Gelecek ve geçim korkusu yeryüzündeki birçok insanın benliğini sarmış. Manevi değerleri yok olmaya yakın zayıflatmış, adeta kişiliksizleştirmişti. İşte sorgu odasının soğuk ve ürpertici ortamındaki şoförün başı öne düşmüş, genç yaşına rağmen kırlaşmış saçlarıyla ekmek parasının derdinde olduğu her halinden belliydi. “Ben niçin buradayım? Korkuyorum.” duruşuyla bir an önce kaçmak ister gibiydi. Patronun ölümüyle kaybettiği işinin üzerine bir de polis merkezine getirilmek garibi iyice telaşlandırmıştı. Sami ve Vahid içeri girince kafasını yukarı kaldırdı. Korku gözlerinden okunuyordu. Vahid “Korkma evladım!” dedi. Buna rağmen Sami sert bir tonda: “İsmin, soy ismin ne senin?” “Cahid Bağlar” “Kaç yıldır Günay beylesin?” “On yıldır. Askerden dönüşte işe başladım.” “Peki kaza günü niye işin başında değildin?” “O gün izinliydim.” “İzin günün müydü?” “Hayır ama Günay Bey bazen böyle güzellikler yapardı.” Vahid biraz daha babacan bir tavırla: “Peki durduk yere sana niye izin verirdi?” Gülümseyerek “Patron adam soramam ki.” “Düşmanı ya da ticari olarak canını yaktığı birileri var mıydı?” “Hiç zannetmem. Günay Bey keyfine düşkündü. O parayı, harcamak ve hayatını yaşamak için kazanırdı. Kazanmak için yaşamazdı. Misal puroyu çok severdi. Bunun için ithalat şirketi vardı. En iyisini getirtmek için. Birileriyle didişmek onun tarzı değildi.” “Peki şu isimleri biliyor musun? Ateş Dalgıç, Güçlü Kolcu ve Babasız Suat?” “Hayır hatırlayamıyorum.” “İyi düşün.” “Dediğim gibi bilmiyorum.” “Peki patronun kaçamakları var mıydı?” “Metresi mi?” “Sürekli bir ilişkisi?” “Sadece olabileceğini düşünüyorum ama kesin bilgim yok.” “Son soru. Aracın bakımını nereye yaptırıyordunuz?” “Maslaktaki yetkili servise. Son bakımını geçen hafta yaptırdık.” “Tamam gidebilirsin.” Cahid’in üzerinden büyük bir yük kalkmıştı sanki. Sevinçten neredeyse polislerin elini öpecekti.
Cahid, odayı ve binayı terk ederken Vahid arkasından ince ince süzen gözlerle baktı. “Gariban, belki hayatında ilk defa polis ve polis merkezi görüyor. Ne kadar korkmuş.” Sami dayanamadı: “Abi, biraz ezip dalgamızı geçseydik.” Sami, Vahid komiserin gözlerinin ilk defa bu kadar büyüdüğünü gördü. Kızgınlığı ve öfkesi yüzünün tüm hatlarına yansımıştı. Bağırarak: “Mazluma ve mahzuna karşı asıp kesenler nedense sesi gür çıkan güçlü olan zalimler ise höt dediğinde ne diyeceği bellidir.” “Abi kızma, sadece şakaydı.” Ama Vahid hızını alamamıştı. “Elimizdeki güç bizim şahsi tatminlerimizin aracı değil. Aksine yarın hesabını vereceğimiz belki başımızın belası.” Gür ve öfkeli sese birkaç memur koşup geldi. Bir bayan memure ise içgüdünün tesiri olsa gerek, elinde su ile geldi. Suyu içen Vahid biraz sakinleşti. Ve hiçbir şey söylemeyerek odasına doğru hızlı ve sert adımlarla gitti.
En pis, iğrenç ve kritik durumlarda bile sakinliğini kaybetmeyen Vahid’in küçük, masum bir espriye hiç olmadık şiddetle tepki vermesi Sami’yi şaşırtmış, korkutmuş biraz da kendisine haksızca davranıldığına kanaat getirdiğinden kalbi kırılmıştı. “Abim benim, yaşlandıkça sinirleri bu gerginliği kaldıramıyor.” diye düşündü. Ne kadar haksızlığa uğradığını düşünse de aralarının limoni olmasını gönlü kaldırmadı. Peşi sıra gidip “Abi özür diliyorum. Hakkını helal et.” dedi. Vahid, zorlama bir tebessümle; “Helal olsun da mesele benim şahsımla alakalı değil. Duruşun bozukluğu ve doğru olmaması. Gücünün yettiğini ezip güç yetiremediğinin karşısında susup pısmak beni yiyip bitiriyor! Bu günah benim belimi büken en büyük kusurdur.” “Şimdi çakozladım meseleyi abi.” “Tamam o zaman işimize bakalım. Şu Ateş Dalgıç neredeyse alıp getirsinler. Biz de Günay’ın eşini bir ziyaret edelim.”
Beykoz Çubuklu sırtlarındaki muhteşem evin kapısının önüne geldiklerinde büyük bir demir yığınını iki koruma bekliyordu. Birisi kendine güveni tam bir şekilde: “Ne istemiştiniz beyler.” dedi. Kimlik gösterip “Günay Bey’in eşiyle görüşecektik.” dediler. Bu cevap üzerine biraz duraklayıp içeri haber verdi. Sonra da eliyle girin işaretini yaptı. Araçlarını gösterilen yere park edip saray yavrusu eve yürümeye başladılar. Ve o an ikisinin de aklından ve kalbinden şu geçiyordu: “İşte bu ulan hayat.” Ancak TV’de görebildikleri o güzel evlerden birisinin şimdi içindeydiler. Zemin kayıyor gibiydi. Sami “Hayat zenginlere güzel be abi.” Vahid, başını sağ tarafa çevirerek işaret etti. “Bak orada gailesizce çimleri biçen bahçıvan var ya?” “Eee” “Buranın asıl tadını bu adam çıkartıyor. Algı-vergi yok. Patron çalışıp kazansın, bu da yesin içsin buralarda, bedavaya yaşayıp zevkini çıkartsın.” “Haklısın galiba abi, nasip denen şey bazen zahmetsizce bedavaya yakın insanın ayağına geliyor.”
Hizmetliler eşliğinde büyük salona alındılar. Mehveş Hanım birkaç dakika sonra içeri girdi. Tam bir saray hanımefendisiydi. Yaşına rağmen hâlâ alımlı ve güzeldi. Ama vakur hali insana daha çok tesir ediyordu. “Hoş geldiniz beyler. Size nasıl yardımcı olabilirim?” “Vefat eden eşinizle alakalı birkaç sorumuz olacaktı.” “Buyurun.” “Eşinizin bir düşmanı var mıydı veya onu herhangi bir sebepten öldürmek isteyebilecek birileri…” “Hiç zannetmiyorum. Kocam zoru, rekabeti sevmezdi. Kavga, dövüş ortamlarından uzak dururdu.” “Peki, bir gönül ilişkisi?” Bu soruya canının sıkıldığı mimiklerinden hemen belli oluyordu. Yüzü kızardı. “Trafik kazasında günahıyla sevabıyla ölüp gitmiş birinin geçmişini niye kurcalıyorsunuz?” “Zayıf bir ihtimal de olsa öldürülmüş olacağından şüpheleniyoruz.” Bu sefer yüzünde şaşırmışlık belirdi. “Ne diyorsunuz?” “Dediğimiz gibi düşük bir ihtimal ama olsun.” Belli ki onu rahatsız eden gerçeğin kendisi unutulmak, üzeri örtülüp mümkünse belleklerden silinmek isteniyordu. Bazen hoşunuza gitmeyen hayatın dikenleri apansız elinize ya da ayağınıza batıp sizin canınızı acıtabiliyordu. Mehveş Hanım yenilmiş bir komutan edasıyla; “Eşim” dedi. Sonra biraz duraksadı. “Eşimin bazı rahatsızlıkları vardı. Bu eroin, esrar bağımlılığına benzer bir durumdu. Cinsel düşkünlük. Yani cinsel güçle veya önlenemez bir şehvetle alakalı değildi. Düşkünlük.” “Canınız sıkılıyor ama biraz açarsanız.” “Kadın düşkünlüğü.” “Size özel gelebilir ama sormak zorundayım. Hiç boşanmayı ya da intikam için öldürmeyi düşünmediniz mi?” “Çok istedim kafasına sıkmayı ama bunu yapamazdım. Boşanmayı istediğimde bu pis hayatı bırakacağını söyledi. Benden kendisine destek olmamı rica etti. Hatta ülkenin en ünlü psikologlarından psikolojik destek bile aldık.” “Sonuç ne oldu?” “Ne olacak, acizsiniz. Bir insan tek başına kötü olmayı başaramaz. Çevresi onu yanlışa çeker, bağımlı hale getirir. Onun lanet olası ahlaki seviyesi düşük arkadaşları hep yaptıkları kaçamaklarla övünürdü. O zavallı da kendisini ispat çukuruna düşmüştü.”
Vahid’in içinde var olan saygı duygusu daha da ziyadeleşti. Bu kadının yaralarını deşmek istemedi. Ani bir hareketle “Biz sizi daha sonra gerekirse yine rahatsız ederiz.” diyerek izin istedi.
Kendisine saygısı olan bir insana yapılacak en büyük kötülük, kişilik değerlerini sarsmak, aşındırmaktı. Sevmenin yan tesiri; sevdiklerinizin günahlarının ve hatalarının bedelini siz de ödüyordunuz. Mehveş Hanım her şeye rağmen şahsına kıymet veren bir kişilikti. Şimdi zarar gören yönlerini hemen onarıp hayatına devam edecekti. Bu çöküntü ona yeterdi.
Sami ve Vahid hiç konuşmadan arabaya binip yol aldılar. Nihayet Sami dayanamadı. “Abi bu kadının parmağı var mı sence?” “İz sürüp göreceğiz.” “Kadere bak abi, şahsiyetli bir kadına hıyarın biri çıkıyor.” “Evladım biz insanların karakterlerini, hayat tarzlarını değil suçlularını sorguluyoruz.” Konuşmak istemediği belliydi. Sanki Vahid ile Mehveş Hanım aynı dertten muzdarip iki çilekeştiler. Ve bu onları duygu dünyasında yoldaş kılıyordu.
Tıkalı yollarda bile emniyet aracı olmanın avantajıyla hızla merkeze yol alabiliyorlardı. Uzun ve sıkıcı sessizliklere katlanamayan Sami, cep telefonundan internete girip kafasına göre takılmaya başladı. En sonunda ağzından dökülen kelimeler: “Öff bee! Vay anasına! Şu habere bak abi. Dünyada satılan cinsellik ilaç ve ürünlerinin pazar hacmi 10 milyar dolar. Petrol kuyusu açmaya gerek yok. En iyisi milleti yolmak. Önce yalan yanlış bilgiler, ölçüler neticesinde hastalıklı ruha sahip topluluk meydana getir, sonra oradan çıkmak için kullanılan ilaçları da sen sat, indir paraları. Kimse istemez tabi çarkının bozulmasını. İhtiyar, biraz daha hızlan, Ateş Dalgıç’ı getirmişler. Sorgulayıp özneye yaklaşalım.”
Merkeze geldiklerinde Ateş Dalgıç sorgu odasındaydı. İkisi beraber odaya girdiler. Adamın her halinden buralara alışık olduğu belliydi. Sami yüksek perdeden sert bir giriş yaptı. “Ateş Dalgıç! İş adamı Günay Altıncı ve Tuberk Uzman’ı nereden tanıyorsun.” Adam, sevimsizliğin üstüne bir de sakin ve gıcıktı. “Avukatım olmadan bir kelime etmem.” Sami’nin öfkesi artmıştı. Adama sertliği artırıp ezmeye başladı. Elindeki dosyaları da sallayıp hapisle tehdit etti. Ama bir harf bile ağzından alamadı. Nihayet, Vahid adamın kulağına eğilip bir şeyler söylemeye başladı. O konuştukça adamın yüzü solmaya, kulakları kızarmaya başladı. İlk defa gözlerinde korku ve endişe görülüyordu. Sonunda da dökülmeye başladı.
“Tuberk bizim adamımızdı. Ona bol paralı lüks bir hayat verdik.” “Ne karşılığı?” “Bu sayede genç ve güzel kızları kendisine aşık edip tuzağa düşürüyordu.” “Ne tür tuzaklar?” “Klasik, müstehcen fotoğraflar ve videolar çekiliyor. Bunları internette paylaşırız deyince zaten iş bitiyordu.” “Peki, Günay Altıncı’nın sizinle alakası nedir?” “Kendisinin genç kızlara düşkünlüğü vardı. İyi para verirdi.” “Sonra.” “En son işte bir terslik oldu. Kız bunu istememiş. Bu hep olur aslında. Günay Bey de kıyamamış. En son iki gün önce tekrar buluştular.” “Yani öldüğü gece. Kim bu kız?” “Tıp öğrencisi Şule Bakar.” “İrtibatı kim sağlıyordu?” “Ben organize ederdim. Tuberk beni tanır.” “Günay Bey niye bu kızda ısrarcı olmuş?” “Kız çok güzelmiş. Kayıtsız kalmak imkânsız. Zeki de demek ki beyefendiyi etkilemiş.” “Sende adresi ve telefonu var mı?” “Söyleyeyim.” Vahid komiser bu olayın öznesine yaklaştıklarının farkındaydı. Adresi not alan Sami dayanamayıp “Ulan hiç mi vicdanınız sızlamıyor körpe fidanların istikbaliyle oynarken?” “Vicdanımız olsaydı daha doğrusu hâlâ sızlasaydı bu yollarda tutunamazdık. Biz hislerimizi, duygularımızı aldırmış insanlarız.” Sami yüzüne doğru “Tühh, yazıklar olsun!” Görevli memura emir verdi: “Bu ahlaksızı, ahlak büroya teslim edin.”
Artık hedefleri Bahçelievler’de oturan Şule Bakar’dı. Ama Sami’nin beynini kurcalayan daha mühim bir şeyler vardı. “Abi ne söyledin de adamın ağzını maymuncuk anahtarıyla açar gibi açtın?” O da kendi telefonunu uzattı. Bir mesaj vardı. Gelen kısmında “En Eski Dostum” yazıyordu. “Ateş Dalgıç, küçüklüğünde aile içinde yakın akrabaları tarafından cinsel istismara uğramış. On iki yaşında dayısını bıçaklayıp ilk suçunu işlemiştir. Ama uğradığı istismar aile içinde kalmış, dışarı çıkmasına izin verilmemiştir.” Şaşkınlık ve hayret dolu bakışların muhatabı olan Vahid: “Evlad çok bilgi sahibi olmak maharet değil. Asıl ustalık doğru bilgiyi doğru zamanda nereden alabileceğini bilmek. Bundan da kıymetlisi onu en keskin şekilde kullanabilmektir.”
Hareketli günlerin sonuna yaklaşıyorlardı. Dar sokaktan geçerek boyaları dökülmüş kahverengi eski apartmanın kapısını açtılar. Onları ilk karşılayan, ciğerlerini esir alan nem kokusu oldu. Sağlı sollu dairelere baktılar, iki ve üç nolu daireler vardı. Demek ki bodrum kattaydı. Mozaik kaplı merdivenlerden ağırlaşan nem kokusuyla birlikte aşağıya indiler. Dışı demir parmaklıklı bir kapı ve onun altında kapı demeye bin şahit bir tahta yığını duruyordu. Kapıların ikisi de kilitli değildi. Kuvvetle muhtemel evde birileri vardı. Vahid başıyla zili çal işareti yaptı. İkisinin de eli silahı çekmek için hazırdı. Sami, yarısı kırık zili dikkatli bir şekilde çaldı. Yıllardır gelene haber vermekten yorulmuş zil yine zorlanarak “zırrr” sesini çıkarttı. Biraz beklediler ama ne kapı açıldı ne de bir ses geldi. İkinci kez zile basılacaktı ki “Kim o?” sesi ikisini de sakinleştirdi. Duru, sakin ve genç bir kadına ait dinlendirici bir ses rengi vardı. İkisi de bir anda kendilerini saldılar, sanki gardları düştü. “Polis” “Bir dakika” Kaçabilir miydi? Burasının görünen tek çıkışı bu eski zayıf kapıydı. Memurlar nedense konuşmuyordu. Vahid tedbiren Sami’ye dışarıyı tut işaret yaptı. O da tam çıkışa yönelmişti ki çürük kapı gıcırtılar çıkartarak açıldı. Beyaz teninde güzel küçük yeşil gözler, uzun saçları ve zarif bir genç kız karşılarındaydı. İnsan onu buraya yakıştıramıyordu. “Buyurun beyler ne istemiştiniz?” “Şule Bakar’ı arıyoruz.” “Benim” Güzellik karşısında şoku ilk atlatan yaşlı polis oldu. “İçeri girebilir miyiz?” “Tabi ama bir şartla, ayakkabılarınızı çıkartacaksınız.” Bu isteğe fiili evet diyebildiler. Ev her haliyle öğrenci eviyim diyordu. Eşyalar ya ikinci el satıcıdan alınmış, ya da eski mobilyalarından sıkılıp yenisini alan bir aile “hayır” olsun diyerek buraya verip kurtulmuşlardı. Ders kitapları sağda solda. Boş kahve fincanları, kalemler, notlar vs. sehpa üzerindeydi. “Kusura bakmayın final haftasındayız. Boş bulduğunuz yere oturunuz.” Terliksiz halıya her bastıklarında yerin soğuğunu daha iyi hissediyorlardı. Kolları tahta eski kadife kumaş döşeli tekli koltuklara oturdular. Kız gülen gözlerle dudaklarından her bir harfi sayılabilecek sakinlikte dökülen bir konuşmayla sordu: “Size nasıl yardımcı olabilirim?” “Tuberk Uzman’ı tanıyor musun?” “Evet” “Tanışıklığınız hangi seviyedeydi?” “Size çok lazımsa sev… sevgili.” “Peki, öldüğünü biliyor musunuz?” “On beş gün önce ayrıldık.” “Kavga mı ettiniz?” “Hayır, benim seviyemde biri değildi. Bıraktım. Kalbimdeki izlerini silmeye çalışıyorum.” “En son nerede buluştunuz?” “Beşiktaş’ta yemek yedik.” “Peki, Ateş Dalgıç?” Bu ismi duyunca belli etmek istemese de gözlerinde bir öfke patlaması yaşandı. Yumruklarını sıktı. “Şerefsizin tekidir. Aksaray’da gece kulübü işletir.” “Peki, Günay Altıncı?” O kadar utandı ki vücudundaki bütün kan yüzünde toplandı. Gözleri ağlamaklı oldu. Elleriyle gözlerinin buğusunu kötü hatıraları silmek istercesine sildi. Vahid sebepsizce duygulanmıştı. “Şimdi kızım, ben senin baban yaşındayım. Aranızdaki olayları bana anlat istersen. Sen de farkındasındır elimiz dolu.” Şefkat ifadeleri ve onu destekleyen ses tonu kızın adeta dilinin bağını çözmüş, kimselere anlatamadığı gerçekleri polislere anlatmaya başlamıştı: “Anadolu’dan gelirken ideallerim vardı. Tıp fakültesini en iyi dereceyle bitirip uzmanlığımı tamamlayıp ihtisasımı yapıp saygın bir insan olarak ülkeme hizmet ederken aileme de sahip çıkacaktım. Ama duygular, aklı bazen esir alıyordu. Okul başladı. Daha ikinci hafta arkadaşlık teklifleri gelmeye başladı. Güzelliğimin farkındaydım. Teklifleri reddediyordum ama istenilmek de bir yandan hoşuma gidiyordu. Şimdi anladım ki güzel olmak değil, onu korumak daha büyük maharetmiş. En sonunda Tuberk’le tanıştık. Çok masum, yumuşak ve yakışıklıydı. Ama daha etkileyici olanı yaşadığı hayat sizi içine çekiyordu. Aklınız frene bassa da gençliğin verdiği heyecan, tezcanlılıkla o lükse sürükleniyordunuz. İkinci ayın sonunda sevgili olmuştuk. Okul çıkışlarını iple çekmeye başlamıştım. Aşırı ilgi ve ihtimam sizi özel hissettiriyordu. Mutluluğu bulduğunuza kanaat getiriyordunuz. Ta ki gece kulübünde ilk içkiyi içip çekilen fotoğrafları ve videoları görünceye kadar. O an asıl yüzünü gösteriyordu. Ve o günden sonra iltifatlar gidip tehditler başladı. Sosyal medyada yayınlanacak, bütün hayatınızı karartıp kişiliğinizi ve kariyerinizi sıfırlayacaktı.” “Sakin ol! Sami su ver oğlum. Ateş Dalgıç bu işin neresinde?” “O önce şantaj ve tehditlerle sizi yıldırıyor. Hayat çekilmez hale gelip de ne istiyorsunuz diye sorulunca Günay Altıncı’yla ilişki karşılığı on bin dolar teklif ettiler. Ve peşimi bırakacaklardı.” “Sen ne yaptın?” Titremesi artan ses tonuyla “Önce reddettim. Ama akıl danışacağınız, size sahip çıkacak birileri olmayınca korkularınıza ve baskılara yenik düşüp kabul ediyorsunuz.” “Tamam kızım ara verelim istersen.” “Hayır, hayır… Günay’la lüks bir otel odası ayarlandı. Odadan içeri girince bütün geçmişimin ve değerlerimin çiğnenip bir kenara atıldığını, geleceğimin ise karardığını hissetim. Zaten karşımda bir insan değil hayvan görüyordum. Salyaları akan bir köpek. Bana ilk dokunmaya kalktığında da bedenim benliğimin dışında kendisi tepki verdi. Kilitlenip kaldı.” “Sence sebebi neydi?” “Annennem, inanmazsınız ama küçükken bize anlattığı masallar… Bilinçaltımda nasıl yer ettiyse kontrolü ele almış beni yönetiyordu.”
“Neydi bu mübarek masallar?” “O hep hayâdan bahsederdi. Utanmaktan, ardan. Hayânın timsali Hz. Osman derdi. Şartlarınız ne olursa olsun, ölüm pahasına da olsa hayâsızlığa düşmeyin. Hayâsız, tüm ömrü boyunca her gün nefes alırken ruhu ölür. Hayâlının bedeni bir kere ölür, ruhu hep diri kalır. Ne bileyim bunun gibi şeyler. Ve o öldüğü gün hayatım kararmıştı. Yaşasaydı belki de bana tesettürden bahsedecek, dinimi de yaşamam konusunda yol gösterecekti. Ya da sadece günahı, sevabı değil, hayatın kendisini öğretip pratikte yaşanabilirliğini hissedecektim. Maalesef ailem bu konuda yetersizdi. Ben bazı gerçekleri acılar çekerek öğrendim. Neyse başka mevzular. Adam hırs yaptı, başka bir gün için randevulaşıp ayrıldık.” “O gün de kazada öldüğü gündü.” “Evet” “Sildenafilsitrat, ne olduğunu bilirsin?” Gözleri yere bakar vaziyette “Evet” dedi. “Tuberk ve Günay Bey yüksek dozdan öldüler.”
“Memur Bey, sizin göreviniz masumları koruyup zalimleri cezalandırmak. Siz, kendini savunan bir mazlumun zayıf bileklerine utanmadan kelepçe vurup cinayetle suçlayıp kahraman kahraman dolaşırken, şer yuvaları yeni kurbanlarının ruhunu, benliğini iğdiş etmeye devam edecek. Siz bu gerçeği bile bile, delil yetersizliği bahanesiyle hiçbir şey yapamayacak belki de -sizi tenzih ederim- alçakça nemalanacaksınız. Zulme uğrayanın kendisini savunurken kullandığı yöntemler ve çıkan sonuçlarla zalim ilan edilemez. O hakkını ve kişiliğini korumuştur.”
Bu zayıf bedenin taşıdığı büyük yürekten dökülen kurşun tesiri bırakan sözler Vahid’in kalbini en derinlerden vurmuş, yaralarını deşmişti. Ayağa kalktı. Sadece “Hoşça kalın” diyerek dışarı çıktı. Sami şaşkın, ne yapacağını bilemez bir şekilde peşi sıra gitti. Şule, Vahid’in ruh dünyasının bütün dengelerini bozmuştu. Sami hiçbir şey söyleyemiyor, bir yandan da teskin etmek istiyordu. Arabaya bindiklerinde sadece şunu söyledi: “Sami, Karacaahmet’e” “Kızın suçlu olduğu neredeyse kesinken mezarlıkta ne işimiz var?” Bazen susmanın erdemine inanmak gerekiyordu. Sami de öyle yaptı. Müziği açıp yoluna gitti. Mezarlık sakinlerini selamlayıp kurumuş otların arasından geçtiler. Nihayet bir mezar taşının başında durdular. “Genç yaşta dünyaya veda ettim. Geride kalanlar Fatiha’yı eksik etmesin. Sedat Uluhan” yazıyordu. İkisi de dua ettiler. Vahid; “Affet kardeşim, affet!” diyordu. Sami’nin gözünde Vahid o an yıkılmış bir devdi. Zor gülen, sert adamdan şimdi gözyaşları akıyordu. “Benim kardeşim, umudumuz yüz akımızdı. Ama genç yaşta uyuşturucudan öldü. Ben ne yaptım? Birkaç torbacıyı içeri tıktım. Onlar da kısa bir zaman sonra çıktılar. Ağababalarını bildiğim halde hiçbir şey yapamadım. Delil yetersizliğinden.” “Ne yapabilirdin ki abi, biz kanun adamıyız ve sıradan insanlarız.”
“Sıradan Hayat; yani rahatını bozmadan, yiyip içip sağlıklı uzun bir hayat ve cenneti umarak rahat bir ölümü beklemek. Sana demiştim ya duruşumdaki bozukluk en büyük günahımdır diye. İşte ben sıradanlık için duruşumdan taviz verdim. Kişiliğimi ve kimliğimi feda ederek uzun ve forslu bir hayatı seçtim. Sadece kardeşim için değil, onun gibi başka gençler için kahraman olmayı seçmeliydim. Söyle bana hangi kahraman rahat yüzü görmüş. Ya da rahatını bozmadan kahraman olmuş? O kız var ya benim için bir kahraman, kocaman yüreği var. Şerefini, namusunu ve kişiliğini korumak için zeki ve akıllıca bir iş yapmış. İki karasineği öldürmüş. Ona takılacak kelepçe zalimlere hadi istediğinizi yapın demektir.”
Sami hayatında belki ilk defa ciddi manada düşünce konforunu bozup “hayâ, adalet, kişilik ve duruş üzerine düşünmeye başladı. Bunlar birbirlerinden bağımsız duygular mıydı ya da birbirlerinden beslenen ve birbirlerini destekleyen ahlâki değerler miydi?”
Cevabını bulmak için etrafına baktı, sadece ölüler vardı…
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi