Çanakkale zaferi; ellerinin kınasıyla savaşa gönüllü katılan, henüz on beş bahar görmüş, Onbeşlilerin de içinde olduğu Aziz Milletimizin, o günlerin yokluk ve imkânsızlıklarına rağmen sahip oldukları inanç, vicdan ve nice köklü değerlerle yazdıkları varoluş destanıdır.
Anadolu topraklarında yaşam tarzı; değerlerle örülmüş Türk kültür ve medeniyetinin üzerine temellenmiş ve ortaya çıkan sosyal anlayışla da kuvvetli bir toplumun zeminini oluşturmuştur. Çanakkale Savaşı da, bu kuvvetli toplumun; zaferin tam da kendisi olduğunu ifade etmektedir.
Çanakkale Savaşı’nda gözlerini kaybetmiş olan asker Emin Çöl günlüğünde şöyle anlatıyor; “Cephede Erat kendi folkloru içerisinde kaynaşıyordu, türküler, şarkılar, maniler, destanlar, masallar, öyküler söyleniyor. Farklı bölgelerden gelen Mehmetçik arasında kültür alışverişi devam ettikçe, biz köklerimizin gücünden kuvvetleniyorduk.” (Emin Çöl. Çanakkale- Sina Savaşları, Ankara- Güryılmaz Matbaası, 1977-82.sayfa) Bu yazılanlar, kuvvetli zemin ve gönül birliği olduğunda dağlara yazı yazdıracak gücün de geldiğini gösteriyordu. O gün atalarımızın sahip olduklarıyla günümüz arasındaki farklılıklar olan “Değerlerimiz” yani önemli olup da bıraktıklarımız bize ne kazandırdı? Ne kaybettirdi?
Vazifem nedeniyle son zamanlarda, henüz 10-15 bahar görmüş çocuklarımız, gençlerimiz ve aileleri yoğun olarak yardım istemeye başladı. İstanbul’un farklı bölgelerinden, farklı okullardan… Bu okulların içerisinde İmam-Hatip Lisesi, Normal Lise ve İlköğretim Okulları da var. Muhitler, okullar farklı ancak şikâyetler benzer… Çoğunlukla ailelerin ilettiğine göre yardım alma isteği çocuklardan geliyor. Anneler üzgün, ortak olarak; “Odaya kapanıyor, yemek bile yemiyor, memnuniyetsiz, yüzü gülmüyor, evin içerisinde yabancı gibi, odasını toplamıyor, sınavlarda kaygıları arttı, evladımız elimizden kayıp gidiyor.” söylemleriyle geliyorlar. Daha ileri safhada kendi beden bütünlüğüne zarar vermeye yönelik girişimde olan gençler, ya da çocuğun/gencin arkadaşlarında bu tip girişimleri olup bunun sonucu oluşan travmalarla yüzleşen gençlerin sayısı da azımsanacak gibi değil. Gençler derinlikli olarak dinlendiğinde; kaygı bozukluğu belirtileri, odaklanma sorunları, cinsel kimliğin oluşumunda soru işaretleri, aile içerisinde ve dışında iletişim sorunları, aile arasında dahi yalnız hissetme ve anlaşılmadığını düşünmek, dini inançlarını sorgulama halinde oldukları da müşahede ediliyor.
Tüm bu belirtilerin ve sıkıntıların orta noktasında, yardım isteyen çocuklarımızda ortak bir adres var ki! O da K-Pop olarak adlandırılan Kore Pop müziği, sadece bu husus da değil; Kore müzik gruplarının üyelerinin aynı evde kaldıkları yaşamlarının izlendiği yayınlar, yine üyelerin yayınladıkları çoğunlukla +18 hikâyeler ki 15 yaşındaki çocukların rahatlıkla bu yayınlara girebildiklerini gözlemlemekteyiz. Yine +18 çizgi filmler, takip edilen onlarca grup ve odasını toplamayan çocuğun dahi Kore lisanını öğrenmek için çaba sarf ettiği gözlerden kaçmamaktadır.
