Gözlük, Saat, Altın 13
Dorukhan dört günlük de olsa gıcır gıcır bir mekânda değişik hayatları olan farklı farklı insanlarla dolu yeni bir işe başlayacak olmanın ağırlığını, gerginliğini, biraz da heyecanını için için yaşıyordu. Geleceğini düşündükçe daha çok kuşkular, üstü örtülmüş umutlar taşıyordu. Bazı geceler arabalarıyla drift yapıp yarıştıkları meşhur Bağdat Caddesi manzaralı gri doğramalı, açılır kapanır camlarıyla altı metrelik cephesi ve farklı renklerde kayan led tabelasıyla “Ben buradayım.” diyordu. Pırıl pırıl kirli beyaz seramik kaplı zemini, yeşilimsi tonda oturanın kalmak istemeyeceği minderli bambu sandalyeleri ve gri masalarıyla müşteriye güven telkin ediyordu. Caddeyi dolduran enfes kahve kokularıyla nefes alan her canlıyı cezbedip kendisine doğru çekiyordu. Patron Fuat anlaştıkları saat olan sekiz otuzdan on dakika önce gelen Dorukhan’ı görünce sevindi, hemen oturduğu kasanın başına gelmesi için elini sallayıp “Dorukhan, yeğenim...” dedi. Dorukhan, Ayan Kuyumculuk’tan ülkenin en güçlü ve zengin insanlarıyla muhatap olmanın öz güveni içinde sakin sakin ilerleyip “Selamlar abi” dedi. Fuat elini uzatırken o kendine has muhabbet dolu, daha çok sahiplenici sesini herkesin duymasını da istercesine yüksek tonda gırtlaktan “Hoş geldin yeğenim Dorukhan.” dedi. Dorukhan elini sıkıca sıkarken “Hoş bulduk Fuat abi.” dedi.
Dorukhan, Fuat’ın yanındaki boş sandalyeye oturdu. Havadan sudan konuşmaya başladılar. O sıra kafede bambu sandalyede bacak bacak üstüne atıp hâlâ afyonu patlamamış yüzleri sirke satan ayılamamış tipler poğaça, açma, kruvasanlarından bir ısırık alıp o meşhur karton bardaklarda kahvelerinden yudumlayıp biraz yayvan biraz da gevşek gevşek bir ağız ve kırık bir Türkçe ile “Valla kanka sabah bu kahveyi içmeden kendime gelemiyorum.” “Ben de aynısı.” diyerek muhabbet ediyorlardı. Fuat kendine ait karşıdaki kebap salonunda çorbasını içip üstüne keyif çayını içenlere baktıktan sonra buradaki müşterilerine acıyan gözlerle “özenti tipler” diye bakıyordu. Ama ekmek kapısında her tipi, her kişiliği idare etmesi gerektiğini küçük yaşta ruhuna kazımıştı. Ayağa kalkarken “Gel yeğenim, seni personel ile tanıştırayım.” dedi. Tek tek tanıştırdı. Mutfak, kiler, temizlik malzemeleri, tuvaletler, her yeri tek tek gösterdikten sonra asıl mevzu olan kasaya sıra geldi. Kasa fişi nasıl kesilir; nakit ödeme, kartla ödeme, stok takibi, hepsini tek tek gösterip iki elini kavuşturarak babacan ama gözüm üstünde tonuyla “Bana müsaade, burası artık sana emanet, göster kendini.” dedi. Dorukhan güven veren bir sesle “Gözün arkada kalmasın abi.” dedi. Fuat asıl işi olan kebap salonuna doğru yürüdü. Patron sandalyesine oturan Dorukhan kasa ile göz göze geldi. Kasa ona “Şimdi ne yapacaksın? Bıyığı bile terlememiş genç adam.” dedi. Dorukhan kasaya, post cihazlarına, çalışanlara, müşterilere bakıp bütün mekânı inceden inceden süzdü. Kapalıçarşı’da kazandığı iş deneyimine gençlik enerjisine rağmen dizleri titremeye kalbi korku, biraz da endişe ile atmaya başladı. Gördüğü her şey ona emanetti. Kasada açık verme kaygısını, her an müşteriden veya çalışanlardan birinin sorun çıkarma riskini düşündükçe omuzları düştü. Korku dağları kaplayınca, en iyisi yol yakınken başlamadan bırakmaktı. Daha açıkçası, arkana bile bakmadan kaçıp gitmekti. Bu fikir bütün benliğini kapladı. O an Ayan Kuyumculuk’un soğuk ve insanların gıcık kaptığı müdürü Muhabbet Bey gözünün önüne geldi. Şimdi ona daha çok saygı duymaya başlamıştı. İşveren size milyonları, çalışanları ve müşterilerini emanet ediyordu. Bu iş dışarıdan bakınca havalı görünse de vicdanlı, adalet duygusu güçlü, şerefi için yaşayanlara daha çok kaygı verici, belki de anksiyete sebebiydi. Her şey yerli yerinde olsa da beklenmedik durumlar karşısında insanları kırmadan ama dürüstçe çözümler bulmak her babayiğidin harcı değildi. Hele hele elinden geçen keş binlerce liranın cazibesine kapılıp iç etme hissine sahip çıkmak hiç de kolay olmayacaktı. Evet dürüst olmak bir meziyetti ama güçlendikçe dürüst kalmak daha büyük bir meziyetti. Bütün bu beş bilinmeyenli denkleme benzeyen karmaşa karşısında dizlerinin ve kalbinin titremesine aldırmadan “Bismillah” çekip başladığı işe devam etti. Şimdi alıcı bir gözle bütün kafeyi tekrardan gezmeye başladı. Temizlik malzemelerini görünce çıldırmamak için kendisine zor tuttu. Ona göre gıda işi yapan bir işletmelerin kalbi temizlikti. O da en kaliteli ürünlerle yapılırdı. Beyninde Ayan Kuyumculuk çalışanı Sezen ablanın Tarık’a söylediği “Hatta temizlik ürünlerinde hemen hemen bütün firmalar en ucuz markayı tercih eder. Babanız Türkiye’nin en iyi temizlik ürünü markası Wonder Cleaning ihtiyacımız olan ürünler kesinlikle bu markadan alınacak talimatı verdi.” cümlesi yankılandı. Hemen firma ile irtibata geçilip alınması talimatını verdi. Bu yüksek seviyedeki hassasiyet çalışanların öfkesinin arttırıyordu. Hele hele müşterilerle doğru iletişim içten davranışta ısrarcı olması katlanılır gibi değildi.
Üç günün sonunda Dorukhan’ın dokunuşu kafenin havasına hava kattığı gibi, gelirler artarken kasa kuruşu kuruşuna tutuyordu. Fuat onu kaybetmemek için on yedisine yaklaşan bir delikanlının reddedemeyeceği yüksek miktarda bir maaş, altı ayda bir kârdan yüzde iki vermeyi teklif etti. Dorukhan pür dikkat kendisini yapılan teklifi dinlerken artık Ayan Kuyumculuk’taki gibi sağa sola koşuşturmuyordu. Zengin müşterilerin kahrını çekmek de yoktu. Sadece şımarık gençlerin kaprisleri vardı. Vaat edilenler oldukça cazipti ve onu heyecanlandırmaya başlamıştı. Geleceğe dair elde edebileceği bütün güzelliklere rağmen yüreğinde ilk defa tattığı garip bir huzursuzluk vardı. Ve onun ekşi tadı gitmeden ne yüksek miktarda para ne iyi bir konum Dorukhan’ı mutlu etmeye yetecekti. Hele hele patronu Onur ile beraber geçirdiği vakitleri her şeyden daha çok özlüyordu. Fuat anlaşmayı perçinlemek için Dorukhan’ın elini sıkıca tutup sallamaya başlardı. Dorukhan, hayatın soğuk ve her an can yakıcı sürprizlere açık yanını biliyordu. Hemen hayır demektense Ayan Kuyumculuk’taki durumuna göre bir cevap vermek için “Bana birkaç gün müsaade edin.” dedi. Fuat ısrarcı “Para mı az geldi?” dedi. Dorukhan hayır manasında elini sallayıp “Kesinlikle mesele para değil.” dedi. Fuat “Ya nedir?” diye manalı manalı bakınca Dorukhan “Ayan Kuyumculuk’la olan hukukuma binaen istiyorum.” Fuat’ın idrakte zorlandığı beden dilinden anlaşılınca Dorukhan “Bu dünyada en kaldıramayacağım vasıf bana vefasız denmesidir.” dedi. Fuat bu seviye ahlak anlayışını biraz enayice bulmasına rağmen “Tamam.” dedi.
Güneş yine doğudan doğmuştu. Işıkları dünyayı aydınlatıp ısıtsa da hayatının kırılma noktasına adım adım yaklaşan Dorukhan’ın bedeninde gelgitlerinin gerginliği, her hücresini infilak etme noktasına getirmişti. Aklı her şeyi mukayyet olma refleksiyle “Buradan kovulsan bile yeni işin, hem de daha iyi şartlarda hazır.” diyordu. Yüreğinin sesi hemen karşılık veriyordu; “Ayan Kuyumculuk’taki işin bir işten daha fazlası. Sahibi Onur, sadece senin için sıradan bir patron değil. Hayatı, doğruyu yanlışı, usulü üslup öğreten, engin kültürüyle ufuklar açan bir kahraman.” dedi. Bu ikilemi can arkadaşı Yengeç’e açsa düşünmeden hemen iki elinin parmaklarıyla para sayma işareti yapar, “Para para para… En çok verenin, en fazla kazandıranın yanında olman lazım. Bu kadar kararsızlık inan budalalık.” derdi. Belki de o haklıydı. İşin garibi daha yirmi gün öncesine kadar kendisi de öyle düşünürdü. Belirsizliklerin, cevapsız soruların girdabında Sezen abladan sonra mağazaya ikinci giren o oldu. Diğer çalışanlar gelmeden paspası atıp temizliği bitirdiğinde saatler sekiz on beşi gösterirken iş arkadaşları içeri girdi. On beş dakika içinde ürünler vitrinlere özenle yerleştirilmişti. Masalardaki kuruyemişler ve içecekler misafir ağırlamaya hazırdı. Herkes rutin işlerini yapsa da bakışların arkasındaki sessiz konuşmada Dorukhan’ın nasıl postalanacağının derin derin müzakeresi yapılıyordu. Kovulmasının vereceği zevki yaşamak ve sevinç çığlıklarını atmak için sabırsızlanıyorlardı.
Gözler son kovulma konuşmasını yapacak müdür Muhabbet’in üzerindeyken o bu tür operasyonları klasik sabah kahvesini içerken yapardı. O gün işe ilk defa babasıyla birlikte gelen Tarık mutfakta oturan Dorukhan’a gelip “Günaydın. Babam çayını istiyor.” dedi. Dorukhan “Günaydın. Hoş geldiniz.” derken Sezen “Merhaba Tarık Bey. Ben hemen götürürüm.” dedi. Tarık “Yalnız, babam Dorukhan’ın getirmesini özellikle söyledi.” dedi. Dorukhan ayağa kalkarken iyi-kötü bütün sonuçları göze alıp parıl parıl parlayan gümüş tepsiyi aldı. Kendisini idama gider gibi hissetse de adımlarını kararlı ve tereddütsüz atıyordu. Zavallı görünüp idamından düşmanlarının zevk almasını istemiyordu. Kapıyı kibarca tıklatıp Onur’un odasına girdi. Dorukhan “Günaydın.” dedi. Onur “Günaydın genç adam. Nasıl, küçük tatilde dinlenebildin mi?” dedi. Dorukhan “Eh işte sayılır.” dedi. Bardağı masaya bırakan Dorukhan çıkacakken Onur eliyle karşısındaki koltuğa oturmasını istedi. Onur “Peki, dost düşman kim ayırt edebildin mi?” dedi. Elindeki tepsiyi önündeki sehpaya bırakan Dorukhan bu basit sorunun ciddi ve derin bir gerçekliği olduğunu anlamıştı. Ama cevap kendisinde yoktu. Dorukhan “Daha anlayıp anlamadığımı bilmiyorum.” dedi. Onur onun gözlerini içine şefkatle bakıp kalbini teskin eden sevecen bir sesle “Sen anladın ama anladığının farkında değilsin.” dedikten sonra çekmeceden yıllara meydan okuyan metal çerçevesi yıpranmış bir gözlük çıkartıp uzattı, “Al bunu.” Sonra ayağa kalkıp “Kapıdan çıkınca tak.” dedi. Dorukhan “Bakalım benim sağlam gözlerim bu eski gözlükle göremediği neyi görecek?” tavrı ile alıp kapıya doğru ilerlerken Onur peşi sıra yürüdü.
Kapıdan çıkıp merdivenlerden inerken gözlüğü taktığında insanların kaçamak bakışları arasında basamakları bitirince Dorukhan artık yerin dibine batmak istiyordu. Gördüklerinin ağırlığı karşısında yorgun düşen bacakları mecalsiz kaldı. El yordamıyla bir yere tutundu. Yüzü sapsarı oldu. Korkunun dehşetinden gözlüğün camları çatlayacaktı. Hepsinin Dorukhan’ın kovulmasını istemesinin altı kazınıp bakıldığında, asıl dertlerinin patronu mahvetmek olduğu anlaşılıyordu. İradesizce geri dönünce Onur ile burun buruna geldi. Hemen gözlüğü çıkartıp ona verdi. Onur ise “Şimdi anladın mı evladım?” dedi. Dorukhan kaçarcasına hemen Onur’un odasına girdi. Şiddetli bir kasırgada ortasından çatırdayarak yıkılan asırlık çınar misali koltuğa yığılıp kaldı.
Dorukhan, Onur’a bakmadan kekeleyerek “Siz, siz bütün bunları bile bile nasıl yaşıyorsunuz?” dedi. Onur duymak istediği için “Neyi?” dedi. Dorukhan yutkuna yutkuna “Tezgahtar Simay, kendisine az maaş verildiğini düşündüğünden, size için için galez cümleler kuruyor. Diğer tezgahtarınız Berkay ise ‘En çok ve en ballı müşterileri getiren benim, niye bu kadar kıymet bilmez elin adamını zengin edeyim? Kendime çalışmam lazım.’ diyor. Soğuk bakışlı müdür Muhabbet’in yüreği patlamaya hazır volkan gibi kaynıyor. ‘Bu mağazayı ben ayakta tutuyorum. Patron yeri geliyor on, on beş gün uğramıyor. Arkasını toplayıp pisliklerini temizleyen benim. Ben olmaz isem burası batar. Maaş bana yetmez, patron bana artık hisse vermeli. Ulan senelerdir kahrını çekiyorum. Senin servetinin yarısı benim sayılır. Hatta sadece işlerinle değil, serseri abinle bile ben ilgileniyorum. Bu benim hakkım.’ diyor. En masum sanılan, göz önünde bile olmayan mutfak çalışanı Sezen abla, ‘Evde karınıza bile sözünüz geçmezken ben burada en kral yemekleri yapıyorum. Çayınızı, kahvenizi en hızlı ve en muhteşem şekilde pişirip önünüze koyuyorum. Her yer bal dök yala ama siz, bana hâlâ abla altına birini alıyım da azcık rahat et sen onun şefi ol, maaşını da ona göre attıralım demiyorsunuz. Yemekle tüketemeyeceğin bu kadar malı öbür tarafa mı götüreceksin be adam?’ diye isyan ediyor. Müşteriler ise, ‘Ulan bu adamlar bu kadar yüksekten fiyata satış yapıyorlarsa bizi iyi kazıklayıp para yapıyor.’ diye düşüyor. Ödeme yaparken ‘Para size yar olmasın, iflas edin.’ diye veriyorlar. Oğlunuz Tarık ‘Babam bu çalışanlara fazla yüz veriyor, maaşlarını hak etmiyorlar. Ah akıllılık edip işleri bana bi verse, bunları kovar, daha az maliyetli adamlarla çalışıp babamı emekli eder, keyfime bakarım.’ diye kalplerinden geçiriyorlar.” Dorukhan’ın titreyen sesine buram buram dökülen terler eşlik ediyordu. Bütün bu anlatılanlara aldırmayan Onur bu kez çekmecesinden Tunç’a verdiği yüzüğü çıkartıp Dorukhan’ın parmağına taktı. Yüzük o an Dorukhan’ın parmağından başlayarak bütün vücudunu sıkmaya başladı. Acıdan ahlar vahlar çeken Dorukhan bir an “Adalet” sonra da “Merhamet” diye inledi. O andan sonra yüzünü ve bedenini kaplayan ferahlık ve genişlik okunmaya başlandı. Onur bu kez de Timur Bahtıaçık’a taktığı saati Dorukhan’ın koluna takınca nurdan bir kapı açıldı. Küçük bir köyde koca bir şehri dolduracak kadar insanların toplandığı mütevazi bir camide kendisini buldu. Zengin, fakir, genç, yaşlı, iyisi, kötüsü öbek öbek toplanmış insanlar kendi arasında konuşuyordu. “Ölen kimmiş?” “Bir Allah dostu dediler. Biz de geldik.” diyorlardı. Televizyonlar ise canlı yayın yapıyordu. Muhabir “Evet, bugün 5 Ağustos 2113. Ülkemizin sayılı zenginlerinden olmasına rağmen herkesin bir ermiş, evliya diye inandığı ve öyle bilinen Dorukhan Koruk’un cenaze törenine yüzbinler katılıyor.” anonsunu geçiyordu. Kendi cenazesi olduğunu anladığı an Dorukhan ürperdi. Musallaya doğru iyice yaklaşınca naaşın başında bedeni olmayan ruhanilerin beklediğini gördü. Onlardan birini tanıyordu. Bu Onur’un “Dost” diye hitap ettiği meczuptu, ona bakıp “Hani sana sormuştum, ahirette seni kim karşılayacak diye. Sen de ‘İnsan sevdiğiyle beraberdir.’ demiştin. Şimdi dünyada olduğu gibi ahirette Allah’ın velileriyle birliktesin. Kederlenme, rahat ol.” dedi.
Onur saati ve yüzüğü çıkartıp Dorukhan’ın elinden tuttu “Korkma, hayattasın paşam.” dedi. Sonra Dorukhan’ın korku, dehşet, şaşkınlık bütün duyguların biraz biraz cem olduğu gözlerine bakıp “Dost, seni Allah’a götüren her insandır. Düşman ise Allah’tan ayıran herkestir.” Sonra çayından içip “Yüzük, saat ve gözlük hepsi bir remizdir. Onları önemse ama takılıp kalma... Altın yüzük her türlü güçtür. Eğer adaletli ve merhametli olursan sana ferahlık, mutluluk ve huzur verir. Saat zamandır. Eğer Yaradan’ı unutmadan yaşarsan bir anın on bin yıla denk gelir. Gözlük ise ferasettir, manevi gözündür, velilere verilen keşftir. Senin mağazada beş dakikada görüp dayanamadıklarını ben senelerce görüp duyuyorum. Ama görmezden, duymazdan geliyorum. Yoksa hayat yaşanmaz hâle gelir.” deyince Dorukhan soluk soluğa “Nasıl yani, onları def edip rahat rahat yaşamak varken?” dedi. Onur yine sakin, acılarla yoğrulmuş bilgelikle “Etrafımızdaki insanların çoğu ahirette beraber olacağımız insanlar değildir. İmtihan için özel yerleştirilmiştir. İşleri bitince onlar kendiliğinden eften püften bir sebeple çeker giderler. Biz sabretmemiz gerektiği kadar sabreder, müdara ederiz.” dedi. Sonra telefonunu açıp Dorukhan’ın sadece dört gün çalıştığı kafenin kasa başında çekilmiş fotoğraflarını gösterip “Onur Bey, elemanınız Dorukhan size haber vermeden yeni işine başlamış, artık gereğini yaparsınız.” mesajını okuyup “Sanırım bunlar en yakın arkadaşından bana gelmişti.” dedi. Dorukhan fotoğraflara yakından bakınca “Ulan Yengeç... Bu bana yapılır mı?” dedi. Onur iki elini yana açıp “Bu müessese, Ayan Kuyumculuk adını boşuna almadı. Şimdi her şey ayan beyan gözünün önünde artık. İrade senin, tercih senin ve seçimlerinin sonuçları seni bağlar. Evlat, dört günlük izninde farkı bizzat yaşayıp gördün. Ben yolu gösterdim, artık müdahil olamayacağım bir yere geldik. O musallada yatan gibi Allah dostu olarak mı Rabbine kavuşmak istersin. Yoksa yalnızca yiyip içip ihtiyaç gideren biri olarak mı gitmek istersin?
SON
