Sorgulanmamış Bir “Kendilikle” Sorgulanmış Bir “Ahlakı” Yakalayamayız… / Dr. Metin Serimer

Bir “ayılma” yazısı… Aslında yazının başlığı “Kendine gelmek mi kendinden kaçmak mı?” olsa daha anlaşılır olabilirdi. Biz yine de yazmaya verdiğimiz değer kadar kendimizi dışladığımız, kendimize ve dostlara verdiğimiz değer kadar kendimizi konunun içinde hissettiğimiz bir tefekkür diyelim… Biraz da “Ben başkayım nefsim başka.” dedikten sonra nefsinden bıkmış olanların gündemi. İçinde makam yok, mevki yok, ihtiras yok… Ama acı, çile, ızdırap ve sevgi var. Kendimizi sevmeden hiçbir şey sevilmiyor. Önce kendimizi sevecek kadar bir “ben” bulmamız lazım içimizde. Lakin değişmeden, dönüşmeden olmuyor bu. “Yaralı kuşlar” misali doğmadık ama “yaralanarak” geldik… “Sopanın” kendisi merhamet bilmez fakat “sopayı tutan el” incitmeden de döver bazen. “Sopa da nereden çıktı!” diyeceksiniz, anlatacağım. Dert sopa değil, dert sevgi… Mecbur kalınca, “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.” cinsinden bir sevgi. Kadir kıymet bilmemenin terbiyesi… Kendini sevmemenin cezası…
Acısız bir dünya, acılardan hikmet devşirenler için gayet mümkün. Ama aksi halde aradığını bulamamış bir bezginlikle devam eden bir hayat sizi bekliyor. Bir eli yağda bir eli balda yaşayanlar için bu konular belki gündem bile olmaz. Çoğu zaman bu topraklarda üretilen irfanın zerresi dahi onların kabını doldurup, kendi dünyalarında mutluluk çığlıkları atmalarına yetebilir. Ayakta kalmalarını sağlayacak kadar “manevi sızıntıları” toplumun her kesiminden devşirecek kareler hayatın içinde mutlaka ama mutlaka vardır. Toprağın bereketi diyelim… Ama bir de dünya imtihanının ciddiyeti içinde olaya baktığımızda, acaba kaçımızın zihninde bu işin ciddiyetini kavrayacak kadar bilgi, birikim ve idrak vardır? Züğürt tesellisinin çok ötesinde acaba kaçımız, “Ben doğru düşünüyorum, hayat benim düşünce ve idraklerimden farklı değil, hayat ve kader beni nereye sürüklerse sürüklesin, elimden geleni yaparım.” demeye hazır haldeyiz? Kendi değerlerini çiğneyerek gelen insanlar ne zaman mutlu olmuş ki, şimdi mutlu olsunlar!.. Temel problem belki de “değersizlik…” İnsanın kendi dünyasına anlam yükleyen bir “değerinin” olmaması… Değersizlik bozar adamı… Mayasını hamurunu çürütür, kokutur.
Benlik, kendilik, ego kapasitesi gibi kavramların daha geniş boyutta konuşulmaya başlandığı bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum. “Benlik” kaygısı taşıyan insanların kendilerini hangi aynada ve nasıl görmek istediklerine bağlı olarak “arayışlar” devam ediyor. Popüler kültürün kişisel gelişim klişelerinde “kendini gerçekleştirmek” de diyorlar buna. İnsanın her türlü felsefe ile kendini kandırmaya ve kandırılmaya teşne olduğu bir dünyada dolu dolu bir hissedişle öz güveni yüksek ve gerçekten de neyi niye yaptığını bilen bir yerde durması ve bunu bir süreklilik halinde yaşaması için, iç dünyamızda insani değerler adına bizi kendimizle barışık kılan konularda bir huzur halini yakalamış olmamız gerekiyor. Bu enginliğe, gönül genişliğine bağlı dingin hallerden uzaklaşalı maalesef çok oldu. Görmek ve göstermek ise insanda bir ihtiyaç… Bu, her zaman eleştirilecek ve arınılması gereken bir durum da değil üstelik. Hatta hayatın akışı içinde, insan ilişkileri bizi bir yere taşıyacaksa, vazgeçilmez bir yönü var. Bazen derin yaraların merhemi ve cerahatleri boşaltacak bir tedavisi de diyebiliriz. Yapmak istediğimiz şey için iyi bir basamak… Üzerinde, kendi benimizi inşa edebileceğimiz değerli bir düşünce ve eylem zemini… “Kendi benimiz” de ne acaba? İçinde bulunduğumuz durum mu, olmak istediğimiz şey mi? Hangisi? Mevcut halimizden çok mutlu olmamız kendimiz adına bir yanılsama mı? Ne dersiniz? Burada, hiç şüphesiz, bu konuları sorgulamak adına üzerinde durulması gereken fiilî durumlar var. Öyleyse sorgulamaya devam edelim… Bu kadar benlik algısı bozulmuş insan nereden çıkıyor? Biz, kendimize ve başkalarına bir şeyler anlatmak istediğimizde, yola kimlerle devam edeceğiz? Kendimizi ve değerlerimizi ciddiye aldığımızda, muhataplarımız kimler? Bir gönüle dokunmak çok kıymetli tabi. Ciddi tedavi gerektiren psikiyatrik hastalıklar bir yana, insanların bu denli “kafayı yemiş” halini hangi reel gerekçelerle açıklayacağız… Bu kadar öfke, bu kadar obsesyon, bu kadar mizaç bozukluğu nereden geliyor. Ya da tam tersi, bu kadar umursamazlık, bu denli sınır tanımazlık ve layüsel tavırlar neyin nesi? Neyin üzerini örtmeye çalışıyoruz? Günümüz psikiyatrisi bunları bazen geçmişten aktarılan ve bedenimize mühürlenmiş bir yük, bazen yapılandırılmış nesne ilişkileri ve kişilik bozuklukları, bazen de kişilik örüntüleri olarak açıklıyor. Öyleyse mevcut halimizle hiçbir değişikliği öngörmeden yola devam edelim demek ne kadar doğru? Değişmek mümkün mü ve ne kadar değişebiliriz? Bizi değişime sevkeden uyarıcılar neler olabilir? Bu denli dertlerle hemhal olmuş kalabalıklar içinde, “sakin olun, her şeyin bir çözümü var, ümitsiz olmayalım” diyerek, üstelik de bu tavrın içini layıkıyla doldurup “yola devam” diyecek kaç akil kişi var? Karınca misali bu çabalar, gönül dünyamızın genişliğinde bir güzelliği, yeryüzüne yaymaya yeter mi? Tecrübe edilmiş bir gerçek ki, tarihin hangi devrinde kim doğru bir söz söylemişse, bugün dahi o söze dört elle sarılanlar var. Demek ki sahih ve doğru olan her şey, bir şekilde hükmünü koruyor. Yani doğruluk ve güzellik, hükmünü icra edecek potansiyeli her daim koruyor. İnsanlara gerçeklik adına kendi içinde karşılık bulacak bir nasihat alanı olarak varlığını koruyor ve sürdürüyor. Aklın araçsal özelliği insana bir düşünme alanı açarken, yaşadığımız hayatın bizzat içinde aklın sınırlarını zorlayan pek çok metafizik olgu ve alan da bize doğru ya da gerçek hususunda nefes aldıracak bir keyfiyet olduğunu hatırlatmaya devam ediyor.
Bize, felsefede şuur, tasavvufta idrak denilen hem sahih ve doğru hem de ulaşılabilir bir gerçek lazım. Zorluklar karşısında dik durmamızı sağlayacak ve bizi “yapılandırarak” devam edebileceğimiz muhkem düşünceler… Dertler, çileler değil, insanı aslen amaçsızlık yorar. Kendini tatmin eden, uğruna çaba harcamak zorunda hissettiği bir gayesi olmamak… Üç günlük dünya hayatında en yıpratıcı, en yorucu şey budur. Boş bir benliğin getirdiği bir gayesizlik bu… Boş benlikler ise kolay yönetiliyor. Oysa bizim, her şeyden önce kendimizi yönetmemiz lazım. Doğrusu da bu…
Sakin bir şekilde hayatın önümüze koyuverdiği tecellileri beklemek kendimizi ve hayatı anlamak adına çok etkileyici ve ilginçliklerle dolu. Böyle bir okumaya her zaman ihtiyaç var. Bizzat, çaresiz olmadığımızı bu vesileyle de görmemiz gerekiyor. Yoksa zaten azımsanamayacak düzeyde, anlaşılmayan, aşağılanan, şiddet gören yaşam biçimleri de var. Bu bazen jenosit bazen evlilik bazen çalışma hayatı olabilir. Şiddetin, psikolojik olanı dahil binbir türü var. Hepsi de insanı mutsuz kılmaya yeter de artar… Hatta çocukluktan başlayarak çatışmalı anne baba ortamında büyüyen çocukların sayısı dahi bugün azımsanmayacak kadar çoktur. Gittiğiniz bir yerde başınıza ne geleceğini bilemezsiniz… Dertlerin ve sıkıntıların mekânı olan bir dünyada bunlardan bağımsız bir yaşam düşünülebilir mi? Bir de kendi başımıza bizzat kendimizin açtığı sıkıntılar var ki, sormayın gitsin…
“İnsanların kulağına kar suyu akıtmak” meselesi, bugün tebliğcinin gönül genişliğidir. Böyle problemli bir dünyada üstelik bu problemlere vakıf ve çözüm odaklı düşünebilen nitelikli insan sayısı, bizim kurtuluş hikâyemizdir. Parası olmayana bankanın yolunu gösteren, derdi olana maliyeti çok yüksek terapiler için psikiyatristin yolunu gösteren bir dünya, bizim dünyamız olamaz. Hiç şüphesiz, her şeyin bir karşılığı var, emek de her şeyden kıymetli. Ama insanın potansiyel yalnızlığına ve çilesine merhem olmaya yeter mi acaba? Kalabalıklar içinde yalnızlaşmak bir kader olmamalı diye düşünüyorum. Kuyuya düşen adam, zıplamadan çıkamaz. Lakin merdivenin en alt basamaklarından kendi Babil kulesine çıkarttığımız insanlar, erdem ve ahlak açısından süreğen bir hayatı kuşanmış olurlar mı acaba? Günümüz psikiyatrisinin böyle bir iddiası var mı bilmiyorum. Ben sadece kendimce problemi ortaya koymaya çalışıyorum. Psikiyatri, uzun bir süredir, yaşadığımız dünyayı “afet masası” olarak ilan etmiş durumda. Hiç şüphesiz, psikoterapi, daha verimli bir yerde duruyor. Ama insanı kuşatma iddiasında da değil… Olamaz da… Bir gönül adamı ve Allah dostuna “Yanınıza gelip giden insanların halleri değişiyor. Bu nasıl oluyor?” demiştim. O da bana “Oğlum, bu, ilâhî sanat…” demişti. Bir psikiyatristin, “Nasıl oluyor da, benim yıllarca uğraştığım bir danışan, gördüğü bir rüya ile başka bir insan haline geliyor!” serzenişini okuduğumu da hatırlıyorum. Birkaç örnekten yola çıkıp keskin şeyler söylemek istemiyorum, vakalar ayrı ayrı, fakat söylemek istediğim şey, insanı tanımak ayrı bir sanat… Bazen bu iki ayrı alanın, birbirini “Onlar konuya daha sentetik yaklaşıyor biz ise daha dinamik.” diye eleştirdiğini de biliyorum. Fakat bir gerçek var ki, asıl insanın kendisi çok komplike ve dinamik… Sadece insandan yola çıkacaksak açıklanmaya muhtaç pek çok konu olduğu gibi, konunun hikmet boyutunu düşündüğümüzde en azından bizim açımızdan pek çok bilinmeyenle karşı karşıya olduğumuz da kesin… Bu ise ancak, çözümsüzlüğü değil, aşkın ve müteal bir güce, ontolojik yani varoluşsal manada teslimiyeti getiriyor. Hayata, kendi hayatımıza bir anlam yükleme noktasında, izm, ideoloji ve disiplinlerin ötesinde bir teslimiyeti… Yoksa amaç, insan için çaba harcayan terapi vb. disiplinlerin çabasını hafife almak değil… İlahiyat, teoloji, felsefe, mantık ve sosyal bilimler insana dair bir şeyler üretmek için çıktıkları bu yolda, bugün bu problemlerle yüzleşiyor ve yüzleşmek zorunda. Bu akademik disiplinler, günümüz insanının işine yarar ve onu hem mutlu hem huzurlu kılacak bir yetkinlikte mi acaba? Bu soruya bugün “evet” demek hiç de kolay değil… Ne diyelim, çalışmalar devam ediyor… Ama hayatın içinde öyle kareler var ki, kestirme bir şekilde sizi aradığınızla buluşturuyor ve huzur buluyorsunuz. Bunlardan birkaçını arzedeyim:
Bir arif, markete uğrar ve satıcı gence “Evlat, çürüklerden de koy!” der. Satıcı şaşırır, “Niçin?” diye sorar. Arif, “Yoksa hepsini satamazsın!” der. Bu örnekte anlatılan, enayilik değil, insanoğlunu daha erdemli bir düşünceye davet etmesi… Karşısındaki bunu ne denli istismar eder ön yargısından sıyrıldıktan sonra başkasını düşünmek adına empatiyi burçlara taşımış bir anlayış, karşısındakini muhkem bir düşünceye davet ediyor. Artık satıcının, mesajı doğru aldıysa, sıra dışı bu tekliften sonra, çürük bir ürün satması mümkün değil diye düşünmemiz gerekiyor.
Sırrına sadık kaldığınız bir dostunuzun, zaman içinde size düşman olması, sır saklamak adına sizin vefanızı bozmuyorsa, bu üzerinde düşünülmeye değer bir vefa örneği değil mi?
Elinizde hiç maddiyat yokken yardımcı olduğunuz bir mağdur dost, size alacaklı muamelesi yapsa incinmez misiniz? Yine mesela kendinizin ya da başkasının namusunu korumak adına zor durumda kaldığınız bir konuda sizi suçlasalar üzülmez misiniz?
Kötülüğe uğrayan bir çocuk yüreğindeki çaresizlik, insanı gadaplı bir merhamete yönlendirmiyorsa, duygularımız yok mu diye düşünmeye gerek yok, çünkü duygularımız yok demektir. Cezaevi isyanlarında başka suçlular tarafından, öncelikle sapıkların derdest edilmesi, düşündürücü değil mi?
Hiç tanımadığınız insanlardan iyilik görmek sizi duygulandırmaz mı? Siz de mesela hiç tanımadığınız kabirlere dua etseniz kıymetli olmaz mıydı? Siz çok zor durumda iken, kardeşiniz mirasını size bağışlasa bu sizi sevindirmez mi? Hiç tanımadığı çocuklara bayramlık kıyafetler alıp cebine harçlık koymak kıymetli bir erdem değil mi sizce? Mazlumun dini olmaz deyip, göçmenlere yüreğinizde bir iyilik koridoru açmak sizi huzurlu ve mutlu kılmaya yetmez mi? Aç insanların hanelerine bir tas çorbayı esirgememek, bir huzur kaynağı değil mi? Evet, yükselen terapi trendlerinde, “duygu terapisinin” yavaş yavaş başı çekmeye başlaması boşuna değil… Molla Cami’nin “Önce sev, gel sonra sana yolu göstereyim.” demesi hiç de yabana atılacak bir söz değil… Daha örnekleri artırabiliriz…
Hepsi de sizi kendi egonuzdan ayrıştıran duygu yüklü durumlar bunlar… İnsanın asıl bunlara ihtiyacı var. Böyle, bizi “biz” yapan şeyler ancak, kendi “değerlerimizle” yaşamaya başladığımızı bizlere gösterebilir. Bugün ise bu durumlara kendi içimizde imkân ve ihtimal vermeyen bir dünyada yaşıyoruz. Hayata dair yaptığımız yüzleşmelerde kolay tüketilmemesi gereken şeyler bunlar… Aksi halde insanın günümüzdeki tükenişi çok aşikar… Bu örnekleri tersine çevirdiğimizde düştüğümüz durumlardan aldığımız sinsi ve gizli hazlar, terbiyeye muhtaç taraflarımız… Normalde hayıflanarak üzülerek katlanabileceğimiz durumlar, bugün garip bir tatmin aracı haline gelmiş durumda… Bu ise yalnızlığa mahkum ve birbiriyle ilgisiz yığınlar üretiyor. Birbirimizden ve hayattan öğrenecek hiçbir şeyi kalmamış insan tepkileri veriyoruz… “Kendinden kaçan” bir sürgün yolcusu gibiyiz. Kendi kendimizi mahkum ettiğimiz bir sürgün bu… Kötülükleri temsil eden “nefis” anlamında kendimizden bıkmadan, bu sürgün, hiç biteceğe benzemiyor. “Bilinçdışı” dedikleri o alan çok kirli… Kendimize dair farkındalıklarımızın üstü o kir ile kaplanmış… “Sonradan üzerimize yapışmış kirler” bunlar… Aklımız bize sürekli oyunlar oynuyor… Akleden bir kalp ile düşünemiyoruz. Hayatın içinden metafizik gerçekleri çıkardığımızda, altında ezildiğimiz büyük bir “yük” bu. Bir yerden başlamak gerekiyor keşfedici bir yolculuğa… “Nefis” gibi bir sandalyeyi, sürekli başımızın üzerinde taşıyoruz. Üzerine otursak her şey değişecek aslında…
“Böyle bir dünya yok ki…” serzenişlerini duyar gibi oluyorum. Gürleye gürleye “Hayır, ben tam da söylediklerinize talibim.” diyen bir “ahlak ayaklanması” istiyor insan. Görmek istiyor bu güzelliği ve neşeyi… Çünkü sorgulanmamış bir kendilikle sorgulanmış bir ahlakı yakalayamayız. Ne yetişme bozukluklarımızın bizi nerelere sürüklediğinin farkındayız ne de üzerimize “yapışmış” bunca kirleri, temizlemeye talibiz… Eğitim bunun için vardı ama bunu çok geç farkettik…
Şimdi asıl sorun, hangi adreste ve neyi nasıl arayacağımızda yani bulacağımızda… Bunun için bizi yanıltan ne varsa, üzerinde çok düşünülmeye değer bu konularda, varımızı yoğumuzu ortaya koyup “kendilik” denen gerçek hürriyeti elde etmeliyiz vesselam… İmam Rabbani (k.s.) “Nefsi tezkiye kalbi tasfiye ettikten sonra salih amel işlemeye başlarız.” demekle aslında bize büyük bir hedef gösteriyor. Onun deyimiyle “Bu duaya amin diyenlerden Allah razı olsun.”
Allah (c.c.) biraz da olsa kendini farkedenlerin yar ve yardımcısı olsun…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir