İnsanın İç Dünyasında İnançsızlığın İzleri / Dr. Metin Serimer

Burada konuşacaklarımız, her şeyden önce, Hz. Peygamber’e (s.a.v.) itaat eden ve emirlerini harfiyyen yerine getiren Sahabe-i Kiram Efendilerimizin büyüklüğünü gösterir. O dönem insanlık tarihine ışık tutacak negatif ya da pozitif pek çok örneği içinde barındırır. Ebu Lehebler, Abdullah bin Ubey gibi büyük münafık ve kâfirler olduğu gibi, büyük pişmanlıklar ve tövbelerle hatalarından dönenler de vardı. Ve yine, bir ümitle ve sırf Hz. Peygamber’in ahlakına güvendiği için gelip Hz. Vahşi misali Müslüman olanlar olduğu gibi, davası uğruna şehit olan Hz. Hamzalar da vardı. Hz. Peygamber’e rağmen peygamber aleyhtarlığı, nifak hareketleri, fitne peşinde koşan insanlar olduğu gibi, Bedir kahramanları gibi canını feda eyleyen yiğitler de vardı. Bunlar hep o dönemin iyilik ya da kötülüğe dair karakteristik örnekleridir.
Günümüze gelince, İslam dünyasında, başkalarını tekfir etmek yerine, İmam-ı Rabbânî’nin “Afaki ve enfüsi putlardan kurtulmadan gerçek tevhide ulaşılmaz.” sözünün gereğini yerine getirmek, bu sözün söylendiği zamanda olduğu gibi, şimdi de çok kıymetlidir. Çünkü insanın dışı, içinin bir yansımasıdır. Bu anlamda, İslam’da nifak hareketleri, inkâr psikolojisi, inançsızlık, Peygamber aleyhtarlığı, münafıklık kavramı, müşrik davranışları gibi konuları, bize de hitap eden yönleriyle ele almak önem arzediyor. Nitekim adalet duygusunun zayıflığı, nefsin, inkârı mümkün olmayacak biçimde olanca gücüyle kötülüğü emrediyor oluşu, insana ait potansiyel kötülüklerin her an hayata geçebilir oluşunu da gündeme getiriyor. Nifak alameti, şuursuzluk ve fıtrat bozukluğu değilse, yani insan kötülüğün prototipi değilse, insan davranışları, duyguları ve düşünceleri adına üzerinde düşünülmeye değer bir konudur. Yani her insanın içsel olarak kayabileceği bir alandır…
Hiç şüphesiz, inanca dair vesveseler, zannedildiğinin aksine fıtratımızdaki inanca işaret ediyor. Vesvese konusu, burada anlatmak istediklerimizin tamamen dışında muhkem bir tefekkür alanı… Hiç kimsenin, zaten var olan inancından şüphelenmesine gerek yok… Dağlar gibi imanı olan tüm okurları tenzih ederim. Burada anlatılanlar, tamamıyla, insanın hakikat karşısındaki konumu ve duruşuyla alakalı. Hatalarla dolu insanlık tarihinde, inanç adına, benzeri büyük hatalara düşmemek için üzerinde düşünmemiz gereken kıymetli şeylere, yaşanmış olaylara dair düşünceler… Şenel İlhan Beyefendi’nin “Uç günah isteklerine karşı tepkimiz nasıl olmalı?”, “Allah’ın yardımı olmadan hiç kimse nefsini yenemez.” makaleleri ve “Vesveseleri Aşmak Yetmez Düşüncelerimizi de Yönetmeliyiz…” yazılarını okumak, insanı tanıma ve tanıtma adına çok yüksek bir tefekkürün merhamet dolu ürünleridir. Bu makalelerde dikkat çekilen şey, insanın zihin dünyasında nelerin olup bittiğine ve bunları nasıl anlamamız ya da doğru değerlendirmemiz gerektiğine dair çok net, muhkem değerlendirmelerdir. Hele bir de “vesvese” konulu makalesi, insana insanı anlatan ve mutlaka okunması gereken çok ciddi ve güzel yazılardır. Çünkü gerçek manada, insanı inşa eder…
Bizim burada anlatmak istediğimiz, kâfir ya da münafıklık şeklinde tanımlanan tavırların daha iradî ve isteyerek yapılan negatif duruşların günümüzde de insanın kendi içinde alabildiğine boy gösterdiğinin bilinmesidir. O nedenle “İçimizde İnançsızlığın İzleri” başlığını kullanmayı uygun bulduk. Hz. Peygamber döneminde O’nun bizzat vahiy kaynaklı icraatlarında gün yüzüne çıkan karşıtlıklar, kâfir ya da münafık kavramlarıyla karşılık buluyordu. Olaylar somuttu ve karşılarında, duygu ve düşünceleriyle yüzleşebilecekleri, insanlık tarihinin en yüksek şahsiyeti vardı. Bugün de insanın durduğu yer açısından bir yüzleşme ve yüzleştirmeye ihtiyaç var ki, bu yazı da bu amaçla kaleme alınmıştır. Olayların güncel boyuttaki somutluğunu ise kıymetli okurlara o dönemde yaşananları bir nebze anlatarak, kendi içlerinde hakikat adına bir tur atmalarını ümit ediyoruz. Ben o dönemde yaşasaydım, yaşananlar bende nasıl bir karşılık bulurdu anlamında bir sorgulama aynı zamanda bu. Yoksa kalplere vesvese atmaktan Allah’a (c.c.) sığınırız…
Hz. Peygamber döneminde, O’nun (s.a.v.) çevresindekilerle bire bir ilişkilerinin tüm canlılığıyla yaşandığı bir ortamı her yönüyle görebilirsiniz. Böyle bir ortamda, onun şahsına olan sevgiyi ve muhalefeti, okuduklarımız çerçevesinde anlamlandırmanın hiç de zor olmadığını da görebilirsiniz. Günümüzde ise İslam’a ve inanca dair karşıtlıklar Hz. Peygamber gibi somut bir şahsiyet üzerinden değil, İslam’ın değerleri üzerinden tartışılan, tabir yerindeyse şahs-ı manevîsine yönelik bir özellik arzetmektedir. Günümüzdeki kabul ve redler hep bu minval üzere yürütülmektedir. Hiç şüphesiz, Hz. Peygamber’e (s.a.v.) yönelik eleştirilere tarih boyunca gereken cevaplar verilmiştir. Yoksa inananlar nezdinde Hz. Peygamber’in zâtına, şahsına ve ahlakına duyulan hayranlık herkesçe bilinir ve gayet açıktır. İnsanın potansiyel değişiminde de en mühim davet unsurudur. Ve her geçen gün evrensel bir kültürün kabulüne yönelik değerde kabul görmektedir. Tüm İslamafobi faaliyetlerine rağmen İslam’ın yükselişi bunun en büyük delilidir. Yine İslam’ın değerleriyle yaşayan ahlaklı bir Müslüman her toplumda, hem şahsı hem değerleri açısından rahatlıkla kabul görmekte ve sevilmektedir ki, İslam’ın kabulünde ve ilerleyişinde bugün bu durumun en büyük ikna ve kabul nedeni olduğu da çok açıktır. Tam da bu şartlarda, günümüzde, Hz. Peygamber’e (s.a.v.) yönelik kendi devrindeki muhalefeti anlama çabasına girdiğimizde “mü’min, kâfir, münafık” kavramları günümüzde de daha nesnel bir biçimde anlaşılabilir. Aksi halde Hz. Peygamber’in ahlakını ve insan ilişkilerindeki davranış biçimlerini bilmeden, o dönemde kendisine yönelik tepkileri gerçek manada anlayamayabiliriz ve bu konuyu tartışmak çok gereksiz olur… Çünkü en büyük örnek Hz. Peygamber’in (s.a.v.) örnekliğidir. Oysa insan nasıl kendi fâsıklığını biliyorsa duygu ve düşüncelerinin kâfir ya da münafık bir duruş olup olmadığını da gayet iyi bilir, bilmelidir ya da yaptıklarının farkında olmayan bir delidir. Aynı zamanda, kaçınılmaz bir biçimde, her insanın, çocukluktan itibaren inanç adına şekillenen bir yapısının olması kaçınılmazdır. Buna bugün rahatlıkla çocuklukla başlayan ve şekillenen bilişsel yapı diyebiliriz. Her şeyden önce çocukluk ve gençlikte inancın temellerine dair doğru bilgiler, duygular, davranış eğitimleri çok önemlidir. O nedenle inanç hususunda insanların yetişme biçimleri asla gözlerden uzak tutulmamalıdır. İnsaf ve merhamet bunu gerektirir.
İslam Ansiklopedisinde ise “Münafık” maddesinde müellif Hülya Alper’in aşağıdaki ifadelerine rastlıyoruz:
Sözlükte “(tarla faresi) yuvasına girmek; (bir kimse) olduğundan başka türlü görünmek” anlamındaki nifâk masdarından türemiş bir sıfat olan münâfık kelimesi “inanmadığı halde kendisini mümin gösteren” kimse demektir.
Kur’an terminolojisinde münafık kelimesi iki farklı tipteki insan için kullanılır. İlki halis münafıklar olup bunlar, “Aslında inanmadıkları halde Allah’a ve âhiret gününe iman ettik.” derler (el-Bakara, 2/8). İkincisi zihin karışıklığı, ruh bozukluğu veya irade zayıflığı yüzünden imanla küfür arasında gidip gelen, şüphe içinde bocalayan (en-Nisâ 4/137, 143; krş. et-Tevbe, 9/44-45), imandan çok küfre yakın olan (Âl-i İmrân, 3/167) çifte şahsiyetli insanlardır. Bazı ayetlerde “münafıklar” ve “kalplerinde hastalık bulunanlar” diye ikili ifade tarzının yer alması da bu farklılığı göstermektedir (el-Enfal, 8/49; el-Ahzab, 33/12). Halis münafıklar müminlerle karşılaştıklarında inandıklarını belirtirler, ancak asıl taraftarlarıyla baş başa kaldıkları zaman müminlerle alay ettiklerini söylerler (el-Bakara, 2/14). Diğerleri ise Resûl-i Ekrem’e inandıklarını sanmakla birlikte önemli işlerde din dışı otoritelere gitmeyi tercih etmekte, fakat başlarına bir felâket gelince Hz. Peygamber’e başvurmakta (en-Nisâ, 4/60-62), böylece hak dine olan bağlılıkları dünyevî menfaatlerine göre değişmektedir (el-Hac, 22/11).
Çeşitli ayetlerde münafıkların psikolojik durumunun toplumsal hayata yansıyan görünüm ve etkilerine temas edilmekte, meselâ dış görünüşlerinin aksine onların her şeyden korktukları, özellikle savaştan endişe duydukları belirtilmektedir (et-Tevbe, 9/56-57; Muhammed, 47/20-21; el-Haşr 59/11-13; el-Münâfikūn, 63/4). Yine onların cimri, yalancı ve kibirli oldukları (et-Tevbe, 9/67; el-Münafikun, 63/1, 5), gösterişe önem verdikleri, maddi menfaat için namaz kıldıkları, gerçekte ise dua ve ibadet hayatında isteksiz davrandıkları (en-Nisa, 4/142), ekini ve nesli (ekonomiyi ve kültürel hayatı) bozmaya uğraştıkları (el-Bakara, 2/205), kötülüğü yaygınlaştırıp iyiliğe engel olmaya çalıştıkları (et-Tevbe, 9/67), Allah’ı ve müminleri alaya aldıkları (et-Tevbe, 9/65, 79), Müslümanlara yardım edilmesini engellemeye gayret ettikleri (el-Münafikun, 63/7), müminlere karşı kin besledikleri (Âl-i İmrân, 3/119), kötü haberler yaydıkları (el-Ahzab, 33/57-60), günah, düşmanlık ve Hz. Peygamber’e isyan konusunda gizli faaliyetler yürüttükleri (el-Mücadele, 58/8; krş. en-Nisa, 4/108) ifade edilmektedir.
Medine döneminde yapılan savaşlarda ve diğer bazı olaylarda ortaya koydukları olumsuz tutum sebebiyle bazı kişilerin münafık olduğuna hükmedilmişti. Ancak bunların bir kısmının yakınları Müslümanlığı benimsemişti. Hz. Peygamber, toplumsal birliği sağlamak ve İslâm’a sempati duyan gönülleri incitmemek düşüncesiyle münafıkların cenaze namazını kılmak, onlar için dua etmek istemişse de nazil olan ayetlerle bundan menedilmiş ve onlar için birçok defa dilese bile asla bağışlanmayacakları bildirilmiştir (et-Tevbe, 9/80, 84; krş. Taberi, VI, 434, 439-440).
İslam Ansiklopedisi Küfür maddesinde ise müellif Mustafa Sinanoğlu; küfrü “Din adına tebliğ ettiği konularda peygamberi tasdik etmemek, onaylamamak anlamında bir terim.” diye tanımlarken şu düşüncelere yer vermektedir:
“İslam alimleri küfrü meydana geliş şekli ve sebepleri açısından dörde ayırmışlardır.
1. Küfr-i inkari. Allah’ı, peygamberleri ve onların Allah’tan alıp getirdikleri esasları kişinin kalbiyle tasdik, diliyle ikrar etmemesidir.
2. Küfr-i cühud. Kişinin bildiği halde iman etmemesi, inkârı tercih etmesidir.
3. Küfr-i inadi. Kişinin kalben Allah’ı bilip bazen diliyle de ikrar ettiği halde haset, şöhret ve makam düşkünlüğü, kavmiyetçilik gibi sebeplerle İslâm’ı bir din olarak kabullenmemesidir.
4. Küfr-i nifak. Kişinin inanılması gereken hususları diliyle ikrar ettiği halde kalben tasdik etmemesidir (Lisanül Arab, “chd”, “kfr” md.leri). Öte yandan itikadi yönden inkârcı bir mahiyet taşıyan, “Allah’ın ulûhiyyetinde, sıfatlarında ve fiillerinde eşi ve ortağı bulunduğunu kabul etmek” şeklinde tanımlanan şirk de bir tür küfürdür. Nitekim Kur’an’da Allah’ın kendisine ortak koşulmasını bağışlamayacağı ifade edilmiştir (en-Nisa, 4/48). Kişinin Müslüman iken başka bir dini veya inanç sistemini kabullenerek İslâm’ı terketmesi de irtidad olarak nitelendirilen bir küfür şeklidir.
Naslardan hareketle hangi tür inanç, söz ve fiillerin bir mümini küfre götüreceği konusu üzerinde de durulmuştur. Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr etmek, O’na ortak koşmak, uluhiyyetine uygun olmayan sıfatlar isnat etmek, sıfatları, isimleri veya emirlerinden biriyle alay etmek, O’nun rahmetinden ümit kesmek (Yusuf, 12/87) insanı küfre sevkeden inançlar olarak kabul edildiği gibi nübüvvet müessesesini bütünüyle inkâr etmek (Gazzali, el-İktisad fi’l-itikad, s. 248-249), peygamberlerden bazılarının nübüvvetini kabul etmemek, onlara ulûhiyyet isnat etmek (el-Maide, 5/17, 72-73), sözlerinin anlamsız ve yalan olduğu, şahsi menfaatler için söylendiği şeklinde inançlara sahip olmak da (Gazzali, Faysalü’t-tefrika, s. 81) küfür sayılmıştır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının veya bir kısmının vahiy ürünü olmadığını kabul etmek, Kur’an’ın içerdiği hususlardan herhangi birini benimsememek küfürdür. Kur’an’da ve hadislerde bildirildiği halde meleklerin varlığını kabul etmemek (en-Nisa, 4/136), onların Allah’ın kızları olduğuna inanmak (el-İsra, 17/40; es-Saffat, 37/149-153), birçok ayette Allah’a imanla beraber zikredilen ahireti inkâr etmek de kişiyi küfre götürmektedir.
Bir insanın mümin olması kelime-i şehadetin muhtevasına inanmasıyla gerçekleşirken bu ilkeyi tamamen veya kısmen inkâr etmesi de onu küfre götürür. Ancak Kur’an’da yer alıp sahih hadislerde açıklanan iman esasları sadece altı esastan ibaret değildir. Dinden olduğu kesin biçimde kanıtlanan itikadî, amelî ve ahlakî hükümlerin dinî oluşunu reddetmek, bunların farz, helâl veya haram statüsünde bulunduğunu inkâr etmek de kişiyi küfre sevkeder (İbn Hazm, III, 204; Teftazani, Şerhu’l-Akaid, s. 188-189).
Mümin olduğunu ikrar eden veya fiilleriyle bunu gösteren kişilere dünya hükümleri açısından mümin statüsü uygulanır. Söz ve fiilleriyle küfür alâmetleri olabilecek tavırlar içine giren insanlar hakkında araştırma yapmadan onların küfürlerine hükmetmenin (tekfir), gerek kul hakkı gerekse toplum huzuru ve düzeni açısından sakıncalı sonuçlara yol açabilecek bir tutum olduğuna dikkat edilmelidir.”
İslam’da insanlar; “kâfirler, fâsıklar, iyi Müslüman olmaya çalışanlar, veliler, peygamberler” şeklinde, maneviyata yakınlık ve uzaklıklarına, makamlarına göre böyle kategorize edilmiş… İnsanların inanç açısından değerlendirilme biçimi böyle… Münafıklık da gerçekten özel bir kategori… Bütün bu duruşlarda insan iradesini ve niyetlerini gerçek manada Allah biliyor. Bu arada, nefis ve şeytanın afaki, indî, soyut değil bizzat kendi içimizdeki somut yansımalarını hissetmemek, bir bakıma tanımadığın düşmanla savaşmak olur ki, şeytanı ve nefsi düşman kabul eden bir maneviyat savaşçısı için çok büyük bir strateji eksikliğidir. Çünkü nefis olanca gücüyle kötülükleri emreder ve şeytan da lanetlenmiştir. Kâfirin, münafığın da en büyük sermayesi nefis ve şeytandır.
Ne dersiniz, günümüzde temel problem, Hz. Peygamber’in ahlakıyla ahlaklanmış insanların yokluğu diyebileceğimiz bir vasatta yaşıyor oluşumuz mu ya da başka bir ifadeyle, manen yetkin ve somut duruşu olan, kabul ya da redlerimizde kendimizle yüzleşmemizi sağlayacak merkezî bir temsilin henüz kendini göstermemiş olması mı? “Hiçbirimiz, sınanmadığımız günahın masumu değiliz” demek, umarım, kendimize haksızlık yapmadan bazı şeyleri farketmemizi sağlar. Unutmayalım ki “İnanıyorsanız üstünsünüz.” yüceliğini, insana bahşeden Allah’tır (c.c.).
Yaşadığımız hayat bizlere imanın ne denli kıymetli olduğunu göstermektedir. Çakma kişisel gelişim klişeleri bir insanı imar etmeye asla yetmez. Ama iman, insanın kendi şahsında müteal aşkın bir zat ile kurduğu en kıymetli bağdır ve insanı inşa ve imar eder. Çünkü insanı yaratan, insanı her yönüyle tanır ve kuşatır. Yaratıcının insana verdikleri ve verecekleri, insanın tasavvurlarının çok çok üzerindedir. Bildiğimiz bilmediğimiz bütün ihtiyaçlarımız, çıktığı bir yolculukta başına neler geleceğini bilmeyen bir yolcunun tüm ihtiyaçlarını giderecek incelik, zarafet ve temkinle giderilmektedir. Bizlere düşen ise ancak ve ancak teslimiyettir…
Bilen bilir ki, inanmayanlar nezdinde dahi birkaç kafası karışık ve kasıtlı ucube hariç İslam’ın değerleri, pek çok inanmışın sinesinde yine tartışma götürmez güzellikte ve çok açıktır. Çünkü günümüzde sosyal-psikolojik zemin ve şartların tetiklediği kendini inançsız ilan eden ortam mağdurları da vardır.
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) duasıyla bitirelim:
“Allahım, bana öyle bir iman, öyle bir yakîn ver ki, artık bir daha küfür (ihtimali) kalmasın. Öyle bir rahmet ver ki, onunla, dünya ve ahirette, Senin nazarında kıymetli olan bir mertebeye ulaşayım.” (Tirmizî, Deavât 30/3419)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.