Gecenin bir yarısı idi. Uyandım. Ahiret ile aramda mesafelerin neredeyse hiç kalmadığı huzurlu bir hissiyat içinde uyandım. Oraya geçmek için uyanmış gibiydim adeta. Tatlı bir his, bir duygu diyelim. Giyinip işe gider gibi bir doğallıkla, gitmekle kalmak arasında bir tereddüt yaşamaksızın, önüme çıkan bir fırsat gibiydi. Yaşadığım şey, ölüm korkusu değildi. Sevinç içindeydim. Ahiret ile ilgili bir rahatlık hissi içindeydim. İçimde ahireti hissettim diyebilirim. Durumdan hiç rahatsız değildim. Doya doya yaşadığım bir ândı ve ben sadece o ânı yaşıyordum. Bu duyguyu açıklamak biraz zor… Gitmek için özel bir talebim yoktu, bu duygu içinde uyanmıştım ve zaten dünyadaydım. Ahirete kendi içimde yüklediğim öğrenilmiş anlamlar nedeniyle bu durum beni mutlu etti. O an, ölmek düşüncesinden korkmuyordum ve huzur içindeydim. Bir ahiret neşesi gibiydi… Zaten bu huzur içindeyken korku hiç aklıma gelmemişti. Bu psikoloji içinde dahi, bedenimin, gecikmiş yatsı namazını kılmakta zorlandığını hissettim. Vaktinde kılınan namazın daha kıymetli olduğunu insan buradan da anlıyor… Bu kadar dertli bir dünyada “ahiret de koşa koşa istenebiliyor demek ki” dedim kendi kendime… Bu ne güzel ve huzur dolu bir duyguydu… Dünyada yaşayan bir insan için çok güzel bir teselli idi. Umarım kalıcı olur, çünkü tadı hala damağımda… Aslında önemli olan, buna benzer nice güzelliklerin var oluşu ve bizim bunlardan hiç haberdar olmamamız… Demek ki bir taraftan yola devam edeceğiz, bir yandan da lale gibi boynumuzu büküp o güzel tecellileri bekleyeceğiz… Yani nefesleri sayarak ölümü beklemeye gerek yok… Ne veriliyorsa onu almak için çabalayacağız. Bu güzel duygu anlatmak istediklerimiz bakımından şimdilik cebimizde dursun…
Dertli bir dünyada insanı rahatlatacak şey, böyle güzel teselliler olsa gerek… Bir rüya gibi yaşadığımız bir dünya… Çevremizdeki herkes ve her şey, hem zihnimizdeki sahne oyuncuları ve birer dekor hem de gerçek… Yine de engel olamadığımız bir uyku hali gibi dünya… Uykuların özelliği geçici oluşu… Yeme, içme, üşüme, titreme, acı duyma, zevk alma ve hissetme dışında, zihnimizin içine yerleşik değer arayışları ve hakikat alanları var ama kalbimizle doyuyoruz ancak. Tatmin olmak denen şey, ancak kalp ile hissedilen büyük bir huzur ve itminan hali… Fizyolojik olarak belli desibellerde sesleri duyuyor, belli dalga boylarında görüyoruz. Zekâmız sınırlı, ruhumuz ise yüce ve engin… Kesin olan bir şey var ki, sahnedeki oyunculardan sadece biriyiz… Kendi gözümüzde, kendimize yüklediğimiz anlam kadar varlık alanımız var. Ama bu varlık alanı gayet öznel ve bizi biz yapan şeyin ta kendisi… İrademiz nedeniyle hem dünyada hem ahirette sorumlu olduğumuz bir dünya bu. Malumunuz, hiç kimse, bir diğerinde alacağını bırakmak istemiyor. Hakkımızı alamayınca üzülüyoruz. Nereye gidersek gidelim iyi yaşamak istiyoruz. İncinmek istemiyoruz, çünkü insanız… İnsan gerçek manada her şeyin farkında. Sadece hayata tutunma ve aldanış biçimleri farklı…
İslam’ın insana kurduğu gerçek bir dünya var. Bu gerçekle olan bağımız, insan olma yolunda bizi var ediyor. Unutulan ve unutturulan şeyler, insanın en büyük handikabı. Günümüzde ise modernizm ve Batı ile kendi öz değerleri arasında sıkışıp kalmak bir kader değil. Ne yazık ki, bugün problem kabul ettiğimiz pek çok hadisenin kaynağı Batı… Bunun çok da tartışılacak bir tarafı yok. Ama çoğu zaman büyük kaleler kendi içinden yıkılır. Batı da bu anlamda kendi kendini tüketiyor ve belki de yeniden imar ediyor… Burada önemli olan Müslümanların ne olmak ya da ne yapmak istedikleridir… İslam dünyasının problemleri Batı’dan bağımsız değil ama kendini bulmamaktan kaynaklanan açmazları hiç de az değil… Bugün bu büyük yüzleşme problemi, yeni bir çağın kapılarını aralamakla eşdeğer görünüyor. Çünkü kitleler halinde büyük hadiseler yaşanırken, ahlaken boğazına kadar pisliğe batmış bir tablo var önümüzde… Bugün sarsılmış ve örselenmiş bireylerden oluşan bir dünyada ahlakî bir toplumsallıktan bahsetmek çok ama çok zor… Hayatın içi artık iğrenç karelerle dolu ve bu büyük keşmekeşin önüne geçilmesi mümkün görünmüyor. Özünde değerlerini koruyanlar, birbirine iftira atanlar, her türlü rezaleti işleyip dürüstlük pazarlayanlar; hepsi bir arada yaşıyor. Kimin kimden ibret aldığına kimin kimi örnek aldığına dair somut bir veri de yok… İnsanlar doğru dürüst kendilerini koruyamadıkları gibi, koruyanların durduğu yer yalnızlık duygusuyla malul. İnsanların birbirinden habersiz bozuldukları bir ortamda, kendilerine değer addettikleri şeylerin aşındığını ya da aşındırıldığını düşünürüz. Üzüm üzüme bakarak kararıyor…
Son yıllarda ortak muhafazakâr bir algının kalmaması çok ilginç değil mi? Fikirlerin ve hakikatin atomize olduğu bir kış yaşıyoruz adeta, savunmasız sığınaksız… Herkesin ayağının kaydığı bir zemin var… En güvenilir değerler sahipsiz bırakılmış ve toplumlar adeta bu değerlere sırtını dönmüş… Hadis inkârcıları, mezhepsizlik, küfür, livata, fuhuş ve zina, kumar, karaborsa, dünya hırsı ve sömürü düzeni almış başını gitmiş… Allah korkusu yok… Peygamber sevgisi ve edebi yok… İlme itibar, doğruyu bulacak ya da bulduracak sağduyu yok… Tebliğ ruhu ve bilinci kalmamış… Her yerden fiilen bir post modernizm yağıyor tepemize… Psikolojimiz bozulmuş, huzur yok, ümit yok, tövbe yok, hikmet yok, ahlak yok… Ama fıtraten doğal olarak çok büyük bir ruhi açlık var… Yaşadıklarımız, kimin neye talip olduğuyla ilgili…
Kara tablolar çizip ümit yazısı yazmak hiç kolay değil… Ama doğru fotoğraflar çekmek ve usulünce hatırlatmak da bir görev… Hayal âleminde yaşamıyoruz ve yaşadıklarımız gerçek… Hayatı hangi dille okuyor, hangi gözle görüyorsak hayat insanı öyle yönlendiriyor. Önemli olan doğru sorular sormak ve doğru sorulara doğru cevaplar almak… İhsan Fazlıoğlu’nun deyimiyle; “Sahici insanlar sahici sorular sorarlar ve bu onlara sâdık ve müstakîm yollar açar.” Önümüzde bütün yolların son peygambere çıktığı bir hakikat var. Biz buna “İslam” diyoruz. Elmalılı Hamdi Yazır bunu “Bütün yollar kapalı, sadece Hz. Muhammed’in (s.a.v.) yolu açık.” diye ifade ediyor. Günümüzde ise o yüce Peygamber’i (s.a.v.) layıkıyla sevmeyeceksek kimi seveceğiz, niye seveceğiz!..
Bu anlamda kelaynak kuşu gibi türeyen “hadis inkârcıları” acaba bu topluma, millete ve kendilerine ne denli zarar verdiklerinin ve hatta kendilerini aidiyet olarak nasıl hissediyorsalar bindikleri dalı kestiklerinin farkındalar mı acaba? Yarın mahşerde Hz. Peygamber’in (s.a.v.) nur cemaline nasıl bakacaklar… Kur’an’ın yarısı “Allah ve Resulü” kavramı ile dolu iken sadece hadisleri ve Sünneti değil, Kur’an’ı yanlış anlamanın vebalini “Kur’an adına” nasıl taşıyacaklar!.. Tüm İslam dünyasına “ayar verme” ahmaklığından ne zaman vazgeçecekler?..
“Ateist olmak” artık her nedense popüler kültürde “mezeliğe teşne olmak” gibi bir anlam taşımakla eşdeğer bir hale geldi. Her nedense misyonerlerle aynı soruları sormak tam bir ateist moda gibi… İslam’ı bilmeden ya da öğrenmeden ve güncel kodlarıyla evrensel anlamda nice toplumsal ve bireysel yaralara merhem olmasını görmezden gelerek İslam hakkında ileri geri konuşmak nasıl bir duruş ve ahlaki yılışıklık acaba? Sosyal medyada “nalına da mıhına da vurarak”, önüne gelene “giydirmek” nasıl bir tatmin, sormak lazım!.. Evrensel algıda hiç mi hiç yeri olmayan bu insanların Türkiye’de mal bulmuş mağribi gibi meydanı boş bulmuş zannetmeleri gerçekten çok ilginç…
Tertemiz bir inanç, nezih bir itikad, ancak İslam’ın sevgi ve merhamet dolu sinesinde mümkün. Bu sıcaklığı hissedemeyenlerin bu kafa karışıklığı ve sevgisizlikten medet ummaları, ne psikolojik açıdan ne toplumsal açıdan onları makul ve mantıklı bir düzlüğe çıkartmayacaktır. Hz. Peygamber’den (s.a.v.) 1400 küsur sene sonra O’nun doğum günlerinde milyonların bir araya gelmesi ve dua etmesi ancak İslam’ın hakiki din oluşu ve bereketi ile açıklanabilir. Tüm zıt durumlara ve zorluklara rağmen bu böyledir. Hiçbir şeyden ders ve ibret almayanlar hiç olmazsa bundan ders alsınlar demekten başka bizler için emin ve güvenli yol İslam’ı layıkıyla anlamak ve yaşamak, gerçek anlamda ahlaken örnek olmak, sağlam fikirlerle İslam’a ve insanlığa hizmet etmektir. Gaybe imana kafası ve kalbi basmayanların inanç vadisinde hiçbir hükmü olmaz. Allah’ı (c.c.), ahireti, melekleri bu dünyada görseydik bunun adı “iman” olmazdı zaten. Müslümanların 100-150 yıllık macerasına bakıp kafalarındaki “küçük fotoğrafı” galibiyet sananlar, çok değil 21. yüzyılın içinde büyük bir hüsrana uğrayacaklardır. Tüm galip ve mağlup durumlar için bu geçerlidir ve dünya sadece bizden ibaret değildir. Allah’ın nice bilmediğimiz aslanları, hak âşıkları, yürek ve akıl taşıyanları, orduları vardır. Biraz sıkışınca sahayı terk etmek, ancak ümit fukarası acizlerin işidir. Büyük bir ümit ve içi dolu bir gayretle yola devam etmek hem imtihan sırrına hürmet hem de vazgeçilmez yaşam biçimimiz olmalıdır vesselam…
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi
