Gönüllerimiz Abluka Altında… / Ayçin Kantoğlu

7 Ekim’den sonra Gazze’de çok büyük bir katliama ve aynı zamanda Gazzelilerin kahramanlıklarına da şahit olduk. İki aydan fazladır geceli gündüzlü, küçüğünden büyüğüne bütün Filistin halkının onurlu ve hakkaniyetli duruşu bizlere “teslimiyet nedir, tevekkül nedir, Allah’ın rızası nedir” sorularını yeniden yanıtladı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Amerika’da, Avrupa’da, dünyanın her yerinde insanlar hiç olmadık bir şekilde, belki hiçbir zaman olmayacağı bir şekilde düşünerek mantıklı izah edecek vaziyet olarak İslam’a bir alaka duyuyorlar.
Bir İrlandalı sosyal medyaya bir video çekiyor ve diyor ki “Ben Müslüman oldum, her geçen gün daha da imanım artıyor. Allah’a kendimi daha yakın hissediyorum.” Kur’an-ı Kerim sipariş edenler, Filistinlilerin haline bakıp “Ya Rabbi, böyle bir insan, böyle bir topluluk nasıl olabilir, bu nasıl bir iman, bu nasıl bir inançtır, bu nasıl metanettir, bu nasıl vakur duruştur?” diyenleri görüyoruz. Gencinden yaşlısına Filistin’de büyük acılar çeken insanlar var. İnsanlar evlatlarını kaybediyor, anne babaları vefat ediyor, kendisinin de başına gelmedik işler kalmıyor. Çok kısa süre önce çok büyük bir afet yaşadık. Kaybedilen canlar var. Bunlar hayatın içinde olan acılar. Filistin’de olan acı o kadar fevkalade bir cihette tezahür ediyor ki ona bakıp etkilenmiyorsa zaten hakikaten o insan taş demektir. Buna ağlamayacaksa insan, bu hayatta neye ağlar? Kalbi yumuşatacak başka bir şey kalmıyor geriye.
Her zaman birtakım mezalimler ile insanlık soykırımlarla yüzleşti. Nitekim dünyanın başka yerlerinde örneğin Uygur Türklerinin de başına geldiği gibi o da ayrı bir hicran yarasıdır, yaşanıyor. Kötülük ve onun vücut bulmuş hali olarak İsrail’i düşündüğümüzde, bu kadar çocuğun katledildiğini ben ilk defa burada görüyorum. Çocukların canına kastedildiği korkunç rakamlar var. Tabii o bizim gördüklerimiz. Bir de bu zamana kadar bir 100 senede görüp bilmediklerimiz, duymadıklarımız var. Bu insanların bir kaydı yok ortada, vah gidene… Gidiyor da bir hesabı mı soruluyor! Uzun senelerdir hiç kimsenin hesabı sorulmamış bunlardan. Ve bunlar işi öyle azıtmışlar ki insanların organlarına, derilerine varana kadar yağmalamışlar. O yüzden olan hadiseler hiç böyle hafife alınacak, diğerleri ile kıyaslanacak, başka yerde de başka mezalimler var, onlarla mukayese edilecek türden gözükmüyor.
Filistin’de yaşananların kendi içinde de fevkalade bir hali var. Çocuklar tarafından özellikle ortaya konan vaziyet bir kitap, bir kâğıt, bir anlatı veya bir hikâye ediş, hakikate, söze, harfe döküş olmaksızın bir şey anlatıyor insanlara. Yüreği olanlar bu anlatıya duyarsız kalamıyorlar. Irkları, dinleri, dilleri ve meşrepleri ne olursa olsun onlar ayağa kalkıyorlar.
İsrail ve taraftarları bu soykırımı maskeleyebilmek ve gözden kaçırabilmek, başka şeyleri bunun önüne getirebilmek için her türlü numarayı da beri tarafa çekiyor. Ama çocuklar öyle bir kuvvet ki, haklılık öyle bir kuvvet ki siz ne yaparsanız yapın bunun önüne geçemiyorsunuz. Ve esasen bu cürmü işleyenler de sanmayın ki bir şeye kanarak yapıyorlar. Cürmü isteyerek yapıyor; yaptıkları işin ne olduğunu biliyorlar. Belki bu da lanetlenmenin başka bir tanımıdır. Bugüne kadar ben böyle bir şey görmemiştim. İlk defa şahit olduğumuz için bizde de bir şok etkisi yarattı. Tanımlama gücünü de daha önce onlara kaptırdığımız için meseleyi konuşurken bunların tanımlarına başvuruyoruz. O bir alışkanlık, onu kırmak zorundayız. O da yine dil ile Türkçeyle ilgili bir konu. Kendimize dönmek Türkçe ile aramızdaki bariyerleri kaldırmak ve Türkçeyi hakikatin tanımlanması hususunda kullanmamız gerekiyor. Gerisini ona bırakalım, Türkçe bunu yapar. Der ki mesela İsrail için “Kardeşim, o bir devlet değildir. O bir terör organizasyonudur.” Bunların yerleşimci dediklerine Türkçe der ki “Ben hakikate baktım, bunun karşılığı yerleşimci değil; yağmacı, hırsız.” gibi… Bizim adımıza o tanımlamaları Türkçe yapabilir. Yeter ki biz hakikatle yerleştirip kavuşturalım ve aradaki o zehirlendiğimiz kısımları atarak Türkçeye tabi olalım, böyle karşılıklı bir şey bulunabilir.
Gazze’de öldürülen masum ve çaresiz çocukların ahı kimin boynunun urganı olacak?
Çocuklar cihana bakıp izliyorlar, seyir halindeler. O bakışları görüyorsunuz, konuşamayanlar bile o dünyayı nasıl görüyorsa dünya o haldedir. Siz istediğinize inanın; isterseniz kendinizi çok dindar hissedin, isterseniz çok seküler hissedin, hakikat bir çocuğun gözünde akan, akseden şeydir. Hepimiz suçluyuz. Biz, olmamız gerekeni olamadığımız için suçluyuz. İsrail haddini aşıp olmayacak işlere kalkıştıkları için suçlu. Onlar onun hesabını tez vakitte öderler, koşarak akıbetlerine doğru gidiyorlar. Biz de kendi hesabımızı öderiz, sanmayın ki bizim de yanımıza kalır.
Biz kendi kimliğimizi koruyabilsek, ayakta olabilsek öyle Gazze’ye gitmemize de gerek kalmaz. Yani bir caydırıcı fonksiyonumuz olur inşallah. Allah bize o günleri bu vatanda, bu millette göstersin. Daha önce göstermişti, bizim böyle bir sancaktarlığımız, mazlumun yanında böyle bir abiliğimiz, analığımız vardı ve bu hâlâ var.
Çünkü Anadolu yıkılmış değil, istila ve işgal edilmiş değildir. Gönüllerimiz maalesef birtakım ablukalar altında. Onları yıkmamız an meselesi. Biz bir ayağa kalkar, şöyle bir ciğerimize havayı doldurur, nefes almaya başlarsak; şu derin uykulardan, narkozun etkisinden biraz kurtulursak tekrar aynı vazifeler bu milletin boynunda devam eder. Yok şayet yapmaz isek bilmek lazım ki Allah’ın kimseye ihtiyacı yoktur.
Cennet kokulu çocukların gözünden dünyaya bir daha bakmaya davet eden anlamlı sözleriniz var. Rim ile birlikte binlerce çocuğun acı hatırasının, yılın bir gün anılması ve tarihte yer etmesi için başlattığınız güzel bir çalışma var, 23 Aralık Dünya Şehit Çocuklar Günü. Bu düşünce nasıl doğdu?
Bu düşünce Ahmet Turan Esin’in bir makalesi ile başladı aslında. İnternetten ulaşabilirsiniz makalelere. “Lanet Çemberi 1 ve 2”.
7 Ekim’den hemen sonra yayımlanan makaleler çok çarpıcı, muazzam. Kendisi bir çözüm yolu öneriyor. Bu işin çözümü yine İsrail içinde doğan çocukların uyandırılması ile mümkün olabilir.
1) Bu işin haklılığını, haksızlığını argümente etmemiz gerekir.
2) Meseleye, çocuğun gözlerinde kalarak hâkim olmak gerekir.
Bir takipçi, Mehmet Rahmi Aktaş Hoca’ya, “Rim’in doğum günü 23 Aralık’ı şehit çocuklar gününe çevirelim.” dedi. Ona ait bir fikir ama çok benimsedik, bizim de içimize sindi. Kulağımıza ve kalbimize iyi geldi. Böyle bir işe giriştik. Bu nasıl yapılır, yolu yordamı nedir diye araştırdığımızda TBMM’nin daha önce 23 Nisan’ı çocuklara hediye olarak ilan etmesi gibi yine kabul ederse bir Dünya Şehit Çocuklar Gününü ilan etmesi olasıymış. Bir de UNICEF üzerinden yapabileceğimizi öğrendik. Bu bir prosedür ve zaman meselesi ama biz halk olarak bunu böyle kabul edersek sanıyorum dünyada Filistin’i destekleyen insanlar da bu fikri kolaylıkla destekleyeceklerdir. Devletimiz de Filistin’in yanında yer aldığına göre böyle bir fikri de ben TBMM’nin kabul edeceğini düşünüyorum. Eğer bu yapılabilir bir şeyse biz bunu kendi devletimizden talep ediyoruz. Bu konuda onlardan destek bekliyoruz. Halk olarak 23 Aralık’ın Rim’in doğum günü ve Dünya Şehit Çocuklar Günü olmasını istiyoruz. İnşallah bizim de uyanışımıza bir vesile olmuş olan gün şeklinde anmaya yad etmeye, ayakta tutmaya adamak istiyoruz.
Nitekim her şeyin bir günü olan bu dünyada herhalde anılmaya en layık olan o çocuklardır. Çünkü tek bir çocuğun katli bile onlarca, yüzlerce yetişkinden bana sorarsanız daha kıymetlidir ve daha değerlidir. Bir çocukla hiçbir şeyi mukayese edemiyorum. Bu dünyanın bir mirasçısı atanacaksa bunlar çocuklardır, yetişkinler değil. Yetişkinler kendi problemleri, kendi anlaşmazlıkları, kendi yükleri, kendi inançları üzerinden çocuklara bir fatura kesmeye kalktılar. Bunların vebali muhakkak ağır olur, inşallah bize kesilmez o fatura.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.