçbir şekilde kabul etmiyoruz, bu bizim kırmızı çizgimizdir fakat küresel güç ve kapitalizm; cinsiyeti birbirinden ayıran bu çizgiyi ortadan kaldırmaya çalışıyor. Hollanda’da geçenlerde cinsiyetçi bir söylem olduğu gerekçesiyle “anne” ve “baba” ifadelerinin yasaklanmasına dair bir yasa teklifi oylandı ve gelen tepkiler üzerine reddedildi, geri çekildi ama bu gündem yeniden gelecek ve bu konular bizim gündemimize de gelecek ve ne yazık ki tartışma konusu olacak. İstanbul Sözleşmesi, kadını korumak ve pozitif ayrımcılık adına düzenlenmiş bir sözleşmeydi. Kadının lehine maddeler olmakla birlikte erkeğin aleyhine maddeler de çoktu. Bir tarafı yaparken diğer tarafı yıkan, kadın ve erkek arasındaki o dengeye, devletin hoyratça müdahalesine olanak veren ve aslında kadını korumak için çeşitli maddeler içeriyor olmasına rağmen erkeği kadına karşı daha da saldırgan hale getiren ya da erkeği kadının güdümüne sokan; onu kişiliksizleştiren bizim kodlarımızla tamamıyla ters maddeler içeriyordu ki Allah’tan zarardan dönüldü. Besim Tibuk’un şöyle bir sözü vardır: “Biz Batı’dan ne aldıysak kazık yemişizdir.” Özellikle de Fransa’dan ne aldıysak kazık yemişizdir. Düşünün, Macaristan bunu reddetti, Çek Cumhuriyeti bunu tartışıyor, Slovenya şu anda İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyi tartışıyor. Bizim mezhebimiz onlardan daha mı geniş ki biz böyle bir sözleşmenin tarafı olarak kalalım? Bir de üstüne üstlük İstanbul’da imzalandığı için adı da “İstanbul Sözleşmesi” olarak kaldı ne yazık ki. Bu da İstanbul’a sürülmüş bir lekedir. Dolayısıyla cinsiyet kırmızı çizgimizdir.
Günümüzde boşanma oranlarının artmasının sebepleri nelerdir?
Bizim coğrafyamızda evlilik problemli maalesef, eğri oturalım doğru konuşalım. Biz kolektif bir bilince sahibiz yani bireyci değiliz. Bireyi silen, hiçe sayan, tabiri caizse bireyi topluma feda eden bir anlayış üzerine kurulmuş bir yapımız var. Bunun avantajlarını gördük mü gördük. Fakat günümüzde artık ne yazık ki bu yürümüyor çünkü Batı’dan gelen ve bireyi ön plana alan akım bizi de etkisi altına aldı.
Ne yapacağız hocam, buna karşı koymayacak mıyız? Karşı koyamıyoruz… Artık bu rüzgâr herkesi etkisine aldı ve haksız da değil. Çünkü biz bu konuda aşırıya gittik. Osmanlı’nın son dönemlerine bakıldığında, Anadolu son derece ezildi; tebaa muamelesi gördü, ihmal edildi ve bu bir yıkımla sonuçlandı. Halbuki aynı döneme baktığımız zaman Avrupa bireyselcilik, bireysel servet edinme, bireysel hakların gelişmesi vs. buna bağlı olarak Rönesans ve Reform hareketleri ile bir yükselişin içerisindeydi ama onlar da abarttılar. Biz, bireyi topluma feda ederken onlar da toplumu bireye feda etti. Peki bu işin bir ortası yok mu? Evet, bu işin bir ortasını bulmamız lazım. Biz, her ikisini de önemsiyoruz; esasında atalarımız buna bir çözüm bulmuşlar: “Önce can, sonra canan” yani önce birey, sonra toplum demişler, bunu formüle etmişler. Ne bireyden vazgeçeriz ne toplumdan. Ne candan vazgeçeriz ne canandan… İkisi de ayrılmaz bir bütündür diyebilmemiz için öncelikle “can”ı var etmemiz gerekiyor. Fakat yine o Batı etkisi ile birlikte bireysellik çok fazla ön plana çıktı. “Can” çok fazla ön plana çıktı, “canan” ihmal edildi. Şimdi gençler evleniyorlar ama birbirlerine alışma süresi içerisinde birbirlerini çekemiyorlar, birbirlerine tahammül edemiyorlar. Evliliklerin önemli bir bölümü ilk bir sene içerisinde boşanma ile sonuçlanıyor zaten. Toplam boşanmaların yarısına yakını ilk beş yıl içerisinde gerçekleşir yani çiftler birbiriyle karılıp katılamıyorlar.
Peki bunun çözümü ne? Bireyselleşmeyi bir kenara mı bırakacağız? “Can”ı bir kenara bırakıp bireyi topluma feda mı edeceğiz? Başladım artık diyerek mutsuz giden bir evliliğin devamına kayıtsız mı kalacağız? Hayır, bu da hiçbir şekilde çözüm değil; bunun çözüm olmadığını da acı tecrübelerle öğrendik.
Burada bizim kendi modelimizi ortaya koymamız gerekiyor ki bizim gayet güzel bir modelimiz var. Allah’ın Resulü (s.a.v.) ile Hz. Hatice validemiz, Hz. Aişe validemiz… Yine Hz. Ali ile Hz. Fatıma validemiz hem birey olabilmenin hem de toplumu ayakta tutabilmenin “canan”ı da ayakta tutabilmenin en güzel örnekleri olmuşlardır. “Can” ve “canan” bu ikisi birbirine feda edilemez unsurlardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.