Osmanlı’da hayvan hakları ile ilgili bir çalışma yapma fikri nereden doğdu? Bunun günümüze yansımalarına dair neler söylemek istersiniz?
Öncelikle bendenizi de bu önemli çalışmaya dahil etmenizden dolayı size teşekkürlerimi arz etmek istiyorum. Çok ilginç ve popüler bir konu olduğu hususunda genel itibariyle bir mutabakat söz konusu. Fakat hayvan hakları ve refahı ile ilgili uzun soluklu ve kapsamlı bir çalışma yapma fikri başlangıç itibariyle bende yoktu denebilir. Bu fikir, yoğun olarak, konuya ilgi duyan ve konu hakkında çalışmaları da olan danışman hocam Adnan Koşum’un yönlendirmesi ve olumlu yönde teşvikleri neticesinde canlandı ve başlangıç itibariyle bende gelişen dirence rağmen filizlendi diyebilirim. Şu an itibariyle, İslam Hukuku alanında yapmış olduğum söz konusu çalışmanın, bana genel hukuk mantığı ve mantalitesi kazandırmanın yanı sıra, Veterinerlik (özellikle Deontoloji bölümü) ve Tarih alanında da birikim ve katkı sağladığını, şahsım adına, çok yönlü olarak ufuk açıcı bir işleve büründüğünü söylemek durumundayım.
Şeriyye Sicilleri vb. kendi kaynaklarımızda Osmanlı’da “hayvan hakları” konusu nasıl ele alınmaktadır? Hayvan Hakları hangi başlıklarda söz konusu edilmektedir?
Bu konuda öncelikle şunu ifade etmek gerekmektedir ki, şer’iyye sicilleri, günlük yaşamda sıkça yapılan bir borçlanma işleminden yerel veya üst düzey atamalara varana kadar çok geniş ölçekte bir tema zenginliğine ve hukuki derinliğe sahip bir belge türüdür. Fakat ne şer’iyye sicillerinde, ne de çalışmamızda yoğun olarak ele almaya çalıştığımız diğer belge türleri olan vakfiyeler ve fetvalarda birebir hayvan hakları ifadesine rastlamak mümkün değildir. Sizin de malumunuz olduğu üzere hayvan hakları ve refahı kavramı geçtiğimiz yüzyıl itibariyle terminolojide arz-ı endam etmeye başlamıştır. Bununla birlikte, şer’iyye sicillerinde, yoğun olarak hayvanlara ait barınma ve muhafaza hakkı ile ağır yük vurulmama hakkı, vakfiyelerde genel olarak beslenme hakkı ve son olarak fetvalarda ise günlük yaşam akışında zarar görmeme eksenli haklara ilişkin verilere ulaşmak mümkün görünmektedir şeklinde bir tesbitte bulunmak yerinde olacaktır. Bu konuda okuyucularınıza bir fikir verebilmesi açısından, son zamanlarda yüzeysel olarak da olsa inceleme fırsatı bulduğum Nermin Taylan’a ait ‘Osmanlı’da Yasaklar’ isimli eseri tavsiye edebilirim. Söz konusu eserde, belge eksenli olmak kaydıyla, hayvan hakları çerçevesinde, birkaç tane de olsa, yasak ve sınırlandırmalara değinilmiş bulunmaktadır.
Bizzat müstakil olarak hayvan haklarını merkezine alan şer’iyye sicilleri bağlamında bir eser bulunmamakla birlikte, hayvan hakları ve refahına dair veriler içeren bazı sicilleri veya sicilde yer alan belgeleri konu edinen makale çalışmaları bulunmaktadır. Vakıflar ve vakfiyelerle ilgili yapılan çalışmalar ekseninde genel bir fikir vermesi açısından, Osmanlı insanının hayvan sevgisi ve hayvan hakları duyarlılığının ve bu duyarlılıktan beslenen merhamet ve inceliğin vakfiyelere yansıması mahiyetinde; Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan ve son birkaç ay içerisinde yeni basımı da yapılan ‘İlginç Vakıflar’ isimli eser de tavsiyeye şayandır. Bu sorunun cevabını sonlandırırken, şer’iyye sicilleri ve vakfiyeler başta olmak üzere, fetvalar, nizamnameler ve kanunnamelerde (özellikle ihtisab kanunnamelerinde) de hayvan haklarına ilişkin veri ve donelere ulaşılabilmekte olduğunu ifade etmek durumundayım.
Yabancı gözlemcilerin Osmanlı’da hayvan haklarına dair gözlemlerine bir nebze de olsa değinebilir miyiz?
Yabancı gözlemcilerin, bir anlamda diplomatların, yanı sıra seyyahların Osmanlı günlük yaşamını merkezine alan anı, hatırat, gözlem veya raporlarında Osmanlı halkının hayvan severliği, hayvan hakları ve refahı bağlamındaki duyarlılığı önemli bir yer tutmaktadır. Biz çalışmamızda, 65 farklı gözlemcinin görüşlerine yer vermeye çalıştık. Yabancılar, özellikle Osmanlı toplumunun, sevap kazanabilmek için kafesteki kuşları satın alıp özgür bırakmaları ve bunu yaparken ‘Azat buzat, ahrette bizi gözet’ şeklinde bağırmalarını, özel görevlilerin belirli saatlerde sokak hayvanları için belirli yerlerde omuzlarında et ve ciğer dizili sırıklarla beklemelerini ve bu iş için özel ödenek tahsis etmelerini, ayrıca kuşlar için yapılan ve özel olarak tezyin edilen kuşevleri ve yanı sıra, sokak köşelerinde özellikle köpek yavruları için kulübeler inşa etmelerini çok şaşırtıcı bulmakta, bu şaşkınığı ayrıntılı bir şekilde anlatmanın yanı sıra, bu uygulamaların asla kendi toplumlarında bulunmadığını itiraf etmektedirler. Yabancı yazarların birçoğu, Türklerdeki merhametten dolayı, Osmanlı toplumunda her şeyin farklı olduğu, hayvanların yanı sıra ağaç ve taşların bile bu merhametten dolayı insanileştiği ve yumuşadığı vurgusunu yapmaktadır.
Yabancı gözlemcilerin sadece hayvan haklarına dair bağımsız bir eseri olmamakla birlikte, neredeyse hepsi, bu konuda, Osmanlı günlük yaşamına dair oldukça ilginç aktarımlarda bulunmuş, bu husustaki hassasiyete kayıtsız kalamamışlardır. Bu çerçevede aktarılan görüşlere, tek tek, müellif bazında ulaşmak ideal olandır, fakat zordur. Bütün bu yabancı gözlemci, diplomat ve seyyahların büyük çoğunluğu ve aktarımları hakkında genel, öz ve toplu bir fikir edinmek isteyen okuyucularınıza, daha pratik bir yol olması hasebiyle, İsmet Sungurbey tarafından hazırlanan ‘Hayvan Hakları’ isimli eseri ve söz konusu eserin ilgili bölümlerini önerebilirim. Avrupa’nın bu hususta şu an itibariyle geldiği noktayı tespit etmeye de hizmet eder tarzda, konunun teorik ve felsefi derinliği de ihmal edilmeksizin kaleme alınan Hayvan Özgürleşmesi (Peter Singer) ve Hayvan Hakları (David Degrazia) isimli eserlerin de bu çerçevede irdelenmesi gerekmektedir.
Osmanlı’da bu konuda “Mancacı” gibi ilginç bir kavram da var. Biraz açar mısınız?
Manca, muhtemelen İtalyanca (yemek-yiyecek, hayvan yemi anlamındaki) ‘mangre’ kelimesinden türetilmiş bir kelimedir. Mancacılar sırtlarındaki veya omuzlarındaki sırığa dizilmiş et ve ciğerlerle sokaklarda dolaşır ve kedi köpek gibi sokak hayvanlarına bunları dağıtırlardı. Şu halde ‘mancacılık’ özel ve özgün bir meslek dalı hüviyetine bürünüyor. Bu durumu, sıcağı sıcağına, şöylece ifade etmek gerekmektedir ki, mancacılar, asla gelişigüzel ve yenilmeyen et ve ciğerleri değil, kendileri için de bağlayıcı mahiyetteki vasiyetname veya vakfiye uyarınca belirli saatlerde, belirlenmiş ve özel olarak hazırlanmış et ve ciğer ağırlıklı nevaleleri, belirli yerlerde dağıtmakla yükümlüdürler ve bu iş için de kendilerine bir ücret tahsis edilmektedir. Bu iş, o kadar titizlikle ve sürekli bir şekilde yapılmaktadır ki, birçok yerli ve yabancı gezgin hatıratında, tam da mancacıların çıktığı ve görev icra ettikleri zaman diliminde, özel olarak anlaşmışlar ve sözleşmişlercesine, sokak hayvanlarının kısa bir sürede, muntazaman toplandıklarını aktarmaktadırlar. Sadece bu iş için profesyonel ve müstakil bir meslek grubunun oluşması bile bu işin asla ihmal edilmediğinin ve hangi oranda önemsendiğinin bir göstergesi mahiyetindedir.
O dönemlerde, sosyal afetlerde ve salgınlarda, olağanüstü durumlarda hayvanlara yönelik korumalar ve haklara dair neler söylenebilir?
Öncelikle, tarih boyunca, kısmen Osmanlı toplumunda da görüleceği üzere, herhangi bir salgın hastalık baş gösterince, tabiri caizse fatura hayvanlara kesilmiş, özellikle sokak hayvanları günah keçisi ilan edilmek suretiyle, boğdurma, yaktırma, şehir dışına gönderme gibi yollara tevessül edilmiştir. Salgın hastalıkların önlenmesi ve diğer bulaşıcı hastalıklara davetiye çıkarılmaması amaçlarına yönelik olmak üzere yollardaki pisliklerin üzerine kül dök(tür/ül)me işlemleri uygulanmış, bu işi yapan görevliler için vakıf gelirleri tahsis edilmiştir. Yine bu minvalde ayrı bir önlem olmak üzere hayvanlar, şehre (örneğin İstanbul’a) girişlerinde muayenelere tabi tutulmuş herhangi bir hastalık tespitinde, hem insanları hem de hayvanları koruma saikiyle, pandemi dönemi itibariyle iyice aşina olduğumuz üzere, karantina da diyebileceğimiz şekilde, tahaffuzhanelere (istanbul’da Kavak Tahaffuzhanesi) yönlendiriliyorlardı. Osmanlı Devleti’nin özellikle son döneminde, 1885 yılında Fransa’da Pasteur’ün kuduz aşısını uygulaması üzerine, çok geçmeden, 1886 yılı Haziran ayında, II. Abdülhamid’in de özel gayretleriyle, kuduz aşısı ile ilgili bilgi edinmek ve eğitim almak üzere bir heyet, Louis Pasteur’ün yanına gönderilmiştir. 1887 yılında ise, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (Askeri Tıp Mektebi) bahçesindeki binada, ‘Dersaadet Dâu’l-Kelb Ameliyathanesi’ adıyla ilk kuduz enstitüsü kurulmuş ve kuduz aşısı üretilerek kullanımına başlanmıştır. Bu tedavihanedeki hayvanların barınma ve bakım ücretleri de devlet tarafından karşılanmıştır.
Salgınlar dışında, özellikle savaş ortamlarındaki hayvanların (yoğun olarak atlar ve develer) beslenme hakkı bağlamında, insanların bile açlık ve susuzlukla pençeleştiği zaman dilimlerinde hayvanların mağdur olmaması, aç-susuz kalmaması duyarlılığına yönelik olmak üzere düzenlenen belgelere rastlanmaktadır. Osmanlı toplumunda, bırakın olağanüstü şartları, normal zamanda, ihtiyaç dışı, keyfi olarak avlanma ve av yapanlar, olabildiğince kötü karşılanmış, her dönemde yerilme ve zemmedilmeye müstahak olmuşlardır.
Hayvanların yine geçmiş yüzyıllarda Osmanlı’da, bu haklar dışında etolojik/davranışsal haklarına dair neler söylenebilir?
Oldukça önemli ve bir o kadar da kapsamlı bir soru. Doğrusu boyumu aşacak gibi görünüyor. Dilim döndüğünce cevaplandırmaya çalışacağım. Öncelikle etolojik/davranışsal haklar tabiri çerçevesinde okuyucularımızda şöyle bir kafa karışıklığı oluşabilir. Bu alanda -oldukça az da olsa- şu ana kadar yapılan çalışmalardan yola çıkarak, aşırı yük vurulmama/yüklenmeme hakkı, güvenli nakil/taşınma hakkı ve/ya hareket serbestisi/özgürlüğü veya hakkı gibi haklar, etolojik haklar çerçevesinde ele alınabilmektedir. Bizim çalışmamızda da ifade edildiği üzere, bu hakları, hayvanların davranışsal (davranış refleksi içinde, hayvan türüne ait olmalarından dolayı ortaya çıkan haklar) kategoride değil de hayvan refahı başlığı altında değerlendirmek daha doğru olacaktır. Osmanlı’da hayvan hakları ve refahı konusunu ele alırken, 12 adet hak tespit ettik ve bu hakların dört ana başlık/bölüm altında incelenmesi gerektiği kanaatine vardık. Söz konusu başlıklardan bir tanesi de etolojik/davranışsal haklar olup bu başlık altında “Yavrularıyla Birlikte Hayat Hakkı” ve “Sevilme, İlgi Gösterilme (Şiddete Maruz Kalmama) ve Psikolojik Destek Hakkı” başlıklarına yer verilmiştir. Son bölüme yerleştirilen bu haklar, sanki biraz daha duyguya hitap eden haklar gibi görünmektedir. Sorduğunuz soru çerçevesinde düşünüldüğünde, özellikle son başlık/hak altında, hayvanların davranış/duyu bütünlüğünün ve duygu durumlarının korunması, vücut bütünlüğünün korunması, her türlü şiddetten uzak tutulma ve korunma, psiko-sosyal açıdan desteklenme, sevgi-ilgi-şefkat gösterilme, duygusal açıdan korunma ve desteklenme, sövülmeme, rencide edilmeme ve hatta güzel bir isimle isimlendirilme, özel durumlarına göre muamele görme, ihmal ve istismardan korunma/uzak tutulma, sevgiyle yetiştirilme gibi haklar da dahil edilebilir ve bu duyarlılık daha da genişletilebilir ve geliştirilebilir diye düşünüyorum. Aslında bu soru için size ayrıca teşekkür etmek gerekiyor. Çünkü bu soru vesilesiyle, bizim çalışmamızda ana hatlarıyla ele almaya çalıştığımız söz konusu haklarla ilgili olarak ilgi duyan okuyucularınız, daha geniş ve hatta müstakil bir çalışma yapma imkânı bulacaklardır. Bu soru, onlar için bir kıvılcım mahiyetinde olacaktır. Çünkü bu alan ve özellikle etolojik haklar konusu zenginleştirilmeye müsait bir konudur. Bu işlem gerçekleştirilirken, olabildiğince, batı toplumlarından farklı olarak Osmanlı toplumunun olaya bakışının temelinde duygu, empati ve şefkat olduğunun unutulmaması gerekmektedir. Ayrıca, yine bu süreç içerisinde, Osmanlı devleti ve toplumuyla eş zamanlı ve doğal olarak, bir anlamda, İslam Medeniyeti’nin, Türk Kültürü’nün ve Doğu toplumlarının da konuya bakışının tespit edilip değerlendirildiği akıldan çıkarılmaması gereken bir olgudur. Konunun ne kadar geniş ufuklu ve boyutlu olduğu ortadadır. Ben şahsım adına, okuyucularınızdan, temel saikleriyle ilgili hasbihal etmiş bulunduğumuz bu konu ile ilgili çalışma yapmak isteyen kardeşlerime, bana ulaştıkları takdirde kendilerine yardımcı olmaya ve onları desteklemeye veya yönlendirmeye hazır olduğumu ifade edebilirim. Bu arada, son olarak, sorduğunuz soruyla da kısmen ilintili olmak babında ifade etmek gerekirse, önümüzdeki süreçte, ‘Selçuklu’da Hayvan Hakları’ konusu üzerine çalışma yapmayı planladığımı sizin aracılığınızda okuyucularınızla paylaşmak istiyorum.
Son olarak, hayvan hakları konusuna ve doğal olarak bana derginizde yer ayırdığınız için size şükranlarımı arz ediyor, yayın hayatınızda başarılar diliyorum.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi
