Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

“Bir Kaşık Daha” Demeden: Yemekle Barışık Bir Çocuk Yetiştirmek / Doç. Dr. Hakan Öğütlü

Bu Yazıyı Paylaşın:
“Bir Kaşık Daha” Demeden: Yemekle Barışık Bir Çocuk Yetiştirmek / Doç. Dr. Hakan Öğütlü

Hepimiz çocuklarımıza en iyisini sunmak isterken, beslenme konusu çoğumuz için yorucu bir mücadeleye dönüşüyor. Sağlıklı beslenmeyi genelde sadece ‘tabaktaki yiyecekler’ olarak düşünüyoruz. Oysa karın doyurmanın ötesinde, çocuğun ‘yemekle sağlıklı bir ilişki kurması’ aslında ne anlama geliyor?
Sağlıklı beslenmeyi çoğu zaman tabağın içeriğiyle sınırlı düşünüyoruz. “Protein aldı mı, sebze yedi mi, yeterince doydu mu?” gibi sorular elbette önemli. Ancak çocuk açısından yemek yalnızca bedensel bir ihtiyaç değildir. Yemek aynı zamanda güven, ilişki, duygu düzenleme, sınır koyma ve bağımsızlaşma alanıdır.
“Sağlıklı Beslenme Yolculuğu: Bebeklikten Ergenliğe Ebeveynler İçin Yol Arkadaşı” kitabını tam da bu bakışla kaleme aldım. Kitabın adında geçen “yolculuk” kelimesi benim için çok önemli; çünkü çocuklarda beslenme bir günde oluşan, yalnızca tariflerle ya da listelerle düzenlenen bir alan değildir. Bebeklikte ilk temasla başlayan, ek gıdayla genişleyen, çocuklukta oyunla şekillenen, ergenlikte beden algısı ve kimlik duygusuyla yeniden anlam kazanan uzun bir gelişim sürecidir.
Bir çocuğun yemekle sağlıklı ilişki kurması, sadece “her şeyi yemesi” anlamına gelmez. Hatta her şeyi yiyen ama yemek sırasında yoğun kaygı, suçluluk ya da baskı hisseden bir çocuk için sağlıklı bir ilişkiden söz etmek güçtür. Asıl mesele, çocuğun açlık ve tokluk sinyallerini tanıyabilmesi, yeni yiyeceklere zamanla merak geliştirebilmesi, sofrayı bir tehdit ya da savaş alanı gibi değil, güvenli bir aile alanı gibi hissedebilmesidir.
Çocuk ve ergen ruh sağlığı alanındaki klinik deneyimlerimde, beslenmenin çoğu zaman yalnızca “iştah”, “kilo” ya da “yemiyor” başlıklarıyla ele alındığını görüyorum. Oysa çocuğun tabağa verdiği tepki, çoğu zaman duygusal dünyasına da açılan bir kapıdır. Bazen yemeği reddeden çocuk aslında “Beni duy.” der. Bazen fazla yiyen bir çocuk “Duygumla baş edemiyorum.” mesajı verir. Bazen de yalnızca aynı yiyeceği istemek, onun için güvenli alanda kalma çabasıdır.
Bu nedenle sağlıklı beslenme, yalnızca ne yediğimiz değil; nasıl hissettiğimiz, sofrada nasıl karşılandığımız ve bedenimizin sinyallerine ne kadar güvenebildiğimizle ilgilidir. “Sağlıklı Beslenme Yolculuğu” da ailelere sadece “Çocuğuma ne yedirmeliyim?” sorusunun değil, “Çocuğum yemekle nasıl daha huzurlu, güvenli ve sağlıklı bir ilişki kurabilir?” sorusunun cevabını arayan bir yol arkadaşı olarak hazırlandı.
Biz ebeveynler, içimizdeki o yetersizlik korkusuyla ya da ‘Aman doysun.’ telaşıyla çocuklarımıza en iyisini sunmaya çalışırken bazen ipin ucunu kaçırabiliyoruz. Masadaki o yorucu ‘Bir kaşık daha!’ gerginliğini geride bırakıp, çocuğumuzun yemekle gerçekten sağlıklı ve huzurlu bir ilişki kurmasını sağlamak için ebeveynler olarak nasıl bir yol izlemeliyiz?
“Bir kaşık daha.” cümlesinin arkasında çoğu zaman baskıdan çok kaygı vardır. Ebeveyn çocuğunu zorlamak istediği için değil, onun yeterince beslenmediğini düşündüğü için ısrar eder. Bu nedenle önce ebeveynin kendi kaygısını fark etmesi çok kıymetlidir. Çünkü sofrada kaygı arttıkça kontrol artar, kontrol arttıkça çocuk direnç gösterir, direnç arttıkça sofra bir mücadeleye dönüşür.
Burada temel ilke şu olabilir: Yemeğin ne zaman, nerede ve hangi seçeneklerle sunulacağına ebeveyn karar verir. Ne kadar yiyeceğine ise çocuk karar verir. Bu basit gibi görünen ayrım, sofradaki pek çok güç savaşını azaltır. Ebeveyn çerçeveyi kurar, çocuk da kendi beden sinyalini dinlemeyi öğrenir.
Kitapta ebeveynlere aktarmaya çalıştığım en temel mesajlardan biri şu: Çocuğun her lokmasını yönetmek zorunda değilsiniz; ama ona güvenli, öngörülebilir ve sakin bir beslenme ortamı sunabilirsiniz. Ebeveynin görevi çocuğun bedeninin yerine karar vermek değil, çocuğun kendi bedenini duymayı öğrenmesine rehberlik etmektir.
Israr yerine düzen, baskı yerine tekrar, tehdit yerine sakin sınır çok daha etkilidir. “Bunu yemezsen tablet yok.” demek yerine “Yemek zamanı, istersen tadına bakabilirsin, istemezsen tabağında durabilir.” diyebilmek, çocuğun yemekle kurduğu güveni korur. Yeni bir besin bazen ilk sunumda değil, beşinci ya da onuncu sunumda kabul edilebilir. Bu yüzden amacımız çocuğu o anda kazanmaya çalışmak değil, uzun vadeli ilişkiyi korumaktır.
Kendi klinik deneyimlerimde de ailelere sık söylediğim şey şu: Sofrada kazanmaya çalıştığımız her küçük savaş, bazen yemekle ilişkiyi daha da zorlaştırabiliyor. Oysa çocukların çoğu baskıdan çok güvene, ısrardan çok tekrara, eleştiriden çok görülmeye ihtiyaç duyuyor.
Bir de sofrada yalnızca yemeği konuşmamak gerekir. “Kaç lokma yedin?” yerine “Bugün günün nasıl geçti?” sorusu bazen çocuğun o masaya daha rahat oturmasını sağlar. Çünkü çocuk sadece tabağıyla değil, varlığıyla da görülmek ister.
Bebeklik döneminde ek gıdaya geçiş ve bebeğin kaşıkla ilk tanışması ebeveynler için genelde epey stresli bir sürece dönüşebiliyor. Beslenme yolculuğunun bu ilk temaslarında, o ilk öğünlerde süreci hem bebek hem de aile için daha sağlıklı ve sakin yürütmenin yolları nelerdir?
Ek gıdaya geçiş, çoğu aile için heyecanlı olduğu kadar kaygılı bir dönemdir. O ilk kaşık bazen ebeveynin zihninde gereğinden fazla büyür. “Yedi mi, sevdi mi, tükürdü mü, alerji olur mu, az mı aldı?” derken süreç bir keşif alanı olmaktan çıkıp sınava dönüşebilir. Oysa ek gıdanın ilk amacı çocuğu doyurmak değil, onu yeni tatlar, kokular ve dokularla güvenli şekilde tanıştırmaktır.
Genellikle 6. ay civarında ek gıdaya başlanır, ama burada yalnızca takvime değil, bebeğin hazır oluş sinyallerine de bakmak gerekir. Destekle oturabilmesi, kaşığa ilgi göstermesi, besini diliyle sürekli dışarı itmemesi, başkasının tabağına merak duyması gibi işaretler önemlidir. İlk günlerde bir iki çay kaşığı bile yeterlidir. Bu miktar küçük görünebilir ama bebek için büyük bir öğrenme deneyimidir.
Kitapta ek gıdaya geçişi sadece “ilk kaşık” olarak değil, bebeğin yemekle kurduğu ilk ilişkilerden biri olarak ele aldım. Çünkü bebeğin ağzına giren lokma kadar, o lokmanın hangi duyguyla sunulduğu da önemlidir. Sakin, temas kuran, gözlemleyen bir ebeveyn, bebeğin yemekle güvenli bir başlangıç yapmasına yardımcı olur.
Bebeğin yüzünü buruşturması, tükürmesi ya da reddetmesi hemen “sevmedi” anlamına gelmez. Bazen yalnızca dokuyu tanıyordur. Bazen de “Şu an hazır değilim.” diyordur. Bu nedenle acele etmeden, zorlamadan, sakin bir zaman seçerek ilerlemek gerekir.
Bu dönemde bebek aile sofrasına da yavaş yavaş dâhil edilebilir. Henüz çok az yiyor olabilir ama sofradaki sesleri, kokuları, yüz ifadelerini, birlikte oturma hâlini kaydeder. Yemek, daha ilk aylardan itibaren yalnızca kaşıktaki besin değil, aynı zamanda bir ilişki ve ritüel hâline gelir.
Kitapta da vurguladığım gibi, beslenme bebeğin sadece fiziksel olarak değil, duygusal olarak da “doyduğu” bir bağlanma alanıdır. Bu nedenle ek gıda sürecinde hedef, tabağın bitmesi değil; bebeğin yemekle güvenli, meraklı ve baskısız bir temas kurabilmesidir.
1-3 yaş aralığında veya okul öncesi dönemde çocukların yemek seçmesi ya da yemeği bir oyun aracına çevirmesi bizi çok zorluyor. Çocuğun öğünleri oyunla keşfetmesine ne kadar izin vermeli, evdeki sofra düzenini bozmadan dengeyi nasıl kurmalıyız?
1-3 yaş ve okul öncesi dönem, çocuğun “Ben de varım.” demeye başladığı dönemdir. Bu “Ben de varım.” hâli kıyafette, uykuda, oyuncakta olduğu gibi yemekte de kendini gösterir. Çocuk bir gün sevdiği yemeği ertesi gün reddedebilir. Sadece makarna isteyebilir, tabağındaki renklerin birbirine değmesini istemeyebilir ya da yemeği oyuncak gibi kullanabilir. Bunların önemli bir kısmı gelişimsel olarak beklenen davranışlardır.
Yemekle oynamak her zaman kötü değildir. Özellikle küçük çocuklar için dokunmak, koklamak, ezmek, ayırmak, şekil vermek yemeği tanımanın bir yoludur. Bir çocuk havucu ağzına götürmeden önce ona dokunarak da öğrenir. Bugün sadece kokladığı bir yiyeceği birkaç hafta sonra tadabilir. Oyun, doğru sınırlarla kullanıldığında yemeğe geçiş köprüsü olabilir.
“Sağlıklı Beslenme Yolculuğu” kitabında okul öncesi dönemi özellikle “oyunla öğünler” olarak ele aldım. Çünkü çocuklar bu yaşta dünyayı oyun yoluyla tanır. Yemeği de önce oyunla, duyuyla ve merakla keşfeder. Yemeğe dokunmak, koklamak, tabağı süslemek ya da yiyeceğe isim vermek bazen yemeğe yaklaşmanın ilk adımıdır.
Tabii bu, sofranın tamamen sınırsız bir oyun alanına dönüşmesi anlamına gelmez. Denge şurada kurulabilir: Çocuğun keşfine izin verilir ama öğünün yapısı korunur. Mesela “Yemeğe dokunabilirsin, koklayabilirsin ama yere fırlatamayız.” gibi net ve sakin sınırlar işe yarar. Ya da “Brokoliye ağaç diyebiliriz ama sofrada kalıyoruz.” denebilir.
Çocuk seçici yediğinde ebeveynin paniğe kapılmaması çok önemlidir. Seçicilik çoğu çocukta geçici olabilir. Ancak baskı, kıyaslama, tehdit ve ödül-ceza döngüsü bu seçiciliği kalıcı hâle getirebilir. Bu yüzden ailelere önerim, yemekle mücadele etmek yerine çocuğun duyusal keşfine sabırla alan açmalarıdır.
Klinikte ailelerin “Oynuyor ama yemiyor.” diye endişelendiğini sık duyuyorum. Oysa bazı çocuklar için yemekle temas önce oyunla başlar. Bugün sadece dokunduğu, kokladığı ya da tabağında tuttuğu bir yiyecek, ilerleyen günlerde daha tanıdık ve daha az tehdit edici hâle gelebilir. Bu da seçiciliğin azalmasında önemli bir adımdır.
İlkokul çağına gelen çocuklar artık bilgi sahibi olmak ve kendi yediklerini seçmek istiyorlar. Onların bu özerklik ihtiyacına alan açarken, evdeki sağlıklı sınırları korumak adına ebeveynler olarak nelere dikkat etmeliyiz?
İlkokul dönemi, çocuğun yemek konusunda daha bilinçli ama aynı zamanda çevresel etkilerden daha fazla etkilendiği bir dönemdir. Artık yalnızca evdeki sofra değil; okul kantini, arkadaşların beslenme çantası, reklamlar ve sosyal çevre de devrededir. Çocuk “Ben bunu yemek istiyorum.” ya da “Arkadaşımın çantasında bu vardı.” demeye başlar. Bu aslında sağlıklı bir özerklik gelişimidir.
Bu yaşta ebeveynin görevi her şeyi kontrol etmek değil, çocuğa seçim yapmayı öğretmektir. Sağlıklı sınırlarla seçenek sunmak çok işe yarar. Örneğin, “Ne istersen ye.” demek fazla belirsiz olabilir. Ama “Beslenme çantana bugün yoğurt mu koymak istersin, peynirli sandviç mi?” demek çocuğa hem kontrol hissi verir hem de ebeveynin çerçevesini korur.
Kitapta ilkokul çağını bilgi, seçim ve sınırlar dönemi olarak ele aldım. Çünkü bu dönemde çocuk artık sadece sunulanı yiyen değil, seçim yapmak isteyen bir bireydir. Ebeveynin görevi de bu seçimleri tamamen serbest bırakmak ya da tamamen yasaklamak değil, çocuğun kendi karar becerisini geliştirmesine yardımcı olmaktır.
Tatlılar, paketli gıdalar ve abur cubur konusunda yasaklayıcı dil çoğu zaman ters teper. Yasaklanan yiyecek çocuğun gözünde daha cazip hâle gelir. Bunun yerine zamanlama, miktar ve içerik konuşulmalıdır. “Bu yiyecek kötü.” demek yerine “Bunu her gün değil, belirli zamanlarda yiyebiliriz.” demek daha sağlıklıdır.
Çocuk bu yaşta açıklamaları anlayabilir. Ama uzun beslenme dersleri yerine kısa ve somut bilgiler daha etkilidir. “Bu yemek seni daha uzun süre tok tutar.”, “Bu içecek çok sık içildiğinde dişlerine zarar verebilir.” gibi açıklamalar yeterlidir.
Kendi deneyimlerimde gördüğüm şu: Çocuklara yalnızca yasak koyduğumuzda değil, seçim yapmayı öğrettiğimizde daha kalıcı sonuçlar alıyoruz. Çünkü sağlıklı beslenme, dışarıdan sürekli kontrol edilen bir davranış değil; zamanla çocuğun içselleştirdiği bir beceri hâline gelmeli.
Özellikle ergenlik döneminde işin içine çok farklı duygular giriyor. Bu zorlu dönemde beslenme konusundaki kontrolü tamamen çocuklara mı bırakmalıyız, yoksa onlara farklı bir şekilde mi destek olmalıyız?
Ergenlikte yemek artık yalnızca beslenme davranışı değildir. Kimlik, beden algısı, akran ilişkileri, bağımsızlık ve kontrol duygusu yeme davranışının içine karışır. Bir ergen için bir öğünü atlamak bazen sadece “Aç değilim.” demek değildir. Bazen bedeninden rahatsız olduğu, bazen kontrol duygusu aradığı, bazen sosyal medyada gördüğü bir ideali yakalamaya çalıştığı anlamına gelebilir.
Bu dönemde kontrolü tamamen bırakmak da, tamamen ebeveynin eline almak da doğru değildir. Ergene alan açmak gerekir ama onu yalnız bırakmamak gerekir. Yani ebeveynin rolü polislik yapmak değil, güvenilir bir rehber olmaktır.
Çocuk ve ergen psikiyatrisi pratiğimde, özellikle ergenlerde yeme davranışının beden algısı, kaygı, kontrol ihtiyacı ve sosyal medya etkileriyle çok yakından ilişkili olduğunu görüyorum. Bu nedenle ailelere hep şunu söylüyorum: Ergenin tabağına bakarken yalnızca porsiyonu değil, o porsiyonun etrafındaki duyguyu da görmeye çalışın.
Ergenle yemek konusunda konuşurken “Ne yedin?” sorusu kadar “Son zamanlarda bedeninle ilgili nasıl hissediyorsun?”, “Yemek sonrası seni zorlayan düşünceler oluyor mu?”, “Sosyal medyada gördüklerin seni etkiliyor mu?” gibi sorular da önemlidir. Çünkü ergenlikte yeme davranışının arkasındaki duygu çoğu zaman davranışın kendisinden daha belirleyicidir.
Kitapta ergenlik bölümünü özellikle “kontrolü bırakmak mı, yanında durmak mı?” sorusu etrafında ele aldım. Çünkü ergenlikte ailelerin en çok zorlandığı nokta bu dengedir. Ergenin ihtiyacı çoğu zaman şudur: “Beni kontrol etme ama yalnız da bırakma.”
Aileler bedene dair yorumlardan özellikle kaçınmalıdır. “Kilo almışsın.”, “Çok zayıfladın.”, “Böyle daha iyi görünüyorsun.” gibi cümleler iyi niyetli olsa bile ergenin beden algısını hassaslaştırabilir. Bunun yerine düzenli öğün, birlikte sofra, açık iletişim ve gerektiğinde profesyonel destek ön planda olmalıdır.
Çocuğun sadece birkaç çeşit yemek yemesi gibi sıradan görünen bir seçicilik, ne zaman tehlikeli bir boyuta, yani bir yeme bozukluğuna dönüşür? Anne babalar olarak işlerin ters gittiğini gösteren erken sinyalleri nasıl fark edebilir ve nasıl bir rol üstlenebiliriz?
Her seçici yeme davranışı yeme bozukluğu değildir. Özellikle küçük yaşlarda bazı çocukların belli dokulara, kokulara ya da yeni yiyeceklere mesafeli olması gelişimsel olarak görülebilir. Ancak seçicilik çocuğun büyümesini, kilosunu, enerjisini, sosyal yaşamını ve aile düzenini belirgin biçimde etkilemeye başladığında daha dikkatli olmak gerekir.
Örneğin; çocuk yalnızca birkaç yiyecekle besleniyor, yeni besinleri yoğun korku ya da tiksinmeyle reddediyor, öğünler sürekli krize dönüşüyor, kilo alımı ya da büyüme eğrisi etkileniyorsa bu artık sıradan seçicilik olmayabilir. Kaçıngan/kısıtlı yiyecek alım bozukluğu (KKYAB) gibi tablolar özellikle bu noktada akla gelmelidir.
Yeme bozuklukları, KKYAB ve çocuk-ergenlerde beslenme sorunları benim hem klinik hem akademik çalışma alanlarım arasında önemli bir yer tutuyor. Bu alanda çocuk ve ergenlerde yeme bozukluklarının değerlendirilmesi, bilişsel davranışçı terapi, aile tabanlı yaklaşımlar ve KKYAB üzerine eğitimler, yayınlar ve ulusal/uluslararası sunumlar gerçekleştirdim. Bu nedenle kitapta da ailelerin “normal seçicilik” ile profesyonel destek gerektiren beslenme sorunlarını ayırt edebilmesine özel bir alan açmak istedim.
Ergenlik döneminde ise erken sinyaller biraz daha farklı olabilir. Öğün atlama, giderek porsiyon küçültme, kalori ve tartıyla aşırı ilgilenme, yemek sonrası suçluluk, banyoda uzun süre kalma, gizli yeme, sosyal yemeklerden kaçınma, sürekli beden konuşmaları ya da “Sadece sağlıklı besleniyorum.” diyerek katı kurallar geliştirme dikkat edilmesi gereken işaretlerdir.
Yeme bozuklukları yalnızca “az yemek” ya da “çok yemek” meselesi değildir. Çoğu zaman kontrol, kaygı, beden algısı, değersizlik, suçluluk ve duygusal boşluk gibi daha derin alanlarla ilişkilidir. Bu nedenle ailelerin davranışın arkasındaki duyguyu anlamaya çalışması çok önemlidir.
Ailelerin rolü suçlamak ya da panikle baskı kurmak değildir. “Neden böyle yapıyorsun?” yerine “Son zamanlarda yemek senin için zorlaşmış gibi görünüyor, bunu birlikte anlamak isterim.” demek daha kapı açıcıdır. Belirtiler süreklilik gösteriyorsa çocuk ve ergen psikiyatristi, psikolog ve diyetisyen iş birliğiyle profesyonel destek almak geciktirilmemelidir.
Her gün aynı masanın etrafında yaşanan inatlaşmalar, yemeği bir güç savaşına dönüştürebiliyor. ‘Sofrada kim kazandı?’ hissine kapılmadan, aile masasının psikolojisini yöneterek o masaya ailecek huzurla oturabilmek adına ebeveynlere neler tavsiye edersiniz?
Sofrada kazanan ve kaybeden varsa, aslında ilişki kaybetmeye başlamıştır. Çünkü yemek masası bir yarış alanı değil, ailenin bir araya geldiği duygusal bir alandır. Çocuk o masada sadece yemek yemez. Görülür, dinlenir, sınırla karşılaşır, aidiyet hisseder. Bu nedenle aile masasının psikolojisi, çocuğun yemekle kurduğu ilişkiyi doğrudan etkiler.
“Sağlıklı Beslenme Yolculuğu” kitabında “Aile Masasının Psikolojisi” bölümünü bu nedenle çok önemsiyorum. Sofra yalnızca yemek yenilen bir yer değildir; rollerin, duyguların, ilişkilerin ve aidiyetin şekillendiği bir alandır. Çocuğun sofra hazırlığına küçük de olsa katkı sunması, masayı yetişkinlerin kurduğu bir zorunluluk alanı olmaktan çıkarıp ailenin ortak alanına dönüştürür.
Ebeveynler önce sofranın amacını yeniden tanımlayabilir. Amaç o akşam brokolinin bitmesi değil, ailenin mümkün olduğunca huzurlu biçimde bir araya gelebilmesidir. Elbette çocuk hiç yemesin, her şey serbest olsun demiyorum. Ama bazen kriz çıkmadan masada kalmak bile önemli bir kazanımdır.
Pratik olarak birkaç şey öneririm. Yemek saatleri mümkün olduğunca öngörülebilir olsun. Sofrada ekranlar kapalı olsun. Çocuğa küçük görevler verilsin. Kaşıkları dizmek ya da peçete koymak bile aidiyet hissini artırır. Menüde çocuğun bildiği güvenli bir yiyecekle yeni ya da zorlandığı bir yiyecek birlikte sunulabilir. Böylece çocuk tamamen yabancı bir tabakla baş başa kalmaz.
En önemlisi de sofrada yalnızca yemek konuşulmasın. Çocuğun tabağına değil, yüzüne bakmak gerekir. “Bugün seni en çok ne güldürdü?” gibi bir soru, bazen bir lokmadan daha besleyici olabilir. Çünkü bazı sofralarda mide doyar ama ilişki aç kalır. Bizim hedefimiz ikisini de beslemek olmalı.
Kendi klinik gözlemim şu yönde: Aile sofrası sakinleştiğinde, çocuğun yeme davranışında da çoğu zaman bir yumuşama başlıyor. Çünkü çocuk yemekle değil, çoğu zaman yemeğin etrafındaki gerilimle mücadele ediyor.
Toplum olarak çocuk beslenmesi konusunda doğru olduğuna inandığımız ama aslında masada işleri daha da zorlaştıran en büyük yanlışlarımız neler? Ebeveynler olarak bu kalıplaşmış hatalara düşmemek için pratiğe dökebileceğimiz çözümler nelerdir?
Çocuk beslenmesiyle ilgili en yaygın yanlışlardan biri “Tabağını bitiren çocuk iyi beslenmiştir.” düşüncesidir. Oysa tabağı bitirmek her zaman beden sinyalini doğru dinlemek anlamına gelmez. Bazen çocuk tok olduğu hâlde sırf ebeveynini memnun etmek için yemeye devam eder. Bu da uzun vadede açlık ve tokluk sinyallerini zayıflatabilir.
Bir diğer yanlış, sebze ya da sağlıklı yiyecekleri ödül-ceza sisteminin parçası yapmaktır. “Sebzeni yersen tatlı var.” dediğimizde sebzeyi görev, tatlıyı ödül hâline getiririz. Böylece çocuğun zihninde yiyecekler arasında duygusal bir hiyerarşi kurulur. Tatlıyı tamamen yasaklamak da benzer şekilde cazibesini artırabilir. Daha sağlıklı olan, tatlıyı da belirli zaman ve miktar içinde suçluluk yaratmadan tanıtmaktır.
“Yemedi, o zaman arkasından sevdiği şeyi vereyim.” yaklaşımı da dikkatli kullanılmalıdır. Bazen esneklik gerekir ama bu sürekli bir döngüye dönüşürse çocuk ana öğünü reddedip alternatifi beklemeyi öğrenebilir. Alternatifler sınırlı, önceden belirli ve sakin şekilde sunulmalıdır.
Bir başka önemli hata kıyaslamadır. “Kardeşin yiyor, sen niye yemiyorsun?” cümlesi çocuğu yemeğe yaklaştırmaz, aksine kendini yetersiz hissettirebilir. Her çocuğun iştahı, duyusal hassasiyeti ve ritmi farklıdır.
“Sağlıklı Beslenme Yolculuğu” kitabında ailelere kusursuz sofralar vadetmiyorum. Çünkü gerçek hayatta her sofra sakin, her öğün dengeli, her çocuk istekli olmayabilir. Bu kitap daha çok ebeveynlere şunu hatırlatmak için yazıldı: Çocuğun yemekle ilişkisini düzeltmek, çoğu zaman sofradaki ilişkiyi anlamaktan geçer.
Ebeveynlere en pratik önerim şu olur: Israr yerine tekrar sunun, yasak yerine sınır koyun, kıyas yerine gözlem yapın, kontrol yerine rehberlik edin. Sofrada mükemmel tabaklar değil, güvenli ilişkiler uzun vadede daha iyileştiricidir. Çünkü çocuklar yalnızca yediklerini değil, yemek yerken kendilerine nasıl davranıldığını da hatırlar.
Çocuk ve ergen psikiyatrisi pratiğimde şunu çok net gördüm: Beslenme, çocuğun yalnızca bedenini değil; aile içindeki güven duygusunu, kendilik algısını ve ilişki kurma biçimini de etkiliyor. Bu nedenle sağlıklı beslenme yolculuğu, aslında bütün aileyi ilgilendiren ortak bir iyileşme ve farkındalık yolculuğudur.