Mevlana’yı Anlamak / Alper Yücel Zorlu

gonul_17_mevlanaMevlanayı “anlamak ve izinden gitmek…” Bu mecaz dahi, başlangıç itibarıyla zorlu bir empati gerektiriyor. Onun hâliyle hallenmeden nasıl olacak bu!.. Mevlâna’yı anlamak… Kalbine girmek… Oysa ortada koskoca Mesnevî, Divan-ı Kebir var. Okuyarak olmaz mı acaba? Ama “Alim söylediğinden aşağı, evliya söylediğinden yukarıdır.” demiş büyükler… Mevlâna gibi bir büyük Velî’nin sözlerinden yola çıkarak ancak şerhlerini ezberleyebilme ve üzerinde tekrar tekrar düşünerek sözlerin karşılığı olan manayı kavrama yolunda ciddi bir cehd ortaya koymak dahi, bizi amaçladığımız bu hedefe kavuşturmaya yetmeyecek maalesef. Bunu denemek dahi hiç kolay değil… Ama bir kere deneyin isterseniz… Önceden planlanmış böylesine gerçek bir amaç dahi, gerçekleştirmek adına ömrümüzün kifayet etmeyeceği bir cehd olurdu hiç şüphesiz… Düşünmesi bile zor geliyor insana. Her şeyden önce bu gayret dahi başlı başına “aşk” istiyor aşk… Aşk, üzerinde binlerce sayfa yazılası bir kavram, bir hal, bir duruş, kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir “hal” her şeyden önce… Âşıkların halleri taklit edilemez ki… Herkesin aşkı ayrı… Aşık olmak da düşünmek de ayrı ayrı kulvarlar… Birini “hâl dili” diğerini “kâl dili” sadece temsil ediyor. Aşkı anlatmakla, kelimelerin kabına sığmaya çalışmak çok farklı… Aşklar ayrı ayrı demiştik. Beyazıd’ın aşkı, Veysel Karanî’nin aşkı, Mevlâna’nın aşkı, Hacı Bektaş-ı Velî’nin aşkı, Yunus Emre’nin aşkı… Hepsi de apayrı… Mevlâna dememiş miydi Yunus için; “Geçtiğim her yerde o koca Türkmen’in ayak izlerini gördüm.” İmam-ı Rabbani (ks), geçtiği manevi makamlarda diğer büyükleri görmemiş miydi?.. Hz. Peygamber’in, Miraç’ta diğer Peygamberleri sırasıyla görmesi gibi… Herkesi manen, tornadan çıkmış gibi aynı zannedenlerin kulakları çınlasın!… Avam var, havas var, havass’ül havas var. Ulûl âzam peygamberler var. Hepsinin algısı, hissiyatı, maneviyatı, idrâki, derinliği farklı… “Ebrârın sevabı, mukarrebûnun günahıdır.” diye boşa söylenmemiş… Evet, Gazaliler, Abdulkadir Geylâniler, Ubeydullah Ahrarlar; hepsi ayrı ayrı… Farklarını gözetmek bize düşmez ama kesinlikle hepsi de Allah’ın (cc) sevgili kullarıdır, makam sahipleridir. Yani Allah (cc) katında pek yüce bir yerleri vardır. Hepsinin de ortak özelliği Allah’a (cc) âşık olmalarıdır.
Şimdi söyleyin bakalım; ehlullah içinde “aşkın sembolü” olan Mevlâna’nın kalbine nasıl girelim… Her şeyden önce Allah’a âşık, sonra O’nun (cc) sevdiklerine, en önemlisi “Habibim” dediği Peygamberine âşık… Hepimizi bağlayan, en ednâmızı dahi bağlayan düstur bu değil mi? “Hubb-u fillah, buğd-u fillah!” yani “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek!” Peki, Allah adına en çok kimi sevecek, kime buğzedeceğiz? Kimdir en çok sevilmeye layık olan? Tabi ki en çok, “Habibim!” dediğini seveceğiz… Allah için buğzetmek çok ince bir ölçü olduğu gibi, Allah için sevmek de çok ince bir ölçü… Demek ki sevginin de bir sıralaması var. Bu işin en üst basamağında Resulullah’ı (sav) sevmek var. O olmadan kapılar açılmıyor. Sonra da kulu Yaradan’dan ötürü sevmek keyfiyeti, işin sırlı tarafı… “Şems-i Tebrizi’yi şurada gördüm” yalanına dahi bir servet veren Mevlâna, “Doğru olsaydı canımı verirdim.” demiştir. Hasret böyle bir şey, sevmek böyle bir şey…
“Güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuştu fahr-i âlem Resulullah (sav) Efendimiz… Her şeyi bizzat sahabe-i kiram efendilerimize göstererek yaşamış ve İslam’ı yaşatmıştı. Sahabe-i kiram efendilerimizden sonra İslam’ın yaşanılır kılınması ve temsili, hiç kimsenin inkar edemeyeceği bir gerçektir ki, Mevlâna Celaleddin-i Rumi (ks) gibi büyüklerin şahsında en büyük örneklik boyutunu yaşamıştır. İstikametin en büyük keramet, ahlakın vazgeçilmez İslam şiarı ve yaşanma biçimi olduğunu bizler Mevlânaların şahsında gördük, öğrendik, aklettik ve yaşadık… Bu anlamda güzel ahlakın tamamlanması, asırlara uzanan bir keyfiyet ve estetik olarak tüm incelikleriyle beraber en güzel şekilde Allah Dostu insanların şahsında şekillenmiş ve Hz. Peygamberin hassasiyetleri, ahlaki incelikleri İslami yaşantının somut biçimleri olarak ümmetin yaşantısında yer almıştır. Bunu kim inkar edebilir!.. Tabir yerindeyse “Ahlakın şartının kaç olduğunu” İslam ümmeti, Hz. Peygamber’den sonra, bizzat Allah dostlarının yaşantısıyla öğrenme imkanı bulmuştur. Çünkü ahlak, bizzat yaşayarak, hissederek elde edilen bir erdemler bütünüdür. Mesela adalet duygusu sıfatlaşmadan, takvadan bahsedemezsiniz. Merhamet olmadan, İslam’ın kurumsal yapıları gerçek neş’esini bulamaz. Küçük bir çocuğa dahi sevmeden, kendinizi sevdiremezsiniz. Tevazuyu insanlar bizzat görerek öğrenir. Cömertliği de, hilmi de, hoşgörüyü de… Samimiyet, içtenlik ancak merhamet, tevazu, cömertlik, hilm ile kendini gösterebilir. Mevlâna gibi Allah Dostlarının hayatları ise hep bunun örnekleriyle doludur.
Muhyiddin-i Arabi, kendisinden “Allah için sadaka” isteyene kendi evini veriyor “İstenilen şey küçük, uğrunda istenilen büyük!” diyerek… Aynen söylediği gibi, verilen yani istenilen “küçük” ama uğrunda istenilen “büyük.” Yani Allah (cc)… Allah için istenmiş çünkü… “Seven kurtulur” düsturu, sevgi basamaklarında tırmanma keyfiyetinde en güçlü kabiliyet, tutamak ve enerji. O nedenle büyükler “Seven kurtulur” demişler…
“Hamdım, piştim, yandım.” diyor Hz. Mevlâna. Onun geçtiği yollardan geçmeden Mevlâna’yı anlamak asla mümkün değil… Oynayarak yanmak mümkün değil, yanarken yanılıyor, acı çekiliyor, bedel ödeniyor, izafiyet kesbediyorsunuz. Kadir kıymet biliyorsunuz, hikmetle eğitiliyorsunuz, halden hale geçiyorsunuz. Nefsinizi törpülüyorsunuz, nefsiniz törpüleniyor… Emmareden levvameye, levvameden mülhimeye, mülhimeden mutmainneye…. Sonra sizi nereye götürüyorsalar oraya… Çünkü kapısını çaldığınız, bir gün size de kapılarını açıyor… “Has bahçeye” doğru çekiliyorsunuz. Ama yollarda üşüyor, yanıyor, ıslanıyor, kabuk değiştiriyor, en önemlisi “öz” değiştiriyorsunuz… Lale gibi boynunuz bükük, ta ki kapılar açılana kadar…
Mevlâna gibi cihangirler, gözü pek mana erleri, “Allah adamları” imtihanın aslında kendimizle ilgili olduğunu, İslam’ın kendimizle barışmak, ruhumuzla buluşmak, sevmek, hakikaten sevebilmek olduğunu hakiki manada bize öğretiyorlar. Sevgiliye kavuşmak bir hasret olduğu için, “vuslat”ı “aşk” derecesinde istemek gerektiğini biz onlardan öğreniyoruz. Sevdiğinin haliyle hallenmeden, hakikat bizi bir sarmaşık gibi sarmadan hakikaten sevilmiyor demek ki… O nedenle, gerçekten de Allah için sevmeyi başardığımız sürece, gayet iyi biliyoruz ki Mevlâna’nın kalbine girmek çok kolay… Ama mürşidden kastın Resulullah (sav), Resulullah’tan kastın da Allah olduğunu anlamadan, Mevlâna’nın kalbine girebilmenin de ne anlama geldiğini anlamak zor, hem de çok zor… Yarın zerresine muhtaç olacağımız “sevmenin” bugün sürünerek de olsa çilesini çekmeye ta işin başında talip olmak lazım…
Mevlâna’nın (ks) buyurduğu gibi; “Artık cancağızım, yeni şeyler söylemek lazım.” Evet, yeni güneşler doğarken, aylar da hükümsüz kalıyor… Ayları ay gibi, güneşi de güneş gibi sevmek lazım… Her şeyin ilacı burada… Sevmek, aramak ve bulmak lazım…

2 yorum

  1. cok guzel allah bınkere razı olsun  ellerınıze saglık

  2. Çok güzel olmuş.. Ellerinize sağlık…

ÇİĞDEM için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir