Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Dijital Maskeler Çağı / Dr. Mehmet Öztürk

Bu Yazıyı Paylaşın:
Dijital Maskeler Çağı / Dr. Mehmet Öztürk

Herkesin göründüğü ama kimsenin birbirini gerçekten görmediği bir zaman dilimini yaşıyoruz: Dijital Maskeler Çağı. Herkes kendini gerçekleştirme ve kanıtlama derdinde ama hakiki kimliği ve kişiliği ile değil, sanal yansımalarıyla…
İnsanoğlunun varlık arayışı, ontolojik anlamda doğuştan getirdiği en soylu, en asil duygusudur. Etiketi, sıfatı, kariyeri, sosyal statüsü, titri, makamı ne olursa olsun bütün insanlar esas itibarıyla varlık arayışı içerisindedirler. Zımni olarak çevrelerinde “Lütfen beni fark edin, beni görün, ben değerliyim, ben önemliyim, beni sevin, bana saygı gösterin.” mücadelesi verirler.
Ekmek gibi, su gibi kaçınılmaz bir ihtiyaç olan bu değerlerin tatmini ve doyurulması sağlıklı bir kişilik yapısı için vazgeçilmez unsurlardır. Değerli ve önemli olma, sevgi ve saygı görme gibi gereksinimler sağlıklı bir şekilde karşılanmazsa psikolojik anlamda birtakım komplikasyonların oluşması hiç de sürpriz olmayacaktır.
Böylesi durumlarda; stres, anksiyete bozuklukları, depresyon, nevrotik rahatsızlıklar, psikozlar gibi istenmeyen patolojik tezahürler ortaya çıkabilecektir.
İnsanlık tarihi boyunca bireyler, toplum içinde kabul görmek ve sosyal varlıklarını sürdürebilmek adına farklı “maskeler” takmışlardır. Ancak içinde bulunduğumuz çağda bu maskeler artık fiziksel değil; hüviyet değiştirerek dijital bir boyut kazanmıştır. Sosyal medya profilleri, filtrelenmiş fotoğraflar, özenle seçilmiş cümleler ve algoritmaların yön verdiği kimlikler… Tüm bunlar, günümüz modern insanının kendini ifade etme biçimini kökten değiştirmiştir. İşte bu yeni dönemi “Dijital Maskeler Çağı” olarak adlandırabiliriz.
Hiç düşündünüz mü insanlar sosyal hayatta psikolojik anlamda neden maske takma ihtiyacı duyarlar? Bu ihtiyacın çok farklı nedenleri olabilir ama en önemli nedeni öz güven arayışıdır. Öz saygı eksikliği de maskelerin önemli bir diğer kaynağıdır. Kendi değerini ve önemini yeterli görmeyen insan, var olduğu mevcut hâliyle sosyal hayatta kabul görmediğine inanır. Bu durumda maske, bir çeşit “daha iyi bir varlık statüsü” ve prestij arama çabasına dönüşür.
Maske takmak aslında bir kaçışı ifade eder. Kişi kendi gerçeklerinden, kendi korkularıyla yüzleşmekten korkar ve kaçar. Mevlana’nın ifadesiyle “olduğu gibi görünmek ya da göründüğü gibi olmak” yerine farklı bir kimlik ve kişilikle tanınmak ve kabul görmek ister. O nedenle de sürekli rol yapar, insanlardan kaçar. Aslında kaçtığı kendisidir ama farkında değildir.
Burada kritik nokta şudur: Maskeler kısa vadede belki işe yarayabilir ama uzun vadede insanı yorar. Çünkü sürekli bir rolü sürdürmek, gerçek duyguları bastırmak ve kendini filtrelemek, tabiri caiz ise beyin çekmecelerinde ciddi bir zihinsel yük ve bagaj oluşturur. Bu da zamanla tükenmişlik sendromu, yalnızlık ve kimlik karmaşasına yol açabilir.
Oysa Allah’ın aziz ve mükerrem kıldığı insan, “Ahsen-i Takvim” kıvamında yaratılmış eşsiz, mualla bir varlıktır. Bu varlığa yakışan; sanal kimlik ve kişilik arayışları değil bir “Ferd-i vâhid” olarak kulluk bilinciyle hareket ederek kendini gerçekleştirmek ve kanıtlamak olmalıdır.
Maske takmanın bir diğer nedeni de kabul görme ihtiyacıdır. İnsan sosyal bir varlıktır; dışlanmak, eleştirilmek ya da reddedilmek güçlü bir tehdit olarak algılanır. Bu yüzden birey, olduğu gibi görünmek yerine, çevresinin onaylayacağı bir rolü benimser.
Toplumsal roller de maskeleri besler. İş yerinde profesyonel, arkadaş ortamında eğlenceli, aile içinde sorumlu biri olmak… Bu rollerin her biri, kişinin farklı yönlerini öne çıkarırken bazı yönlerini gizlemesine neden olur. Zamanla kişi bu rolleri o kadar benimser ki hangisinin “gerçek benliği” olduğunu ayırt etmek zorlaşabilir. Bu da bireyin iç dünyasında kişilik yarılmalarına ve iç çatışmalara neden olabilir.
Sözünü ettiğimiz hususlar insan mutluluğunu negatif etkileyen temel faktörlerdir. İnsanın ne kadar iç çatışması varsa o kadar mutsuzdur ya da tersinden ifade ile iç çatışmalar ne kadar minimize edilirse mutluluğa da o kadar yakınlaşmak söz konusu olacaktır.
Günümüz insanının dijital maskeler takmak suretiyle varlık ve değer arayışı esas itibari ile modernitenin getirdiği sosyal erozyon ve yabancılaşmanın bir sonucudur.
Dijital maskelerin sonucu, sanal dostluklar ama reel yalnızlıklardır.
Sosyal medyada yüzbinlerce takipçiniz olabilir. Paylaşımlarınız milyonlarca beğeni alabilir. Bu durum size geçici bir tatmin hissi verse de elde etmiş olduğunuz bu doyum esas itibari ile sanal bir mutluluktur. Reel hayata döndüğünüzde yine kendi gerçeklerinizle yüzleşmek zorunda kalır, kendinizle yapayalnız, baş başa kalırsınız.
Sanal âlemdeki mutluluğunuzu gerçek hayatta da aynı şekilde sürdüremiyorsanız bir şeyler yanlış demektir. O hâlde böylesi bir illüzyonun neden ve sonuçlarını iyi analiz etmek sağlıklı bir kişilik yapısı için çok büyük önem taşıyacaktır.
Çağımızda insanlara; tek değer olarak “madde”yi kutsar, diğer ahlaki normları yadsırsanız “İnsan insanın kurdudur.” anlayışını da hâkim kılmış olursunuz. Bu sakat dünya görüşünün komplikasyonlarının neler olduğunu görmek istiyorsanız, çağımız problemlerine şöyle bir göz atmanız yeterli olacaktır: Anarşi ve terör, savaşlar, etnik fanatizm, global mali kriz, aile kurumunun çöküşü, sağlıklı nüfus artışının durması ve popülasyonun her geçen gün yaşlanması, boşanmaların çığ gibi büyümesi, evliliğin aşağılanması, zina ve gayrimeşru ilişkilerin özendirilmesi, eşcinsellik, lezbiyenlik gibi sapkınlıkların cinsel tercih ve özgürlük adı altında demokratik bir hak gibi lanse edilmesi, uyuşturucu kullanımının yaygınlık kazanması, stres, anksiyete, intiharlar, dijital bağımlılık ve hepsinden de önemlisi sevgisizlik… Bilmem ki listeyi daha fazla uzatmaya gerek var mı? Hepsi de modern zamanların acil çözüm bekleyen hastalıkları…
Hazreti Ömer’in çok güzel bir sözü vardır: “İnandığınız gibi yaşamazsanız yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.”
Bugün yaşadıklarımız aslında tam da budur.
Çağımız, hemen her alanda baş döndürücü gelişmelerin kaydedildiği bir zaman kesitini ifade etmektedir. Ekonomik, sosyal, siyasal, insan hakları, teknolojik, bilimsel… Birçok dalda limitler zorlanmaktadır. Matematik, istatistik ve nominal değerler pik yapmakta, refah düzeyi her geçen gün yükselmektedir. Kantite yükselirken kalite düşmektedir. Yani niceliksel artışlara paralel niteliksel yükselişler elde edilememektedir. Ve maalesef gelin görün ki paradoksal bir biçimde “değerler krizi” yaşanmaktadır. Maddi değerlerin prim yaptığı bu ortamda moral, ahlaki ve etik değerler erozyona uğramaktadır.
Bilhassa Z kuşağı olarak adlandırılan günümüz gençliğinin önemli bir kesimi maalesef sosyal erozyon ve bireysel kimlik ve değerler krizinin anaforunda ciddi bir kişilik problemi ile karşı karşıyadır. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi ve merhamet olarak öğretilen ve özendirilen değerler maalesef günümüzde önem ve değerini yitirmeye başlamıştır. Kuşak çatışması olarak adlandırılan olgunun temelinde de maalesef bu faktörler yatmaktadır.
Görsel ve işitsel kitle iletişim araçları yerel değerlerin erimesine, teknoloji sayesinde de sınırlar ortadan kalkınca çok farklı kültürlerle ve coğrafyalarla iletişime geçilmiş olması ortak ahlaki ve moral değerlerde çözülmelere yol açmıştır.
İnternet dediğimiz olgu, klasik sınırları ortadan kaldırmış, bütün dünyayı adeta küçücük bir dijital köye dönüştürmüştür.
Vahşi kapitalizm, “tüketim” endeksli hayat tasavvuru; idol hâline getirdiği marka, imaj, ideoloji, sanatçı, teknoloji ürünleri vb. enstrümanlarla insanlığı esir almıştır. Tek tip düşünen, giyinen, aynı şeylerden zevk alan hedonist bireyler üretmiştir. Popüler kültür tutsağı olan gençler; cinsellik, şiddet, eğlence, spor gibi olguların negatif etkisine maruz bırakılmış, meşru tatmin vasıtaları olması gereken unsurlar maalesef birer “sosyal uyuşturucu”ya dönüştürülmüştür.
Bilhassa gençlik alkol, sigara, kumar, uyuşturucu, internet ve dijital bağımlılık gibi çok çeşitli bağımlılıkların etkisi altındadır. Okuldan gelen çocuklar, odalarına kapanmakta; dış dünyayla adeta ilişkilerini keserek dijital yankı odalarında maalesef berhava olmaktadırlar.
Ebeveynleri ile sağlıklı ilişki kuramamakta, kapandıkları odalarında bilgisayar oyunları ile enerjilerini boşa harcamaktadırlar. Hele anne de çalışan bir kadınsa yorgun argın eve gelen babayla birlikte çocuklarına gereken sevgi, ilgi ve şefkati gösterememekte, çocuklar da yalnızlaşarak ailesine ve çevresine yabancılaşmaktadırlar.
Unutulmamalıdır ki aslolan “insan”dır. Bilim ve teknoloji insanlığın emrinde ve yararında ise makbuldür ve değerlidir. Aksi takdirde insan, teknolojinin mahkûmu hâline gelecektir.
Günümüzün en önemli teknolojik gelişmesi kuşkusuz “yapay zekâ” olgusudur. Yapay zekâyı, karmaşık verileri analiz ederek insan zekâsına özgü olan öğrenme, akıl yürütme ve kendi kendini düzeltme gibi yetenekleri sergileyen algoritmalar bütünü olarak tarif edebiliriz kısaca. Basit bir hesap makinesinden farklı olarak, yapay zekâlar sadece önceden tanımlanmış komutları uygulamazlar; tecrübelerinden ders çıkararak performanslarını da zamanla geliştirirler. Bu durumu yapay zekâ kullanan hemen herkes fark etmiştir. Günümüzde pek çok alanda karşımıza çıkan bu teknoloji, modern dünyanın en güçlü iş yapma araçlarından biri hâline gelmiştir. Yapay zekânın en büyük avantajı, insan kapasitesini aşan hızda veri işleme ve hatasız analiz yapma kabiliyetidir. Tıp alanında hastalıkların erken teşhisini mümkün kılan bu sistemler, sanayi ve üretimde ise maliyetleri düşürüp verimliliği artırırlar. Gündelik hayatta ise rutin işleri otomatikleştirerek bireylere daha fazla zaman kazandırırlar. Ancak yapay zekâ tüm bu yararlarının yanı sıra ahlaki ve sosyal kaygıları da özünde barındırmaktadır. Beraberinde getirdiği en büyük risklerin başında, insana olan ihtiyacı azaltarak iş gücü piyasasındaki dönüşüm ve bazı meslek dallarının geçerliliğini yitirme ihtimali gelmektedir. İnsanları bedensel ve zihinsel tembelliğe sürükleme riski taşımaktadır. İnsanın emrinde olması gereken yapay zekâ ya da teknolojik gelişmeler paradoksal bir gelişmeyle insanları adeta köle ve esir hâle getirmiştir.
Tüm bu vartalardan kurtulabilmek için yapılması gereken, toplumu ulvi ideallere özendirici, millî ve moral değerleri önemseyen ve ön plana çıkaran çalışmalar yapmaktır. İletişimsizliği ortadan kaldırmada anahtar kavram “sevgi ve empati”dir. İnsanlarla interaktif diyaloğa geçmek gerekir. Fedakârlık, yardımlaşma ve dayanışma, cömertlik, diğerkâmlık… çok önemli erdemlerdir.
İnsan sadece bedenden ibaret maddi bir varlık değildir; insanı esas olarak insan yapan, değerli ve önemli kılan olgu, ruhu ve gönül dünyasıdır.
Dijitalleşen dünyada dijital maskeler takarak var olma mücadelesi veren insanın bu acıklı ve hazin durumdan kurtulabilmesi çok boyutlu bir çalışmayı gerekli kılmaktadır. Konu çok komplike ve sofistikedir. Ortaya çıkan problemlerin neden ve sonuçları üzerinde derin analiz ve çalışmalar yapılmazsa konu sadece kriminal bir boyut kazanmaktan öteye geçmez. Özellikle günümüzde 18 yaş altı ergen dönemde işlenen suç oranlarında gözlenen artış trendi önemli bir kaygı nedenidir. Akran zorbalığı maalesef günümüzde en çok kullandığımız kavramlar arasında yer almaktadır. 18 yaş altındaki çocuklar arasında suç ve akran zorbalığının artmasının başlıca nedenleri arasında aile içi iletişim eksikliği, sosyal medyanın denetimsiz kullanımı, şiddet içeriklerine erken maruz kalma, eğitimde rehberlik yetersizliği önemli faktörlerdir; ayrıca empati becerilerinin yeterince gelişmemesi ve grup baskısı da çocukların daha agresif davranışlara yönelmesine zemin hazırlamaktadır.
Allah korkusu ve inancının giderek zayıflaması, dinî ve ahlaki değerlerin yeterince işlenmeyişi, maneviyatsızlık gibi unsurlar insanları kalabalıklar içerisinde yalnızlaşan güruhlar hâline getirmektedir. Oysa Yaratıcı Kudret insanoğlunu inanmaya muhtaç bir biçimde kodlamış ve formatlamıştır. Bu demektir ki insanoğlu her hâlükârda bir şeylere inanmak zorundadır. Yapısı, doğası bunu gerektirmektedir. İnsan “inanma ekseni”nde yaratılmış bir varlıktır. İnsanın bu temel karakteri ontolojik anlamda bizleri “Allah’ın Varlığı” konusuna götürmektedir. İnanç düzleminde hayat sürebilen insandaki bu yetenek; Allah’ı bulabilmesi ve O’na inanabilmesi için verilmiş bir kabiliyettir.
Tüm bu analiz ve açıklamalardan maksadımız karanlık bir tablo çizerek pesimist bir anlayış ve algı oluşturmak değildir. Bilakis hastalıklara sağlıklı ve doğru teşhisler koyarak tedavi ve çözüm odaklı reçeteler sunabilmektir.
Dijital maskeler çağını analiz ederken amaç, karamsar bir portre üretmek değil; aksine toplumsal ve bireysel sapma ve savrulmaları ele alarak çözüm odaklı bir ufuk açmaktır. Zira İslam düşüncesinin, yani inancımızın da bize öğrettiği şey şudur: Her çözülme, hikmet ve irfanla yeniden inşa edilebilir. İnsanın fıtratı hakikate meyillidir; dijital maskeler yani sahte temsiller ve yapay kimlikler bu özü perdeleyen geçici katmanlardır. Bu bağlamda yapılması gereken, dijital çağın ürettiği yabancılaşmayı sadece eleştirmek değil; aynı zamanda ahlaki, manevi ve epistemik bir şuur inşasıyla rehabilite etmektir. Bir başka ifadeyle, karanlığa küfretmek değil, bir ışık kaynağı hâline gelerek karanlıkları delip aydınlıkları hâkim kılabilmektir. Unutmamak gerekir ki “Bir mum başka bir mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.” Bu durumun gerçekleşebilmesi, insanın hem kendisinin hem de çevresinin ıslahı yönünde ciddi gayret ve çalışmalar içerisinde olmasını gerekli kılar.
Nitekim kişilik, ahlak ve karakter inşasında çok önemli bir yer tutan ve İslami terminolojide “nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesi” olarak adlandırılan bu süreç, sözünü ettiğimiz hususiyetleri gerçekleştirmenin en önemli ve etkili dinamiğidir.
Dijital maskeler çağında ortaya çıkan ahlaki ve manevi erozyona karşı çözüm, soyut eleştirilerden ziyade somut ve uygulanabilir adımlarla mümkündür. Dinî anlamda, bireyin düzenli ibadet disiplini (namaz, dua, tefekkür) kazanması, kalbi diri tutarak sahte kimliklerin cazibesine karşı bir koruyucu kalkan oluşturacaktır; nitekim “Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük (ibadettir). Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût, 29/45) ayeti bu gerçeği ifade eden en etkili ilahi beyandır.
Yine özellikle günlük muhasebe (nefsini hesaba çekme) alışkanlığı da, kişinin dijital ve gerçek davranışları arasındaki tutarlılığı güçlendirecektir. Ahlaki açıdan ise dijital ortamlarda “emanet” ve “kul hakkı” bilinciyle hareket etmek, yani başkalarına zarar vermemek, ifşa ve zorbalıktan kaçınmak temel bir ilke olmalıdır. Bunun yanında özellikle gençler için rehberlik faaliyetlerinin artırılması, aile içinde açık iletişim kanallarının ve eğitim ortamlarının kurulması, rol model olabilecek bilinçli yetişkinlerin çoğaltılması kritik öneme haizdir.
Sonuç olarak, hem bireysel disiplin hem de toplumsal sorumluluk bilinci birlikte inşa edilebilirse kalıcı bir iyileşme söz konusu olabilecektir. Dijital çağda yüzlerimizi saklayan maskeler artık yalnızca kimliğimizi gizlemiyor; bizi, kendimizden de uzaklaştırıyor. Asıl cesaret, maskeyi taşımak değil; onu çıkarabilmektir. Çünkü hakikat, filtrelerin ardında değildir.
Dijital çağın en büyük yanılsaması, maskelerimizin bizleri koruduğuna inandırmasıdır; oysa her filtre, hakikatten biraz daha kopuş ve kaçış demektir.
Belki de bu çağın gerçek kahramanlığı, maskeleri yırtıp tüm kusurlarımızla sahici kalabilmektir. Çünkü insan, en çok saklandığında kaybolur.