Bu eğilim, on yaşındaki kız çocuğunda; “Sevdiğim K-Pop grubunun danslarını ödev olarak hazırladım, sınıfta sunum yaptım. Öğretmenim çok beğendi.” boyutunda olurken, 15 yaşındaki kız çocuğunda ise; “Tamam aynı cinsle âşık olmayı normal gösteriyorlar(olağanlaştırma), ben şarkı sözlerini dinledikten sonra kendime güvenim geldi, her konuda kendi kararlarınızı kendiniz verin gibi bir anlayışları var. Ben onları çok seviyorum, Korece’yi öğrendim. Sadece ben değilim, birçok arkadaşım var. Onlarla grup üzerinden haberleşiyoruz.” gibi söylemlerle sıklıkla gözlemlenebilmekte. Genel olarak incelendiğinde; dini ve cinsel sorgulamaların paralel seyir halinde ilerlediği de dikkat çekici, aynı zamanda ivedilikle üzerinde durulması gereken bir husustur.
“Ailem beni anlamıyor, internette veya müzik dinleyerek gruptan sevdiğim sanatçıların hikâyelerini okuyarak 10 saat odadan çıkmasam şikâyet etmem.” diyen çocuğun/gencin aksine anne ve/veya yakını; “Çocuğumuza tüm imkânları da sağlamış olsak mutlu olamıyor.” ifadeleri görüşmelerin ana temasını oluşturmakta… Genel olarak ailelerin baskısından şikâyet eden çocukların daha fazla içine kapandığı baskının ve sevgi eksikliğini oluşturduğu boşluk, çocuğun sosyal medya üzerinde tasarlanmış; değerlerle beslenmeyen temelsiz bir geleceğin kucağına doğru sürüklenmesine neden olmaktadır. Yaşam ve yaşamda karakterleri şekillenen çocukların, yaşam şekilleri önce aile ortamında sonra, toplumu da içerisine alan sosyo-kültürel ortamda şekillenmekte ve o çevrenin özelliklerini yansıtmaktadır. Kore dalgasının gençlerimize etkilerini incelemeye başlamadan önce, Güney Kore’nin tarihi ve kültürel alt yapısına bakmak önemli olacaktır. 19.yy sonlarında Güney Kore, Çin hegemonyası Japon kolonizmi ve son olarak da Kore savaşının etkisi altında kalmıştır. 1980 sonlarına kadar Kore kültür politikası batı kültüründen korunmak üzere organize edilmiş iken, 1988 de Seul Olimpiyatlarından sonra, Amerika’nın çok yönlü etkileriyle film ve televizyon endüstrisi alanında pazara giriş yapmıştır ve Güney Kore’nin popüler kültür (Hallyu) süreci başlamıştır. K-Pop’un içerisinde olduğu Hallyu projesi, tüm ürünleriyle Kore hayranlığı üretmekle kalmamakta, gençler üzerinde düşünceleri, duyguları, gündelik hayatı ve hayalleri yöneten bir etkiye sahip olduğu görülmektedir. Ülkemizde devlet üniversitesinde konuyla ilgili yapılan bir çalışmada katılımcıların verdiği bilgiler ışığında aşağıdaki bulguların elde edildiği görülmüştür;
K-pop sanatçılarının, giyim tarzı; renkli, havalı, farklı kesimlere sahip saç stili, renkli lens kullanımı, pahalı (yıldızlar) ve havalı (cool) giyim tarzı, özel tasarım aksesuarlar.
Yaşamsal anlam bağlamları: Orta sınıf yaşam biçimini ve değerlerini benimseme. Barışçıl, romantik ve Güney Kore Dalgası düşüncesine aşırı bağlılık. Kendilerinin farklı olduklarını gösterme/dikkat çekmek.
K-pop’un pozitif yönü olarak gözlemlenen; hayranların K-pop’u sosyalleşme aracı olarak kullanması, K-pop endüstrisinin katılımcılara manevi açıdan destek vermesi, hayranların K-pop’tan motivasyon ve ilham almaları, böylece kendilerini geliştirmeye yönlenmeleri.
K-pop’un negatif yönü olarak gözlemlenen; yıldızlara yönelik yapımcılar tarafından fiziksel ve manevi şiddet yapılması, yıldızlara yönelik cinsel şiddet, K-pop endüstrisinin tüketime yönelik olması, hayranlarda kendi kimliklerinden yabancılaşma ve yoksunlaşmaya itilmesi. (Aigul Zhanadilova -Mayıs 2019 T.C Sakarya Ün.)
Çalışmanın bulgularına bakıldığında K-pop günümüz madde dünyasının sahnesi konumundadır.
İçeriğinde İslami değerlere aykırı unsurlar bulundurmasına rağmen duygu pazarlamacılığı teknikleri ve popüler imaj çalışmalarını başarılı bir şekilde yürüten Hallyu projesinin, gelenek ve modernleşmenin yanında yeni bir psikolojik çatışma alanı oluşturarak gençlerin küresel değerlere angaje olmalarını kolaylaştırdığı sonucuna varılmıştır.
Hayran kültürü ve kültürel yakınlık kavramları üzerine inşa edilmiş olan teorik arka planda Kore dizileri, filmler ve pop müzikleriyle beraber geniş içerik üreten internet sayfaları, bloglar ve forumlar takip edilerek öğrenciler için masum bir boş zaman faaliyetinden bağımlılık durumuna gelmiş bir alışkanlığa dönüşmektedir. Batı güçleri askeri ve siyasi kanatla sınırlı kalmayarak farklı kültürleri sistematik olarak kendisine benzetme çabaları, geleneksel farklılıklar ve kültürel çeşitliliğin tek tipleşmeye doğru dönüşmesine sebep olmaktadır. K-pop grupları sadece bir müzik türü değil aynı zamanda bir inanç ve yaşam biçimini de temsil etmektedir.
Fan denilen hayran gruplarının, kendi aralarında selamlaşma seremonisinden, kendi anladıkları jargonlar ve ortak değerleri ile güçlü bir bağ oluşturdukları müşahede edilmektedir. Özellikle aile bağları zayıf, etkin iletişimin olmadığı, baskı gören 12-18 yaş grubundaki ergenlerde; yani fiziksel ve duygusal olarak hassasiyetleri olduğu bir dönemde K-pop gençleri kısa sürede kontrol altına alabilmektedir.
Sağlıklı aile ve arkadaş ilişkileri olmayan çocukların hayata dair kaygıları daha yüksek seviyelerde olabilmektedir. Bu durum, sözü geçen gruplar gibi etkilere daha açık hale gelmelerine neden olmaktadır. Ergenlik döneminde, ergenin arkadaşlık ilişkilerinde; ait olma ve değer görme isteği yüksektir. Özgüvenini geliştirmek ister, samimiyet, sadakat, iletişim becerileri genç için benzer derecede önem taşır. Aile ortamında ergenlik dönemindeki bir genç, sadece insan olmak yönünden saygı görmüyorsa, aile bireyleri arasında etkili iletişim yoksa bireysel ya da grup arkadaşlıklarında onay arayacak, bu mecralarda aktif ya da pasif baskı karşısında; kabul edilme, onaylanma ihtiyacı nedeniyle, reddedilme ve dışlanma korkusuyla; arkadaş ya da grup baskısına büyük oranda boyun eğecektir.
Günümüzde kendi evlerimizin içerisine baktığımızda; çocuklarımız onları yalnız bıraktığımız odalarında, ayaklarının altından kayan zeminde dengesini yitirip düşmemek için kendisine sunulan sahte ışıltılı “olumsuz yönleriyle hayat işlevselliğini etkileyen” farklı bir kültürün elinden tutmak zorunda kalıyor olabilir mi? Sanal ve kuralları belirsiz puslu bir savaşın cephesinde, bedeli kimliğini ve değerlerini yitirmek olan, geleceğinin sinsice elinden alındığı bir sarmalın içerisinde sıkışmış hissediyor olabilirler mi?
“Kültürleşme” kavramında; farklı kültürlere sahip grupların sürekli ve doğrudan bir ilişki içerisinde olmaları durumunda, “her iki kültürün” orijinal kültür özelliklerinde değişiklikler ortaya çıkar. Bu durum her iki kültür için de zenginleşmedir. Ancak, K-pop örneğinde ise daha çok “yumuşak güç” kavramının etkileri hissedilmektedir. Bu durum, ekonomik, siyasi ya da eylemsel müdahale içermemesi bakımından kaba kuvvetten ayrılmaktadır. Yumuşak güçte kaba kuvvetin aksine etkilenen tarafın rızası vardır; tam da bizim çocuklarımız da olduğu gibi… Kültürel bağlamda yumuşak güç, asimilasyon politikalarının ilk ayağı olarak görülebilir. Bu nedenle, K-pop’u yumuşak güç üreten kaynak olarak değerlendirebiliriz.
Küreselleşme ve K-pop konularını kapsayan bir araştırmada; “Kimliğin melezleşmesi” kavramı dikkat çekicidir. Melezliğin “kültürel süreç” olarak ele alındığını, melezliğin değerler sisteminin yerinden edilmesinin adı olduğunu iddia ederken, “değerler ve semboller sisteminin” hâkim söylemi destekleyecek eksende ya da onun paralelinde yeniden şekillendiğini vurgulamaktadır. Aksakal bu ifadeleri de içeren eserinde; “Kimliklerin bir şekilde iç içe geçme süreci, kültürel kimliklerin melezleşmesine yol açmaktadır.” şeklinde ifade etmektedir. (akt. Aksakal; 2014; 218)
Bu tanımlamalara bakıldığında K-pop’un çocuklarımız ve gençlerimiz üzerindeki etkisinin; değerler, dini temel ve cinsel yapılanmayla soyun devamı açısından çok dikkatle takip edilmesi icap etmektedir.
Küresel yapıda bunlar gerçekleşirken, Çanakkale Cephesindeki Atalarımızdan bugüne bizim “Ahlaki Amaçlılığımızda” ne değişti!!!
İçerisinde kültürü, ahlaki, dini melekeleriyle birbirine bağlanarak medeniyet kavramı oluşur ve “medeniyet kavramı”, kendi içerisindeki birlikteliği ve kendi içerisindeki “Bir’i” ifade eder. Aile içerisinde bireylerin ve toplumların huzur ve denge içerisinde olmasının Bir’liğe varmakla ilgisi bulunmaktadır. Aileden başlayarak insanların “bir arada olmak”lığı kültürel bütünlüğünü ve bir maksat bütünlüğünü, kısaca ahlaki amaçlılığı kapsamaktadır. Medeniyet kavramının başat görevlerinden biri toplumu toparlayıcı olmasıdır. Medeniyeti ifade eden sanatta, müzikte ve sinemada toplumu toparlayıcı değil de yıkıcı bir işlev var ise; o noktada medeniyetten bahsetmek imkânsız hale gelmektedir. Çünkü sanatta, müzikte, sinemada hatta aile bireyleriyle evlerinde merakla izledikleri reklamlarda dahi, toplumu besleyen kültür için zemin vardır. Bu nedenle son zamanlarda ekranlarda dizi, reklam ve sinema filmlerinde; makyaj yaparak, oje sürerek ekranlara çıkan erkek sanatçıların, yapımcıların, cinsiyet rollerinin belirlenmesinde ve sosyal öğrenmede bir nesle rol model olduklarının bilincinde olmaları önemlidir. Zira toplumların, aile biriminden başlayarak “sağlıklı aile” yapısıyla ve bununla bağlantılı olarak “sağlıklı bireylerle” ortak zeminde kaliteli yaşam sürmesi için gereken en önemli unsur sağlam zeminin oluşma aşamasıdır. Kültür kavramı, ahlaki anlamda bir gayeyi de taşır. Ahlaki amaçlılık yok ise, sadece teknolojinin olduğu mekanik bir yaşam oluşur.
Burada bahsedilen ahlaki amaçlılık, sadece çocuk ya da ergene dikte ettirilecek, “Bunlara uyulacak, uymuyorsan odandan çıkmayacaksın” denilen bir baskı aracı değil, bizzat çocuğun dünyaya gelmesini isteyen; ailesine topluma ve yoluna faydalı bir birey yetiştirmek istiyorum diyerek ebeveyn olan bireylerin ve bakım verenlerin kendilerine uygulayarak “insan olabilmeyi” çocuğuna örnek olarak anlatması ve çocuk, ilk sosyal öğrenmeyi evinin içerisinde alması sağlam bir zeminin oluşabilmesi için elzemdir.
Gençlerimizle yaptığımız sohbetlerde, hayatta ve ailede derin bir boşluk ve yalnızlık hissettiklerinden söz açıyorlar. Ailelerine kendilerini kolay kolay beğendiremediklerinden, eleştirildikçe kendilerini anlatamadıklarını anladıkça susmanın ve odadan çıkmamanın yaşadıkları süreci kolaylaştırdığını öğrendiklerini ve tarifsiz yalnızlıklarını müzik dinleyerek, müziklerini dinledikleri sanatçı ve grupların hikâye paylaşımlarını takip ederek kendilerini daha rahat hissettiklerini “en azından bizi kabul eden birileri var” diyerek paylaşıyorlar. Ve ekliyorlar; “Hocam biliyor musunuz? Önceleri sadece ben böyleyim zannediyordum. K-pop gruplarında benim gibi baskı altında olan ve yalnız hisseden o kadar arkadaşım var ki hatta ve hatta gruptaki sanatçılar da kendi yapımcılarından baskı ve şiddet görüyorlar, onları daha da çok seviyorum.” diyerek empati kurmaya çalışarak hatta en tehlikelisi küresel sektör tarafından suni oluşturulmuş sanatçılarla duygusal bağ kurarak açıklamaya çalışıyorlar. Çocuğun/ergenin bağlandığı nesneyle ortak zemin bulması bunun duygusal nitelikte olması bağın daha da sağlamlaşmasına aile ve toplum zemininin ise kaymasına yol açmaktadır.
İnsan bir ahlak kişisidir, değerlerle betimlenir.
Eğer, bir yetişkinin veya çocuğun/ergenin zihninde davranışlara da yansıyan ve alışkanlık haline gelmiş değer bilinci yok ise; öylesine yaşanan bir yaşamda ezberleri tekrar ediyorsa, yani mekanik oluş halindeyse, bu hal kişinin yaşamının kimin veya kimlerin menfaatine hizmet eder mutlaka düşünülmelidir.
Sohbetlerimizde; gençlerimize, çocuklarımıza o şarkılarda neyi beğeniyorsun, senin neye ihtiyacın var diye sorduğumda gelen cevaplardaki cümle dizgileri farklı olsa da özde tüm gençlerde aynı noktada yoğunlaşma var şöyle ki; “O kadar yalnız hissediyorum ki, o kadar anlamsız geliyor ki, ailem var ama bir şey paylaşamıyorum, bana kendi uygulamadıkları veya uyguladıklarının manevi özünü bilmedikleri şeyleri uygulatmaya çalışıyorlar, sanki – mış gibi bir dünyadayım, annem, babam yüzüme bakmıyor baktığında da gözlerindeki soğuk “gönlümün sıcağını alıyor”! Kendime zarar vermeyi düşündüm, sonra bu şarkılarda yalnız olmadığımı gördüm. Onlara da eziyet ediliyor, kendime benzetiyorum onları.” diyerek bağlantı kuruyorlar.
Görüşülen çocuklarda, K-pop tanışmasının yaş sınırının, 10 yaşa indiği görülmektedir. 10 yaşındaki çocuğun taklit yoluyla gruptaki sanatçının hareketleriyle sunum hazırladığı, saçlarını sanatçıya benzemek için boyattığı, henüz içerik olarak benimsemese de ciddi bir sosyal öğrenmenin aşamalarından geçildiği görülmektedir.
Derinlerde olanın mahiyeti incelendiğinde; toplumun en küçük birimi ailelerin ebeveynlerinden çocuklarına kadar her bireyin insan olmaklıkla ilişkisine bakıldığında; değer kavramı ile ilişkide olunduğu zaman mana boyutuyla daha fazla bağlantıda olmak anlamına geldiği düşünülür. İnsan olmak durumunun, belli değerler dahilinde kendini gerçekleştirme olacağı söylenebilir.
Ancak değerlerle ilişkimizin manaya görünüşte daha çok bağlanmış gibi görünse de kurduğumuz ilişkinin daha çok maddeyle kurulmuş bir ilişki boyutunda olması sonucu; sanki manaya bağlanıyormuş gibi görünen, maddeye çok fazla önem veren insanların sayılarının arttığı ve bunun yanında aslında manayı da madde statüsüne koyduğumuzu fark ediyor olabilir miyiz? Değerle ilişkimiz madde boyutunda olunca, insan olmakla ilgili değerlerden ve mana âleminden de uzaklaştığımızı görüyoruz diyebilir miyiz?
Bu önemli noktalardan hareketle; aile içerisinde sanki manaya bağlıymış gibi görünen ebeveynlerin, insan olmaklıkla ilgili kendi yaşamlarında tecrübe edemedikleri mekanik bağlantılar nedeniyle anlamın davranışlara yansımadığı, çocuğun ilk sosyal öğrenmesini gerçekleştirdiği ebeveyn olarak değil de keskin yasaklar getirerek çocuğa dikte ettiren ya da çocuk üzerinde tahakküm kuran ebeveyne dönüşmektedir. Bunun sonucu olarak genci fiziksel olarak evinin içerisinde olsa da, manevi olarak boşlukta ve yalnız hissetmesi sonucu çocuğun/ergenin mana boşluğundan faydalanan çocuğun zeminine zarar verecek uygun olmayan etkilere doğru itebilmektedir.
Çocukta/ergende, tedirginlik ve korku, güvensizlik, ne olacağını bilememe durumu onları kaygı bozukluklarının tam da içerisine bırakıyor. Bu durumda iken sınavlara giren çocuklarımızı düşünün, sizce zihinsel performanslarını kullanarak, kolaylıkla derslerine odaklanarak kaygılanmadan sınavlarda sonuç alabilirler mi? Son yıllarda, annelerin babaların; “Çok başarılıydı ama sınavlarda bayılacak duruma geliyor.” dediği çocuklar zeminlerinde sallantı hisseden çocuklar olabilir mi sizce?
Bu kayma elbette ki jeolojik bir kayma değildir, insanı insan olarak ayakta tutan, insani değerler bakımından yaşanan bir kaymadır. Eğer zihnimizde değer bilinci yoksa öylesine yaşayan değerlendirmeden her gelen müziği dinleyerek her gelen dizinin müptelası oluyorsak, kısaca ezberleri tekrar ediyorsak tüm bu anlatılanları anlamamız mümkün değildir.
Cepheye gidecek yetişkin kalmadığında henüz on beşinde tüfek kuşanıp şüheda olmuş bir aziz milletin manevi evlatları olarak yabancı bir kültürün içerisine sürüklenecek kadar, çocuklarımızı, gençlerimizi yalnız, sevgisiz bırakmak reva mıdır?
Tam da irfani kültürümüzde olduğu gibi, aile içerisinde ve dışında değeri değer olmak itibariyle; oluşmakta olan olaylar içerisinden irdelenmeleri, değerlerin daha derinden anlaşılmasını sağlayabilecektir. Bu durum ailelerin tekrar aynı masanın etrafında toplanması ve aile olmayı hatırlamasıyla başlayacaktır. Bu hatırlama, sohbet ederek, şefkat duyarak ve sevgisini hissettirerek gerçekleşecektir. Zaman, modern zamanın ezber ve alışkanlıklarını bozma zamanıdır. Akıl, vicdan kavramları ve bu kavramların ahlak ve hukukla ilişkisi konusunda her birimiz dışarı değil önce kendimize soru sormaya başlamalıyız. Değerlerin oluşturduğu insanın, insan olmak bakımından hakikatinin zeminini sağlamlaştırmalıyız.
Çocuk ve ergenlerde, sosyal öğrenmenin cinsel kimliğin oluşumundaki etkisi düşünüldüğünde ailelerin birlikte yemek yedikleri zaman dilimlerinde ve sonrasında reklam, dizi, sinema, eğlence programı içeriklerinde son zamanlarda makyaj yapmış, ellerine oje sürmüş erkek oyuncuların yoğun olarak gösterildiği dikkatlerden kaçmamaktadır. Sözü geçen program formatlarının yabancı kaynaklı olup olmadığı, yapımcıların erkek oyuncuları böyle gösterme nedenleri ivedilikle araştırılmalıdır. Çocuğun/ergenin, ergenlik sürecinde fizyolojik ve mental yapısı gelişme halindedir. Sağlıklı rol modellerle desteklenmelidir. Çocuğu ve/veya ergenin algısını, düşüncesini ve davranışını etkilemek o çocuğu hürriyetinden alıkoymaktır ve 18 yaş öncesi bu çocukların hürriyetlerinden alıkoyulma nedenlerinin suç niteliğinin araştırılması icap etmektedir. Televizyon dizi, sinema, klip ve reklamların bu gözle tetkik edilmesi günümüzde elzem olmalıdır.
Ayrıca çocuklarımızı, ergenlerimizi teslim ettiğimiz eğitim kurumlarında; bazı din dersi öğretmenlerinin müfredatta olmadığı halde eşcinsellikle ilgili ders verdikleri ve 15-16 yaşında çocukların zihnine bu kavramları yerleştirdiklerine maalesef şahit oluyoruz. Diğer tarafta cahillik statüsünde yapıldığına inanmak istediğim bir başka hatalı uygulama; Peygamberimiz (S.A.V.) döneminde eşcinselliği soran öğrenciye, hocanın soruya cevaben; sahih kaynak olmadığı halde rivayete dayanarak uygun olmayan, hatalı bilgilendirme yapması, öğrencinin hayatını derinden etkilemektedir. Din öğretmenlerinin durumun ciddiyeti konusunda bilgilendirilmesi, liyakatinin olmadığı konularda görüşme yapmamaları, dönüşsüz hasarları önleyecektir.
Çocuğun zararına olan bu uygulamalar ancak; ailelerin farkındalıklı olması sonucunda tespit edilebilir. Ancak uygulamanın yerine ikame edecek bir durum geçmeden aniden kesilmesi veya yasaklanması da ciddi/hayati sorunlar oluşturabilir uzman kontrolünde çalışma yapılmalıdır. Çocuğa zarar verecek bir durumun psikoterapi seanslarında ortaya çıkmasına kadar geçen sürede çocuğun zarar görme oranı yüksek olabilir.
Sonuç olarak; değer yitimi, hakikat ve insan olma hakikati bakımından kendimize yabancı olduğumuz, insan olmaktan düştüğümüz bir yerdir. İnsan, insan olma mahiyetinden düştüğünde maddeperest bir hale dönüşecektir. Maddeperest bir canlıyı kolaylıkla şekillendirip, farklı farklı fonksiyonlarda ve zeminlerde kullanabilirsiniz.
Tam bu noktada insan varlığı olarak aczimizin farkına varmak bizi daha derin düşünmeye itecektir. Günümüz şartlarında gençlerimiz için; onların psikolog seanslarına taşınan kaygılarında, cinsiyet rollerinin sağlıklı oluşmasında, geleceğe dair umutlarının canlılığında, günün ve geleceğinin sorumluğunu almalarında, atalardan gelen zengin kültürü yeni’nin sağlıklı işlevsel olan bilgisiyle harmanlayarak geleceğin değerlerine sahip çıkan neslini inşa etmelerinde; kendini zaaflarına kaptırmayan, kendini asli değerlerle fark eden insan varlığına ihtiyacımız bulunmaktadır.
Bu sebeple, bencil olmadan “ben” olmamız, daha sonra birlikte var olmamız gerekiyor; önce ailede sonra da toplumda. Dolayısıyla unutulmaya yüz tutan aile içerisindeki birlikte yaşama kültürünün, edebinin saygısının önemli bir değer olduğunu hatırlamamız ve canlandırmamız günümüz, geleceğimiz için en önemli adımken, yan odadaki Onbeşlileri; K-pop konusunda uyandırmak, vatan toprağını, içindeki evlatlarla birlikte bize emanet eden eli kınalı Onbeşliler’e de vefa borcumuzdur.
Atalarımızın ruhları şad, geleceğimiz olan evlatlarımızın yolu aydınlık olsun…
Sonsuz sevgi ve hürmetle.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi
