Pop Müziğin Amcası İlhan Şeşen

gonul_17_ilhan_sesen1948’de Manisa’da dünyaya geldi. Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra 10 yıl serbest avukat olarak çalıştı. Müziğe olan büyük ilgisi ve yeteneği nedeniyle kariyerine bu yönde devam etmeye karar verdi. 1968’de dans müziği orkestralarında şarkıcılık yapmaya başlayan Şeşen, aynı yıl gitar çalmayı da öğrendi. Şeşen’in çıkarttığı ilk kırkbeşlik plak “Kavga” adını taşıyordu. İlhan Şeşen “Grup Gündoğarken”in amcası idi. Grubun sevilmesinde o yumuşacık sesin etkisini inkar etmek mümkün değil. Sonra tek başına albümler çıkardı. Ardından televizyondaki oyunculuk çalışmaları başladı.

Müzik kariyeriniz nasıl başladı?

Mahallede dolanıp duruyorum. Komşumuzun kızı var babası şimdi profesör oldu. O zaman lakabı abdal Orhan’dı. Gerçekten iyi bir profesördür. Zaten abdal dediğiniz herkes nerelere neler yapmış bi görseniz. Her neyse bana da abdal diyorlardı gitar çaldığım için. Bak ben de hala gitar çalıyorum. Her neyse kızı bir şekilde etkilemem lazım. Kızın babası zengin ben fakirim. Emekli bir memur çocuğuyum. Neyse uzatmayayım dedim ki kafamdan bi şarkı yapayım şu kıza içinde adı da geçsin mahalleye gidip çalıyım bi yerden bir gitar bulurum nasıl olsa affedersiniz en basit tabiriyle bir pas versin diye. Mahalleye gittim şarkıyı çaldım. Tabi kız bana pas vermedi fakat o sıralar mahallemizde oturmakta olan Grafson plağın sahibi Agop Ürgüplüoğlu ordan geçerken bana şöyle dedi. Evladım bunlardan sende daha var mı? Bende var dedim. O zaman bana gel dedi. Ona gittim ve bir plak yaptı bana Agop. 1971 yılında ilk plağım çıktı, kız bana pas verdi, evlendik, iki çocuğum oldu. Evde oturuyoruz şimdi o yün örüyor ben televizyonu zapingliyorum. Müzik türümün seçiminde bilinçli davranmadım. Kendiliğinden oldu. Sevdiklerimi dinledim, sevdiklerimi söyledim.
Halk konserlerine geliyorum. Halk konserlerini halkın bizi desteklemesi olarak görüyorum. Müzik yapan birisi olarak söylüyorum ki böyle sessiz ortamlarda halkın gelip sizin yaptığınız müzikleri dinlemesi kadar büyük bir keyif olmadığını düşünüyorum. Bu nedenle halk konserlerini halkın bizi desteklemesi olarak görüyorum. Benim için müzik her şeyin önündedir. Bazı başka projelerim de var ama şu anda söz edebileceğim aşamaya gelmediler. Tabii ki herkes gibi ben de bir kitap yazmak istiyorum. Küçüklükten beri en büyük isteklerimden biri bu. Ama üşeniyorum. Bazı hikayelerim, şiirlerim hatta bir senaryo çalışmam bile var. Fırsat bulursam, bir de üşenmezsem belki bu hayallerimi de gerçekleştirebilirim.
Bir köşeye sahip olup, yıllarca o köşede yazı yazmak, benim hayatta en çok istediğim şeylerden biridir. Yazmak neredeyse çıldırmakla eşdeğer. Ama benim için çıldırmak imkânsız gibi bir şey, çıldıranları da pek fazla anlamıyorum…
Hayatımda yaptığım en büyük çılgınlık neydi diye şöyle bir geriye baktığımda, üç beş tane çılgınlık görüyorum. Bunları eleyip iki tanesini söylemek gerekirse; bir tanesi yamaç paraşütü yapmak, diğeri de üniversiteye girmek… Ama benim için, üniversiteye girmek, yamaç paraşütünden daha büyük bir çılgınlık. Üniversiteye girmek istiyordum ve giremediğim için de çıldırıyordum… Tabii, o an için farkında değildim, çünkü çıldırma anının ne kadar süreceği belli olmaz, yaşarken bunu anlayamazsın, sadece geçmişe baktığın zaman onun gerçek bir çılgınlık olduğunu görebilirsin. Çıldırmıştım… Bir buçuk ay boyunca, her Allah’ın günü Kadıköy’den Beyazıt’a geçip Hukuk Fakültesi’ne gidiyordum… Her geçişimde görevliye şu soruyu soruyordum: ‘Düştü mü efendim notlar’… ‘Düşmedi’… ‘Düştü mü?’… ‘Düşmedi’… Bunu otuz ya da kırk kere arka arkaya tekrarlamak çok kolay; ama her gün bunu yapmak, işte bu çılgınlık… Hukuk Fakültesi’ne asla giremeyeceğimi bile bile, bir buçuk ay boyunca gidip geldim. Sonunda bu sorudan sıkılan adam bana şöyle dedi: “Sen buraya girmeyi çok istiyorsun.” Halbuki çok istediğim falan yoktu. Sadece, gidebileceğim yegâne üniversite orasıydı. “Evet.” dedim. “Evrakların hazır mı?” dedi, “Hazır.” dedim. Ondan sonrasını hatırlamıyorum. ‘Oraya çık, buraya git’ dedi. Önüme bir karne attı: 15106, Hukuk Fakültesi öğrencisi İlhan Şeşen… ve ben Hukuk Fakültesi’ni üç buçuk senede bitirdim; çünkü çıldırmıştım… Bir an evvel bitirilmesi gereken bir şeydi… Benim hayatımdaki en büyük çıldırma dönemi odur..

‘Eyvah, galiba çıldırıyorum’ dediğiniz anlarınız hiç oldu mu?

Çıldırıyorum dediğim zamanlar, dönem dönem oldu. Fakat ‘eyvah’ demedim asla. Bütün bu anlarımın çalışmakla geçtiğini gördüğüm içindir belki. Çalışmasa çıldırabilir insan. Sadece sanatsal anlamda üretim değil, herhangi bir şeyle uğraşmak da çıldırmayı engeller. Bence şu tip insanlar çıldırmıştır: Elini eteğini her şeyden çekip, bahçesinde çiçekleri sulayanlar… Peki, ben ne zaman çıldırabilirim? eğer bir gün tek başıma kalırsam… Çünkü insanlar birbirine muhtaçtır; çünkü yaşadığımız çağ, çıldırmaya müsait bir çağ…

Mutsuzluk ‘çıldırma’ nedenimiz olabilir mi peki?

İşte, ‘mutlu olmak şart değildir’e vardığım için ben bu noktadan sonra kolay kolay çıldırmam. Ama özelimden gelecek olursam, yaptığım meslek itibariyle zaten mutsuz bir insanım. Ama mutluluktan da üretim doğmaz, bu da böyle bir gerçek. Mutluluk dışa dönüktür, mutsuzluk ise içedönük. Üretim derken, soyut bir üretimden söz ediyorum tabii ki. Yani bir şarkı, bir şiir, bir heykel; soyut bir şey yani… Elle tutulur falan ama; soyuttur… Dolayısıyla üretim sırasındaki özel mutsuzluk hali, zaten bende devamlı mevcut bir durumdur. Hayatın çok derinmiş gibi algılanılan meselelerini bırakıp işimize bakalım’ tavrı benim çok hoşuma gitti…
Ne diyorum, mutlak yalnızlık çıldırma halidir. Ben, bir toplum içinde yaşamayı doğru buluyorum… Hepimiz yolda bir kedi ölüsü görmüşüzdür; mutlak yalnızsak gidip bakarız… Benim dediğim, toplum içinde yaşıyor olmanın insana yüklediği korkular ve içimize yerleşen bazı duyguların bulunduğudur. Ben bunlarla birlikte yaşamaktan söz ediyorum yani… Belki de, konuşulan her şeyin ötesinde, hayat, kabul etmektir. Benim felsefem böyle biçimlendi… Önce kendini kabul etmek değil, önce başkalarını kabul etmektir… Hayat tartışmak için var, erişebildiğim her şey benim için bir şans diye düşünüyorum.

Ekolojik bozukluk ve plansız yapılaşma, insanı ‘çıldırtacak’ düzeyde, kentleri yaşanmaz hale getirdi…

Çıldırmamak işten değil!.. Kalamış… ki ben uzun zamandır burdayım; burası denizdi, burdan denize girerdik, pırıl pırıldı… Mesela, diyelim ki ben öldüm ve beni dondurdular, uzun bir süre herşey deforme olduktan sonra uyandırıp bana dediler ki, burası Kalamış… işte o zaman çıldırırdım. Çünkü, ani şeyler çıldırtır. 1968’de öyle bir şey olsaydı, gözlerimi açıp şu halini görseydim asla inanmazdım. Ama bu yavaş yavaş oldu, onun için çıldırmadım.
İnsan kendini ulvileştirerek dünyayı mahvetmiştir. Dünyadaki nüfus artışını en büyük tehlike olarak görüyorum. Türkiye’nin en büyük sorunu bu. Bu sorun insanın canını sıkmıyor değil.

Öte yandan ‘tüketim çılgınlığı’ bütün toplumsal kesimleri egemenliği altına alıyor; toplumsal travmanın bir sonucu mu bu durum?

Geçen gün bir mağazaya girdim, tezgahtar öyle hoş bir şey söyledi ki, “Alışveriş insanı mutlu eder.” dedi. Aslında doğru. Mesela kendine bir anahtarlık alıyorsun, iki gün o anahtarlığa bakıyorsun, kendini daha mutlu hissediyorsun. Bu da gerçek ama, öte yandan şu da bir başka gerçek: tüketim çılgınlığı aldı başını yürüdü; çağımızda üretmeden tüketmek moda oldu. En azından Türkiye açısından bu böyle… Türkiye bir tarım ve turizm ülkesidir ve yıllardır söylenegelen ağır sanayi palavrasından vazgeçilmelidir.

Keyif verici bir sohbetti teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir