Kalp Beyin İkilemi / Dr. Mehmet Öztürk

Diyalektik materyalizmin etkisi altında kalan kimi insanlar hayatı, olayları ve evreni değerlendirirken uzlaşmacı değil çatışmacı bir yaklaşımı esas alırlar. Yaşam tarzlarını, analizlerini hep bu zaviyeden inşa ederler.
Diyalektiğe böylesi bir anlam yüklenildiğinde oluşabilecek komplikasyonları önceden kestiremiyebilirsiniz. Yüklediğiniz bu anlam sizi sınıfsal çatışmalara, savaşlara sürükleyebileceği gibi, diyalektikten diyalog da üretebilirsiniz.
Böylesi bir giriş yapmamızın nedeni; kalp mi beyin mi? İkilemiyle yapılagelen negatif kısır bir tartışmaya dikkat çekmektir.
Diyalektiği her şeyin dinamiği olarak kabul ederseniz, bu yaklaşım; zamanla eşya, insan ve olay okumalarınızda sizin paradigmanız halini alır. Bu şablondan dışarı çıkamaz, ezberci, yaftacı, öteleyeci, dışlayıcı bir tutum ve davranış girdabına sürüklenebilirsiniz.
Kalp ve beyin; fonksiyonları itibari ile en temel ve en önemli iki vazgeçilmez organımızdır. Kuşkusuz her bir organımız çok önemlidir. Ancak kalp ve beyin hayati öneme haiz olmaları dolayısıyla biraz daha ön plandadırlar.
Beyin ve kalp ilişkisi insan sağlığı açısından son derece önemli bir olgudur, biri olmadan diğeri sağlıklı çalışamaz. Uzmanların ifadesine göre beyindeki sorunlar kalbin çalışma dengesini bozuyor, ritim bozukluklarına, ani kalp durmalarına ve hatta ölümlere neden olabiliyor. Aynı şekilde kalpteki sorunlar da beynin kan ihtiyacının belli miktarların altına düşmesi veya kalpte oluşan bir kan pıhtısının beyne ulaşmasıyla beyinde tıkanma ve beyin krizlerine yol açabiliyor.
Tıp otoriteleri; “bir kalp hastalığının beyin krizi için, bir beyin hastalığının da kalp krizi için önemli bir risk faktörü” olduğunu ifade ediyorlar.
Bu iki vazgeçilmez organımızın birbirleriyle hatta diğer tüm vücut organları ile olan kombinasyonları, denge, uyum ve ahenk içerisinde bulunmaları halinde sağlıklı bir yaşam sürebiliyoruz aksi takdirde hayatımız zehir oluyor.
Kısacası birini diğerine tercih etme gibi bir lüksümüz bulunmuyor.
Kalp mi daha önemli yahut beyin mi? Gibilerinden bir ikilem ya da paradoksa düşmenin hiçbir anlamı yok çünkü biri olmadan diğeri çalışamıyor.
Yaratıcı kudret tüm organlarımızı birbirleriyle ancak entegre çalışabilecek bir formatta dizayn etmiş.
Yukarıda da ifade ettiğim gibi kalbi beyne, beyni kalbe tercih etme gibi bir şansımız ve lüksümüz asla söz konusu değil.
Amacımız beyin ve kalp organlarının nasıl çalıştıkları, birbirlerine nasıl etki ettikleri… vs. hususlarla ilgili tıbbi bir makale yazmak değil.
Bizim bu makaleyi kaleme almaktan maksadımız; kalp ve beyin organlarının biyolojik ve fizyolojik anlamlarından daha çok kalp ve beyin olgularına yüklenilen moral, değersel ve metafizik boyutlar üzerinde durmaktır.
Genel kanı ve kabul; kalp denilince duygu, beyin denilince akıl kavramlarının ön plana çıktığı yönündedir.
İnsanlar yaşamla ilgili aldığı kararlarda kimi zaman ikileme düşerler, iki farklı ses duyumsarlar içlerinde.
Gerçeklik algısının oluşmasında kalbin sesini dinleyenler mi yoksa analitik düşünceye sığınan beynin sesini dinleyenler mi daha kazançlı ya da avantajlıdır?
Ya da bir başka ifadeyle kalbin sesini dinleyenler mi yoksa beynin sesini dinleyenler mi daha başarılıdır?
Bu konuda Harvard’da yapılan bir araştırmaya göre; her durumda analitik kararlar vermek daha faydalı değil ve insanı daha mutlu kılmıyor. Görüş ve öneriler en iyi yolun farklı şart ve durumlarda her ikisinin de kullanılması gerektiği yönünde. Ancak mutlu ve huzurlu bir yaşam için kalbin hayatı daha kolaylaştırdığı, kalbinin sesini dinleyip hayatına devam edenlerin kendilerini diğer insanlara göre çok daha rahat hissettikleri ortaya konulmuş durumda.
Kalp; aşkın, sevginin, merhametin… vs. kısacası duygu dünyamızın, beyin ise akıl, zeka, analitik düşüncenin merkezi olarak kabul edilir.
Durum böyle olunca insanlar, toplumlar hatta devletler ve uygarlıklar dahi bu bakış açısı, paradigma ve yaklaşımdan olumlu ya da olumsuz nasibini almışlardır.
Bu mevzu öylesine derin, komplike ve sofistikedir ki medeniyetler çatışmasında karşımıza çıkan “doğu-batı uygarlığı” ikileminin temelinde dahi kalp ve beyin paradoksunu gözlemleyebilirsiniz.
İnsanlar değerlendirilirken; falanca akılcı, falanca çok duygusal türünden nitelemeleri çok duyarsınız. Aynı nitelemeler toplumlar için de yapılır: Doğu toplumları daha duygusal batı toplumları daha akılcı ifadeleri kullanılır.
Bu ifadeyi; doğu uygarlığı duygu yoğunluklu, batı uygarlığı daha akılcı ve rasyonel şeklinde de duyarsınız.
Bu değerlendirmeler özünde birçok sıkıntı, arıza ve problem barındırıyor olsa da gerçeklikten de çok uzak değildir.
Konunun fotoğrafını çektiğinizde böyle bir gerçeklikle karşılaşırsınız ancak olaya normatif, epistemolojik olarak yaklaştığınızda hangisinin daha doğru olduğu bir başka ifadeyle kalp insanı, duygu toplumu, duygu uygarlığı mı daha önemli ya da doğrudur? Yoksa akıl beyin insanı, akılcı toplum ya da akıl uygarlığı mı daha önemli ya da daha doğrudur? Yahut da daha değerli ve doğru olan daha farklı bir yaklaşım tarzı mıdır?
Bu tür sorulara cevap bulmak ayrı bir tartışma mevzudur.
Burada bana göre çözüm; kalp ve beynin insan vücudundaki değer, önem ve çalışma fonksiyonlarını esas alan bir yaklaşımı benimsemekle mümkün olacaktır.
Şunu da ifade etmeden geçmeyelim; ne kalbi bir başka ifadeyle his ve duyguyu ön plana çıkaran insan, toplum ve uygarlıklar; duygu ve kalbi, ne de aklı ve beyni önceleyen insan, toplum ve uygarlıklar aklı ve beyni tam manasıyla anlayabilmiş ve yansıtabilmiş değillerdir. Eğer öyle olmuş olsaydı her tarafta kan ve gözyaşının hâkim olduğu günümüz dünyası bu halde olmazdı.
Olayın temelinde dozaj ve denge problemi vardır: Ne kadar ve nasıl duygu-kalp? Ne kadar ve nasıl akıl-beyin?
Bu sorulara verilecek sağlıklı cevaplar problemin de çözümü olacaktır.
İnsan bedeninde kalp ve beyin nasıl bir kombinasyon ve ahenk içerisinde çalışıyorsa insanoğlu da gerek bireysel ve toplumsal ilişkilerinde gerekse de uygarlık inşa ederken kalp ve beyni bir başka ifadeyle duygu ve aklı insan vücudundaki çalışma prensiplerini yansıtacak şekilde benimseyip esas almış olsaydı yaşamış olduğumuz bunca sorun ve problemler de ortaya çıkmamış olurdu.
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde bu hususla ilgili ışık tutma ve çözüm olma noktasında: “İnsan vücudunda bir et parçası vardır o düzelirse bütün vücut düzelir, o bozulduğunda bütün vücut bozulur, iyi bilin ki o et parçası kalptir.” (Buhari, İman 39) buyurmaktadır.
İslam’da “kalp” kavramı manevi kalbi de hatta aklı da içine alacak şekilde geniş bir kapsama sahiptir. Nitekim “Elbette bunda, içinde bir kalp taşıyan veya zihnini derleyip toplayarak can kulağıyla dinleyen kimseler için alınacak bir ders vardır.” (Kaf, 50/37) mealindeki ayette geçen “kalp” kelimesi akıl anlamında kullanılmıştır.
İbn Hacer’e göre, çoğu tefsirciler bu ayette yer alan kalbi akıl olarak anlamışlardır. (Örnek olarak bk. Taberi, Maverdî, Kurtubî, İbn Kesir, Celaleyn, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)
Nasıl ki beyin ve yürek fizik vücudumuzun en önemli uzuvları ise akıl ve kalp de (gönül) tabiri caizce manevi vücudumuzun en mühim hususiyetleridir.
Yine; “Bu inkârcılar, hiç mi yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar ki düşünüp taşınacak kalplere ve gerçeğin sesini işitecek kulaklara sahip olsunlar. Şu bir gerçektir ki kör olan yüzlerdeki gözler değil asıl kör olan sinelerdeki gönüllerdir.” (Hac, 22/46) ayetinde yer alan “düşünüp taşınacak kalpler” ifadesi de kalp sözcüğünün aklı da içine alan bir kavram olduğunu yine açıkça ortaya koymaktadır.
Kalp; akıl, ruh fonksiyonlarını da ihtiva eden manevi bir latife-i Rabbaniyedir.
Nitekim İmam Gazalî, altıncı his çerçevesinde değerlendirdiği “basiret” mefhumunu açıklarken, kalb, nur, akıl gibi sözcüklerin birbirinin yerine kullanılabileceğini, bunların teşhis ve tayini konusunda bir tartışmanın yersiz olacağını ifade etmektedir. (bk. İhya, 4/289)
Günümüz İslam bilginleri manevi kalbin hem aklı hem de duyguları barındıran bir komuta merkezi gibi olduğunu, bu merkez ister beynin bir yerinde bulunsa ister metafizik başka bir boyutta yer alsa da fark etmeyeceğini ifade etmektedirler.
Anlaşılması gereken husus; beden ve ruh nasıl ki biri fizik diğeri metafizik bir varlık olmakla birlikte insan vücudunda bir arada bulunmaktadırlar, benzer şekilde akıl, duygu, kalp beyin, düşünce… gibi kavram ve olgular da fizik yahut metafizik varlık olsalar dahi netice itibari ile insan vücudunda ve bir arada bulunmaktadırlar.
Sözünü ettiğimiz bu organlarımızı yahut manevi hususiyet ya da latifelerimizi birbirleriyle yarıştırmak, çatıştırmak, birini diğerinin önüne geçirmek, daha değerli ve önemli olduğunu vurgulamak, negatif anlamda diyalektik bir yaklaşım sergilemek yerine maddi ve manevi nitelik ve özelliklerimizi ifade etmek adına bir başka ifadeyle bizi biz yapan bu hususiyetlerimizi yerli yerinde ve olması gerektiği dozaj ve kıvamda fonksiyonel kılmak ve kullanmak en sağlıklı yol ve çözüm olacaktır.
Birini diğerinin önüne geçirdiğiniz zaman çok ağır komplikasyon ve hastalıklar ortaya çıkabilmekte, doğa; bumerang etkisiyle intikamını da almaktadır.
Duygularınızı akıl potasında damıtmadığınız takdirde psikolojik sorunlar oluşabilmektedir. Nevrotik ve psikolojik rahatsızlıklar maalesef insanları intihara dahi sürükleyebilmektedir.
Hatta öyle insanlarla karşılaşırsınız ki kalbi iman dolu olduğu halde beyni adeta paradoksal bir biçimde seküler çalışır. Bu ikilemi anlamakta güçlük çeker, şaşar kalırsınız…
Bireysel planda böyle olmakla birlikte toplumsal ve devletler muvazenesinde de benzer durumlar söz konusu olabilmektedir. Aklını ve beynini yeterince kullanmayan, bilimsel yaklaşımlara mesafeli duran toplum ve devletler diğer devletlerin hegemonyasına girebilmekte ve sömürülmektedirler. Duygu, gönül, inanç ve metafizik değerleri ikinci plana atan, sadece aklı ve beyni önemseyen toplumlar ise çok daha acı ve yakıcı sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalmaktadırlar:
İnsanı yalnızlaştıran, mekanikleştiren makine haline getiren, istihdam azaltan, moral ve insanî değerlerden uzaklaştıran toplumlar her geçen gün yaşlanıyor, nüfus artış hızı duruyor ve negatife geçiyor. Bu ise karanlık bir gelecek öngörüyor. Teknolojide endüstride “beyin” zirvelere doğru yol alırken paradoksal olarak insan her geçen gün kendinden uzaklaşıyor. İronik bir şekilde iletişim çağında en büyük iletişimsizliğini yaşıyor. Kendine ve toplumuna yabancılaşıyor. Yalnızlaşıyor. Önlem alınmazsa garip bir şekilde sanki insanoğlu kendi eliyle kendi sonunu hazırlıyor.
Benzer şekilde önceden de ifade ettiğimiz gibi böylesi toplumlarda; aile kurumu çatırdamakta, evlilikler azalmakta, boşanmalar her geçen gün artmaktadır. İstatistiksel verilere bakıldığında gelişmiş batı toplumlarında doğan çocukların %40’a yakınının evlilik dışı ilişkiler sonucu dünyaya geldikleri görülmektedir ki bu korkunç bir durumdur. Aynı şekilde nüfus artmamakta, aksine birçok Batı ülkesinde durmakta hatta azalışa geçmiş durumdadır. Bu durum ise her geçen gün yaşlanmayı beraberinde getirmektedir.
Yaşlanmış bir toplum, genç ve çocuk kesimin azalışı ve yok oluşunu ifade etmektedir. Gelecek projeksiyonları yapıldığında Batı toplumlarını karanlık bir tabloyla karşı karşıya bırakmaktadır. Gençliğin, çocukların bulunmadığı bir toplum geleceğin de olmadığı bir toplum demektir. Aynı zamanda suç oranları yükselmekte uyuşturucu bağımlılığı her geçen gün artmaktadır. Normal evliliklerin yerini sapkın evlilikler almakta hatta homoseksüel lezbiyen evlilikler birçok batı ülkesi tarafından legal evlilikler olarak tanınmakta ve yasal güvenceye kavuşturulmaktadır.
İntiharların yükseliş trendinde oluşu, savaşlar, terör eylemleri, inançsızlık, ahlaksızlık vb. negatif gelişmeler hiç de iç açıcı gelişmeler olarak görülmemektedir.
Ayrıca çoğu kişi akıl denilince genelde beynini işaret eder. Oysa akıl eşittir beyin demek değildir. Çünkü akıl eşittir beyin olmuş olsa hayvanlarda da beyin var. O zaman bütün hayvanların akıllı yaratıklar olması icab ederdi ki hiçbir hayvanda bizim bildiğimiz anlamda akıl söz konusu değildir. Aklın beyinle korelasyonu vardır, fakat akıl eşittir beyin demek değildir.
Bir de modern insanın kalp beyin paradoksuna dikkat çekme anlamında şu gerçekliği de vurgulamadan geçmeyelim;
İnsan küçükken kalbi ve duyguları daha belirleyicidir; hayatını henüz kirlenmemiş, saf arı duru duygu dünyasından izler, değerlendirir ve anlamlandırır ve böylelikle daha mutludur.
Büyüdükçe hayatın gerçekleri; onu daha analitik düşünmeye, daha reel ve rasyonel olmaya zorlar.
Hayat bazen; kalp ve duygu sıcaklığından beyin ve aklın soğukluğuna doğru yolculuktur. Bazen de tersidir.
Kalbiyle beyni arasında sıkışan, paradoks yaşayan çağımız modern insanının açmazına çözüm üretilmeden sağlıklı birey, sağlıklı toplum beklentileri bir ütopya olmaktan öteye geçmeyecektir.
Fiktif hezeyanları; epistemolojik, rasyonel ve bilimsel doğrular gibi sunan, geçici çözümler üreten duygu, düşünce ve paradigmalar beyhude arayış ve aldanışlardır ve batıldır.
Yapılması gereken; Hak-batıl mücadelesinde Hak’tan yana tavır almaktır. Bu bağlamda konumuzu çarpıcı şu ayet meali ile sonlandıralım:
“Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size!” (Enbiya, 21/18)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir