Oyun Sektörünün Gücü / Mevlüt Dinç

38-oyun-sektorunun-gucuİlginç bir hayat hikâyeniz var. İngiltere’ye gittiğinizde başka bir mesleğiniz vardı ve bilgisayarı tanımıyor, bilgisayar programcılığını bilmiyordunuz. Ama çok kısa bir sürede kendi çabalarınızla dünyaca ünlü oyun programları geliştirmeye başladınız. Kendinizi ve bu süreci anlatabilir misiniz?
Ben Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi, İktisat Fakültesi’nden mezun oldum. 70’lı yılların sonu malum zor yıllardı ülkemiz ve biz gençler, öğrenciler için. Kaderin cilvesi, okulu bitiremeden İngiltere’ye gittim ve oradan gidip gelerek sınavlara girdim ve 79’un sonunda bu şekilde mezun oldum. Ardından tesadüfen İngiltere’ye gittim, ama İngilizce’nin İ’sini bilmiyorum. Yüksek lisans yapmak istedim. “Bir şekilde üniversiteyi bitirdim, bir şekilde yine İngiltere gibi önemli bir ülkeye geldim. Bunu fırsata dönüştüreyim.” diye bir sürü üniversiteye başvurdum ama maalesef kabul edilmedim. Dolayısıyla çalışmam gerekti ve kendimi bir kablo fabrikasında işçi olarak çalışırken buldum, burada 5 yıl çalıştım.
Bu arada, ev arkadaşım olan bir İngiliz’in aşırı ısrarı üzerine ilk bilgisayarım Commodore 64 aldım ama ne bilgim ne de ilgim var. Bilgisayarla ilgili hiçbir geçmişim de yok. Zaten o yıllarda da bilgisayarla ilgili çok fazla eğitim verilmiyordu. İngiltere hayatımın üçüncü yılında İngilizceyi de sökmüş durumdaydım. Ama fabrikada çalışırken sadece işçi sınıfının İngilizcesini öğrendim, çok zengin bir İngilizcem yoktu. Bilgisayar programcılığını öğrenirken İngilizcemi de geliştirdim.
O bilgisayarı aldım ve bir şekilde “uğraştım”. Benim maceramı en güzel bu kelime tanımlıyor.
Bir dergide şöyle yazıyordu: “Başarılı oyun programcısı olmak için özellikle Spectrum’da basic dili yetmez, makine dilini de öğrenmek gerekir.” Aradaki farkı bilmeden “Tamam, ben makine dilini öğreneceğim.” dedim. Yaşadığım şehirde İngiltere’nin önemli bir üniversitesine gittim. “Bilgisayar oyunları yazmak için assembly dili öğrenmek istiyorum. Bana yardımcı olur musunuz?” dedim. “Biz assembly dili öğretmiyoruz. Sen kendi kendine öğren…” dediler. Kitaplardan, dergilerden gerçekten kendi kendime öğrendim ama iki yılımı aldı. Bu arada oyun da oynamıyordum, ne oyuna karşı ilgim ne de oyun bilgim vardı. Sonrasında bunu yavaş yavaş çözmeye başladım. Gerçekten tam anlamıyla bir tutkuya dönüştü. “Ben bunu öğreneceğim ve kendi oyunlarımı yapacağım.” dedim. Yıllar sonra da itiraf ettim: Oyun oynayamıyorum aslında, bu yüzden de keyif almıyorum ama oyun yapmak ayrı bir keyif. Gerçekten büyük bir şevkle yıllarca bu işi yaptım. Demek ki ben de bir yatkınlık varmış oyun programcılığına. Eğer konu mühendislik olsaydı ben yapamazdım. Çünkü bende mühendis kafası yok. Matematiğim de çok iyi değil. Ama mantık konusunda çok iyiyim. Tabi matematiğin iyiyse çok daha ilginç oyunlar yapabilirsin, 3 boyutlu programlar vs. ama onları yapmadan muhteşem oyunlar da yapabilirsin ki ben yaptım.
Şu andaki mobil-sosyal oyunlar da teknik anlamda muhteşem oyunlar değil. Ama muhteşem konsol oyunları olduğu kadar çok daha büyük paralar kazanan ama basit oyunlar da var. Esas önemli olan yaratıcılık ve o yaratıcılığı fikirlere dönüştürüp oyun yapmak. Ben bunu başardım, bu bir yatkınlık. Bunu da en iyi kişilerin kendileri bilir. Onun için gençlere hep şunu söylüyorum: “Ben yapabilir miyim yapamaz mıyım diye bana sormayın. Ben size söyleyemem. Bunu ancak kendiniz deneyeceksiniz. Hevesli olacaksınız ama heves kadar yetenek de lazım. İkisinin toplamı kadar da çaba. Formül bu. O tutku oluyor zaten. Mevcut sorumluluğunuzun aksamaması şartıyla gece-gündüz buna kafa yormanız lazım. Başka türlü mümkün değil.” Sinemayı da örnek veriyorum. Bildiğimiz meşhur rejisörler gece 3-4’te kalkıp keyif alarak, severek, koşarak sete gidiyor. Belki uyuyamıyor. Ben heyecandan uyumadığım geceleri hatırlıyorum. Bu heyecanla yapılacak bir iş. Başarınca heyecan da geliyor. Diğer işler 9-5 çalışmak gibi oluyor. Ama herkesin bu tutkuyla çalışması gerekmiyor. Bir ekipte iyi bir bilgisayar mühendisi olabilirsin, katkın olur, bu da mümkün. Ama gerçekten bir fikri alıp onu oyuna dönüştürüp yenilikçi bir şeyler katmak gerçekten yaratıcılık, büyük bir çaba ve yatkınlık gerektiriyor. Bende de o varmış ki ortaya çıktı.
Şimdi Türkiye’de kalsaydım ben kesinlikle dünya çapında bir oyun programcısı olamazdım, bu çok net. Çünkü ben 2000 yılının sonunda İngiltere’den döndüğümde Türkiye’de oyun sektörü yoktu.
Kısaca tesadüfen gittiğim İngiltere’de, tesadüfen bir arkadaşımın aşırı ısrarı üzerine bilgisayar oyun programcılığına başladım. 30 yılı aşkın bir süredir de aktif olarak oyun sektöründe çalışıyorum. Yine İngiltere’deyken yaptığım ve dünya çapında oynanmış ve birçok ödül aldığım oyunlar var. Türkiye’de bu oyunlarla büyümüş insanlarla hâlâ tanışıyorum. Cem Yılmaz’dan, bir restoranda karşılaştığım bir garsona kadar, çok farklı kesimden insanlar bu oyunlarımızı oynamış.

Türkiye’deki ve dünyadaki oyun sektörü hakkında bilgi verir misiniz?
Şöyle düşünelim: Bir filmi çok severseniz en fazla 2 ya da 3 kere izlersiniz; ama arka arkaya değil, aradan bir süre geçmesini beklersiniz. Ancak oyunları her gün, haftalarca, aylarca oynadığınız için çok daha yakın ve uzun süreli bir etkileşim içerisindesiniz. Ben 2000’in sonunda, dünya çapında edindiğim tecrübe ve bilgimi kendi ülkemde değerlendirmek adına ailemi alıp Türkiye’ye geldim. Ama bu tarihte Türkiye’de oyun diye bir sektör yoktu. Amacım oyun sektörünü başlatmak ve tetiklemek idi, bu 13 yılımı aldı. Çok çalıştım ama çok şükür, gururla söyleyebilirim ki şu anda ülkemizde bir oyun sektörü var. 2009’da Sobe Oyun şirketimi Türk Telekom’a sattım. Ama 4 yıl şirketimi yönetmeye, Mayıs/2013 yılına kadar aktif bir şekilde Sobe’deki çalışmalarıma devam ettim. Şu anda yeni projeler üzerinde çalışıyorum.
Şu anda dünyada her gün 1 milyar kişi, yani her 7 kişiden 1’i aktif bir şekilde oyun oynuyor. Aslında eskiden belli yaş gruplarına ve erkeklere odaklanmış bir sektördü. Tamamen etkileşim ve paylaşım için kurulan sosyal ağ facebook’ta şu anda % 80 oyun oynanıyor, bu resmî bir rakamdır. Facebook’ta 30 milyon küsur kullanıcı var. Bu rakamın % 80’i 24 milyon eder ki Türkiye’yle ilgili inanılmaz bir kitleden bahsediyoruz. Yine oyun sektörü, şu anda 80 milyar doları geçmiş durumda. 2017 yılında ise 100 milyar olacak. Bu gelişme 35 yıl gibi kısa bir sürede oldu ve oyun sektörü, çok daha köklü bir yapı olan sinema sektörünü 6-7 yıl önce büyük farkla geçti. Bir de eğlence sektörü olduğu için krizlerden hiç etkilenmiyor ki bu da çok önemli. Sürekli büyüme yolunda. Mesela GTA/5 diye bir oyun, 24 saatte 800 milyon dolar ciro yaptı. Özellikle mobil oyunları. Minecraft gibi oyunlar günde milyon dolar para kazanıyor. Böyle bir başarı, başka hiçbir sektörde görülmemiştir.

Bu kocaman pastada Türkiye’nin payı nedir?
Yaklaşık 13 küsur yıldır oyun sektöründe yeni bir çaba var Türkiye’de. Neredeyse 24-25 milyon oyuncu, 30 bin facebook kullanıcısı ve toplam 500 milyon dolar ciro var. Türkiye’ye yakıştıramayacağım kadar küçük bir sonuç. Benzer oyuncu sayısına sahip Güney Kore’de birkaç milyar dolarlık oyun sektörü var. Orada da oyun sektörünün yaklaşık 13 yıllık bir geçmişi var ama oyun sektörünün en hızlı büyüyen ülkesi oldu. Çin de sektöre girdi ve inanılmaz hızlı büyüyorlar. Gerçekten çok büyük bir sektör ve 7’den 70’e artık herkes oyun oynadığı için gerçekten hedef kitlesi çok geniş.
Benim de yoğun çabam ve çalışma sonucunda 2011 yılında dünyada bir ilk olarak Türkiye Dijital Oyunlar Federasyonu kuruldu ve ilk kurucu başkanlığını da yaptım. Çok önemsediğim bir başarı bu ülkemiz için. Ayrıca 2012/Aralık ayında profesyonel lisanslı dijital oyuncu yaşı 6 yaş olarak tescillendi ve Resmi Gazete’de yayınlandı, bu çok önemli. Aslında çok negatif bir yaş grubu gibi duruyor ama şimdi satranç vs. gibi oyunları oynamaya çocuklar 5-6 yaşında başlıyor. Biz de o yaşa uygun oyunları geliştirip çocuklarımıza oynatırsak, onlar da bu inanılmaz ve büyük dünyaya erken yaşta kendilerini adapte edip ileride ülkemizi dünya çapında temsil edecek elektronik sporcu olabilirler. Zaten federasyon da bu amaçla kuruldu. Yine Güney Kore’yi örnek verebilirim: Orada elektronik spor inanılmaz boyutlara geldi. 10 binlerin katıldığı oyun turnuvaları ve etkinlikler yapılıyor. Milyon dolar ödüller veriliyor. 100 bin dolar kazanan oyuncular oluyor. Ayrıca bütün bunlar canlı olarak televizyondan yayınlanıyor. Önümüzdeki 5 yıl ve sonrasında dünya çapında dijital oyunların olimpiyatları olacak, buna eminim. Olimpiyatlar, Yunanistan’a gökten düşmedi ki. Orada da birileri başlattı bunu ve başarıyla bütün dünyaya yayıldı. Dijital Oyunlar Federasyonu’nu ilk kuran ülke Türkiye, dolayısıyla Dijital Oyunlar Olimpiyatları’nı da ilk biz başlatabiliriz. Hep oyunun gücünden ve öneminden bahsediyorum. Çünkü aynı anda yüz binlerce, hatta milyonlarca oyuncu hem oyun ortamıyla hem birbirleriyle etkileşim kurabiliyor. Şimdiye kadar hiçbir platformda, hiçbir üründe böyle bir birliktelik söz konusu değil. Özellikle online oyunlarla fiziksel sınırların kalktığı, dilin ortak olduğu, farklı ülkelerden ve farklı kültürden insanlar aynı oyun ortamında birbiriyle paylaşımda bulunabiliyor. Biz de bunu ülke olarak hem geleneklerimizi, tarihimizi, kültürümüzü tanıtmak için kullanabiliriz hem de dünyayla kendi ülkemizin gençlerinin kültürel anlamda bilgi alışverişini sağlayabiliriz.
En uzun film Avatar 3 saat; çok büyük bir seyirci tarafından izlendi ama unuttuk, gitti. Onun yerine başka filmler geldi. Oysa oyunlar sürekli oynanıyor. Bizim İstanbul diye bir oyunumuz var. 7 yıldır aktif bir şekilde oynanan, yayında olan, dünyadaki 3-4 oyundan bir tanesi. Biz bunu pozitif anlamda kullanırsak gerçekten çok güçlü bir araç bu. Bundan da korkmamamız lazım. Ben Yeşilay Dergisi’ne 6 sayfalık röportaj verdim. Oyunlara çok negatif bakıyorlardı haklı olarak, bağımlılık vs. gibi bazı kaygıları vardı. Tabi her şeyin fazlası zararlı, her şeyi dozajında kullanmak gerekiyor. Gençlere hep şunu söylüyorum: “Sosyal yaşamınızda sorumluluklarınızdan, çalışmalarınızdan, derslerinizden sizi alıkoymayacağı şekilde oyuna zaman harcamanız lazım.”
Şimdi televizyon var, çocuklar sürekli çizgi film izliyor. Artık sürekli oyun oynanıyor. Bunların ikisi de yanlış. Aslında zaman yönetimi çok önemli. Oyunun da pozitif yanlarını alıp ve öne çıkarıp doğru kullanmak gerekiyor. Çünkü oyunların el-göz koordinasyondan tutun, stratejik, analitik düşünme, beyni simüle etmesi gibi pozitif etkileri artık bilimsel kanıtlanmış durumda. 2-3 yaşında çocuklar, yetişkinlerin yapamadığı birçok şeyi bilgisayarda çok rahatlıkla yapıyorlar. Çünkü bilgisayarla büyüyor çocuklar ve onlara çok doğal, rahat geliyor. Dolayısıyla bundan korkmamak lazım. Klasik örnektir: Bıçak, bir kasabın elinde çok faydalı bir araç olabilir ama bir katilin elinde tehlikeli bir silahtır. Oyun da öyle bana göre. Ayrıca oyunun bu gücünü, ülkemizin kültürel ve tarihi değerlerimizin tanıtımı için de kullanabiliriz.
İstanbul isminde bir oyunumuz var. İstanbul’u birebir modelledik, tarihi yarımadayı, Sirkeci Garı’nı, Mısır Çarşısı’nı, Yeni Cami’yi. Sadece yurtdışında değil, ülkemizde bile oyun oynayanlara ve gençlere inanılmaz yararlı oldu. Çünkü bizim oyunumuz sayesinde oyuncular, bu mekânları ve değerleri sanal ortamda da olsa görme, yaşama, öğrenme fırsatı buluyor. Dolayısıyla yerli oyunlarla, kendi içeriklerimizle çocukları eğlendirirken, onlara kendi kültürümüzü, kendi geleneklerimizi de aktarma imkânı bulduk. Bu anlamda oyun, sinema ve televizyondan çok daha etkili.
Sektörün büyümesi için yerli içerik çok önemli. Türkiye’ye geldim geleli hep kendi içeriklerimizi yaptık. Kendi yeteneklerimizi ve teknolojilerimizi kullanarak oyunlar geliştirdik. Bir de oyunun sinemadan ve televizyondan farklı olarak şöyle bir gücü var: Oyun çok farklı disiplinleri başarılı bir şekilde bir araya getiriyor. İşte şu anda ara yüz ve yüzlerin tipi çok kullanılıyor. Zaten bunlar benim en başından beri kullandığım şeyler oyunlarda. Onlar olmazsa oyun olmuyor çünkü. Yeni bir şey değil bunlar ama yeniymiş gibi pazarlama vs. farklı sektörlerde çok kullanılıyor. Oyun tabanlı eğitim şu anda çok kullanılıyor. Esas önemli olan içerik ve bizim de içeriğe odaklanmamız lazım. Bu da oyun tabanlı eğitimle mümkün. Zaten çocuklar oyun oynamayı seviyor. O zaman eğitimi oyunun içine yerleştirelim ve eğlenirken öğrensinler. Onun için oyun tabanlı eğitim, şu anda dünyanın en çok araştırma yaptığı konuların başında geliyor. Yine kurumsal eğitimdeki bütün önemli konular oyunlaştırmayla öğretiliyor. Tıpta ameliyatlar vs. oyun simülasyonlarıyla öğrencilere aktarılıyor ve birebir tecrübe etmiş oluyorlar. Öğrenmenin en güzel yolu da bu. Bir de oyunlarda görsellik çok öne çıktığı için içerik de % 95 daha eğitici, öğretici ve kalıcı oluyor hafızada. Etkileşimi dahil ettiğiniz zaman buna, o zaman % 100’e çıkıyor. Yine bir oyun çok farklı disiplinleri bir araya getiriyor: İşte ara yüz, görselleştirme, grafik, modelleme, animasyon, konsept, çizim, karakter oluşturma, sonra programlama. Bu da kendi içinde bir sürü dallara ayrılıyor. Yapay zekâsı, 2-3 boyutlu program. Ayrıca farklı diller, farklı platformlar. Kurgu, hikâye, müzik ve ses efekti söz konusu. Endüstriyel tasarım, görsel tasarım, mimarlık. Bu da geleceğimiz için çok önemli bir fırsat. Gençlerimize yeni iş ve yeni sektörler, yeni ürünler vs. imkânları sunacak. Ayrıca sadece oyun tabanlı eğitim değil, savunma sanayi, sağlık, eğitim gibi farklı ve önemli alanlarda çok faydalı ürünler geliştirme imkânı sunuyor. Sadece oyun diye bakmamak lazım.

Yeni projeleriniz var mı?
Son bir yıldır yoğun bir şekilde yeni projem üzerinde çalışıyorum. Bunu da ilk defa size açıklıyorum. Ülke çapında benim gibi bu doğal yeteneği barındıran belki binlerce genç var. Ülke çapında bu gençlere dokunmak, varsa bu yeteneklerini ortaya çıkarabilmeleri için bir Dijital Oyun Akademisi kurmak istiyorum. Bu hem online hem offline-sınıf eğitimi olacak. Bu teknolojiyi kullanmamız lazım. Biraz önce oyunun gücünden, sınırları ortadan kaldırdığından bahsettim. Bu demektir ki teknolojiyle ben İstanbul’dan Erzurum’daki, Ardahan’daki gençlere ulaşabilirim. İnternet üzerinden onlarla canlı sohbet edip bilgimi, birikimimi, heyecanımı aktarabilirim. Mutlaka İstanbul’a gelip sınıfta olmaları gerekmiyor. Onu da yapacağız ama benim birinci amacım; ülke çapında binlerce gençteki yeteneği, hevesi keşfedip, sonra öne çıkanları ve gerçekten ‘benim yapımda yetenek var’ diyebilen gençlere ağabeylik yapmak. Bu kapsamda dünyada bir program yok bildiğim kadarıyla.
Şu anda üniversitelerle görüşüyorum, bazı büyük markalarla görüşüyorum. Proje çok iyi gidiyor. İnşallah önümüzdeki aylarda hayata geçecek. Böyle bir platformla yetenekli gençlere destek vereceğiz, teşvik edeceğiz, ileriye götüreceğiz. Böyle bir platformun Türkiye’ye canlılık getireceğine ve ülkemizdeki üretime gerçekten hayat vereceğine inanıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.