Biz ölçü ve rakamlardan ibaret değiliz
Biz kefenlenip cenaze namazı kılınıp defnedilmesi gereken birer kadavrayız
Biz müjdeleyici hayalleriz, biz harabeye dönen evleriz
Biz yaprakları yaz aylarında dökülen sonbahar, çiçekleri hiç açmayan ilkbahar
Biz yağmurun yağmadığı kışız
Biz sesi yeryüzünde değil, gökyüzünde duyulan insanlarız
Biz bu yıkımların ortasında barışız
Biz halay, mutluluk, kefiyeyiz
Biz insanları rahatsız eden haberleriz
Biz duygusunu kaybetmiş bir dünyanın duygularıyız
Biz yolu Kudüs’e çıkan bir milletiz
Biz tek başımıza Hz. Muhammed’in ümmetiyiz
Zaten bir yıldır tek başımıza değil miyiz?
Gazzeli küçük bir kız çocuğunun dillerinden dökülen bu sözler, kalplerde büyük bir yankı ve ardından hiç sönmeyecek bir yangın bırakıyor adeta. Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada duyduğum bu sözler şiirden çok öte bir yerde, hedefi tam ortadan vurarak kalbe ateş kıvılcımları savuruyor. Durdukça alevlenen ve çoğalan, hiç bitmeyen ve bitmeyecek olan bu yangın ancak uyanabilirsek kontrol edilebilir bir hale gelebilir. Fakat acısı her nefeste gırtlağımızı yakacak bir dumanı kalbimizde hep tütsüleyecektir. Nitekim Sezai Karakoç’un “Yüreği soğuyanın savaşı biter.” sözü günümüz Müslümanlarının neden bu hale geldiklerinin özetler nitelikte. Herkesin bir başkasının sağırı, kendinden başkasını görmeyenin körü olduğu bir yozlaşmanın, ahlaki değerler kaybının, manevi dinamiklerimizden uzaklaşmanın sonucu; bu zulmün gözler önünde yapılmasına kayıtsız kalmak garipliğine kapılmaya zemin hazırlamıştır. Özel bir anlayışın sözlere yansıması olan bu şiir, gökyüzünün tüm basamaklarını teker teker çıkarak zirvede olan bir seyredilişin resmidir. Perdelerin kalktığı, görünenin ötesindeki hakikattir.
Dünyanın acımasızlığını dile getiren Gazzeli küçük bir kız çocuğu, içindeki iyiliği, iyimserliği, dünyanın tüm bu zulmüne ve kötülüklerine rağmen kaybetmiyorken bizlere kendimizle yüzleşmeyi, kalbimize doğru bir yolculuk yapmayı, manevi krizimizin, Gazze’yi geçiştiren nefislerimizin sebepleri üzerinde durmayı ve onarmayı hatırlatmıyor mu? Nefs ve şeytanın insana verdiği zarar ve kaybediş ancak bu dünyada fark edilip telafi etme gayretine girilirse bir kurtuluş ve hakikati anlama kabiliyeti ve yeteneği oluşabilir. Kendimizle yüzleşmek, içimizdeki iyiliği ve kötülüğü tanımak, bu doğrultuda adımlar atmak sürecini geçirmemek lazım. Çünkü imtihanda olduğumuz bu dünyada nefs ve şeytanın insanı oyaladığı, inandırdığı ve aldattığı dalalet yolu da bir gün sona erecektir. Yani ölüm iyiyi de kötüyü de yakalayacaktır. İnsan, ne kadar uğraşsa da bu dünyada kalıcı olamayacaktır. Fakat insanoğlu, bu geçiciliği fark etmektense, dünyadaki kısa ömrüne anlam katmaya çalışırken yanılgıya düşmektedir. Para, makam, güç, şöhret… Tüm bunlar birer geçici süslerden başka bir şey değildir. İnsan, bir noktada ruhunun suskunluğunu hissetmeli ve yaşadığı dünyanın ötesine bakabilmelidir. Peki, insan bu dünyada nasıl yaşamalıdır ki her şeyin ötesine geçip gerçek anlamı bulabilsin?
Aslında çok zor bir durum değil. Bugün Gazze’de yaşanan soykırımın kabullenmezliğini yaşayan ve isyan eden bir grup insan hâlâ dünyanın dört bir yanında sesini duyurmaya çalışıyor. “Ülkem savaşmıyor, ülkemin yolladığı silahlarla bebekler öldürülüyor.” diye feryat eden ruhlar var. Dünyanın her köşesinde, zulüm ve ahlaksızlığa karşı sesini yükselten, vicdanının sesini dinleyen sayısız insan bulunuyor. Bu insanlar, farklı inançlara mensup olsalar da ortak bir paydada buluşuyorlar: İyilik, adalet ve hakikat arayışı. Bu kavramlar, insanın doğasında var olan bir arayışı, bir özlemi ifade eder. Hakikat arayışı, insanı yanılgılardan korur ve doğru kararlar vermesine yardımcı olur. İnsanın içinde iyilik ve güzellik adına ufak bir kıpırdama olması bile yetecektir belki de. Çok büyük, muazzam işler yapması gerekmiyor hakikati bulması için. Sosyal medyada paylaşım yapan genç bir kız “ Tanrı’nın bana doğru yolu göstermesini istedim. Kur’an okudum ve Müslüman oldum” diyor. Gözyaşları içerisinde İslam’la şereflenmenin mutluluğunu yaşıyor. İstemek ve bu arayışta olmak yetiyor, Allah imkân veriyor, yardım ediyor, merhamet ediyor. Allah’ın yardımı hep kullarının üzerindedir. İnsan dünyada başına gelen her şeyi sadece bir olay olarak değil, birer imtihan ve uyarı olarak görmelidir. Eğer kişi, hayatını sadece dünyevi kaygılarla ve arzularla şekillendirirse, asıl varlık sebebini ve nihai amacını kaybetmiş olur. Bugün dünyadaki bu zulmü sorgulayan vicdanlı insanların bu kıpırdanmaları, ruhundaki hakikat arayışını devreye sokup, İslam’la şereflenmeyi nasip edecek kadar etkili oluyor. Allah’a yönelen kalpler artık daha heyecanlı ve mutlu atıyor. Hâsılı dünya, geçici bir alandır ve nihai huzuru ancak Allah’a yönelmekte bulabiliriz.
Ne demiştik iyilik, adalet ve hakikat arayışı… İyilik, insanın içinden gelen, başkalarına karşı iyi niyetli, yardımsever olma arzusudur. Empati, hoşgörü, merhamet, hayırsever olmak gibi değerlerin oluşmasını sağlar. Adalet ise İslam dininde sadece hukuki bir kavram değil, aynı zamanda ahlaki bir değerdir. Adaletli olmak, bir Müslümanın en önemli vasıflarından biridir. Zulmün ve haksızlığın panzehri olan adalet, insanların birbirleriyle olan ilişkisini düzenleyen ve toplumları ayakta tutan, olmazsa olmaz bir niteliktir. Adalet, yalnızca zalimlikten kaçınmak değil, aynı zamanda her şeyin yerli yerine konulması, hak sahibine hakkının verilmesi anlamına gelir. Bu, bireyler arası ilişkilerde, toplumların yönetiminde ve Allah’a karşı olan kullukta da önemlidir. Yani Allah’ın çizdiği sınırları takip ederek O’nun emirlerini yerine getirmektir. O’na olan sorumluluklarımızı yerine getirmek, doğru niyetle ve samimiyetle ibadet etmektir. Adalet, hakkın ve doğru olanın üstün olduğu bir yaşam biçimidir. İslam’da adalet ile hakikat arasında sıkı bir ilişki vardır. Eğer insan hakikati bulur ve ona göre yaşarsa, o zaman adaletli olur. Adalet, toplumu sağlam temeller üzerinde tutan ve bireyleri Allah’a yaklaşmaya yönlendiren bir güçken; hakikat, bu temelin doğru inşa edilmesini sağlayan bir ışık gibidir. Adaletin, insanın vicdanına, aklına ve kalbine hitap eden bir erdem olduğunu unutmamak gerekir. İnsanlar, hakikat arayışını bir yaşam biçimi haline getirdiğinde, gerçek anlamda adaletin hüküm sürdüğü bir dünya kurma yolunda önemli bir adım atmış olacaktır. İslam, her bireyin bu yolda çaba sarf etmesini ve doğruyu bulmak için sürekli bir içsel arayış içinde olmasını tavsiye eder.
Bugün dünyadaki adalet arayışı, hakikate götüren en önemli yolculuklardan biri olmuştur. Adaletin tesisi Allah’ın rızasını kazandıran, insanları huzura kavuşturan bir yoldur. İnsanlık, adaletin eksik olduğu, zulüm ve eşitsizlikle dolu bir dünyaya isyan ederek hakikate talip oluyor. Doğruya ve gerçek huzura kavuşuyor.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi
