Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Yapay Zekâ ve Sağlıkta Dijital Dönüşüm / Dr. Mustafa Işık

Bu Yazıyı Paylaşın:
Yapay Zekâ ve Sağlıkta Dijital Dönüşüm / Dr. Mustafa Işık

Dijital dönüşüm genellikle teknik bir süreç gibi anlatılıyor; oysa tıbbın en temelinde “insanı iyileştirme” felsefesi yatıyor. Hekim ile hasta arasındaki binlerce yıllık güven ilişkisinin tam ortasına ekranlar, algoritmalar ve veriler girdiğinde, tıbbın bu insani çekirdeği nasıl bir dönüşüm geçiriyor? Şefkat ve ilgi bu yeni denklemin neresinde duruyor?
Dijital dönüşüm çoğu zaman bilgisayarlar, yazılımlar, ekranlar ve veriler üzerinden anlatılıyor. Fakat sağlık söz konusu olduğunda mesele sadece teknoloji değildir. Çünkü tıp, en başından beri “Önce zarar verme.” ilkesinden hareketle insanın acısını azaltma, ona umut verme ve iyileşme yolculuğunda yanında durma sanatıdır. Bu nedenle sağlıkta dijital dönüşümü yalnızca “hastaneye yeni cihazların girmesi” olarak değerlendirmek eksik kalacaktır. Asıl dönüşüm, hekimin hastayı görme biçiminde, hastanın da sağlık sistemine temas etme ve adapte olma biçiminde görülmektedir.
“Yapay zekâ hekimin elindeki kandil olabilir; fakat hastanın gözündeki korkuyu anlayacak ışık, hâlâ insanın kalbinden gelir.”
Bugün artık hekimin önünde yalnızca hasta yok; laboratuvar sonuçları, görüntüleme raporları, genetik veriler, geçmiş hastane kayıtları, risk skorları ve algoritmalar da var. Bu ilk bakışta hekim-hasta ilişkisinin arasına soğuk bir ekran girmiş gibi görünebilir. Fakat doğru kullanıldığında teknoloji, hekimin hastadan uzaklaşmasına değil, hastayı daha bütüncül görmesine yardım etmekte; eskiden hekimin zihninde toparlamaya çalıştığı birçok veri, bugün dijital sistemler sayesinde daha hızlı ve düzenli bir şekilde görülebilmektedir.
Burada olması gereken kritik nokta şu olmalıdır: Teknoloji hekimin kalbinin yerine geçmemeli, hekimin elindeki kandil gibi yolunu aydınlatmalıdır. Şefkat, dijital ve matematiksel algoritmaların üretebileceği bir şey değildir. Bir yapay zekâ sistemi hastanın riskini hesaplayabilir, tetkik sonucunu yorumlamaya destek olabilir, hekime uyarı verebilir. Ama hastanın gözündeki korkuyu, ailesinin kaygısını, mahremiyet hassasiyetini, “Hocam ben şimdi ne olacağım?” sorusundaki çaresizliği anlamakta sınırlı kalacak, bu hassasiyeti ancak hekimin duygusal yapısı anlayabilecektir.
Ben sağlıkta yapay zekâyı şöyle görüyorum: Yapay zekâ hekim için güçlü bir yardımcı olabilir; fakat tıbbın ruhu yine insanda kalmalıdır. Çünkü hasta sadece biyolojik bir varlık değildir. Onun bedeni kadar kalbi, zihni, ailesi, inancı, umudu ve korkuları da tedavi sürecinin içindedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlıkta yapay zekâ için öne çıkardığı etik ilkeler de insan iyiliği, güvenlik, şeffaflık, sorumluluk ve hakkaniyet gibi başlıklara dayanıyor; bu da teknolojinin merkezinde yine insanın olması gerektiğini göstermektedir.
Teknolojik imkânların artmasıyla birlikte “sağlıklı olma” tanımımız nasıl değişiyor? Gelecekte hastaneleri fiziksel bir mekân olmanın ötesinde nasıl bir yapıda göreceğiz?
Geçmişte sağlık çoğunlukla “hasta olmamak” şeklinde anlaşılırdı. İnsan belirgin bir şikâyet yaşadığında doktora gider, hastanede muayene olur, tetkik yaptırır ve tedavi alırdı. Bugün ise sağlık anlayışı daha erken, daha sürekli ve daha kişisel bir yapıya doğru gidiyor. Artık sadece hastalık ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek değil, hastalık ortaya çıkmadan önce riski fark etmek önem kazanıyor ve koruyucu sağlık hizmetleri ön plana çıkıyor.
Giyilebilir cihazlar, akıllı saatler, uzaktan takip sistemleri, mobil sağlık uygulamaları ve dijital kayıtlar sayesinde insanın tansiyonu, kalp ritmi, uyku düzeni, hareket miktarı, kan şekeri gibi birçok verisi takip edilebilir hale geliyor. Bu durum “sağlıklı olma” kavramını daha aktif bir sorumluluğa dönüştürüyor. Yani sağlık sadece hastanede başlayan bir süreç olmaktan çıkıyor; evde, iş yerinde, okulda, günlük hayatın içinde devam eden bir bilinç haline geliyor. Daha ileri seviyede insanın dijital ikizinin oluşturularak sağlık açısından devamlı kontrol ve takip altında tutulduğu teknolojilerle sağlıklı olma hali yeni bir boyuta geçmeye hazırlanıyor.
“Geleceğin hastanesi yalnızca kapısından girilen bir bina değil, insanın hayatına ihtiyaç anında dokunan duvarsız bir sağlık ekosistemi olacak.”
Gelecekte hastaneleri yalnızca büyük binalar olarak değil, daha çok bir sağlık ağı olarak göreceğimiz bir dönem bizleri bekliyor. Fiziksel hastane elbette var olmaya devam edecek; ameliyat, yoğun bakım, acil müdahale, ileri görüntüleme ve karmaşık tedaviler için hastaneler vazgeçilmez olacak. Ancak hastanenin duvarları dijital olarak genişleyecek. Evde takip edilen hasta, uzaktan değerlendirilen kronik hastalık, dijital ortamda yapılan ön görüşme, yapay zekâ destekli risk analizi ve kişiye özel koruyucu sağlık önerileri bu sistemin parçaları olacak. Sanal hekimlik ve sanal hemşireliğin çok daha fazla konuşulmaya başlandığı ve uygulamalarla hayatımızda yer etmeye başladığı bir dönemin emarelerini şimdiden hissediyoruz.
Ben bu geleceği bir “duvarsız hastane” mantığıyla açıklıyorum. Hastane sadece gidilen bir yer değil, ihtiyaç duyulduğunda insanın hayatına temas eden bir sağlık ekosistemi olacak. Fakat burada denge çok önemli. Teknoloji insanı sürekli ölçülen, puanlanan, takip edilen bir nesneye dönüştürmemeli. Sağlık bilinci artarken kaygı da artmamalı. Amaç insanı veriye boğmak değil; daha huzurlu, daha bilinçli ve daha güvenli bir sağlık yolculuğu sunmak olmalıdır.
Yapay zekânın teşhis süreçlerine dahil olması hekimin klinik sezgisini ve karar verme kaslarını nasıl etkiliyor?
Hekimlik yalnızca bilgiye sahip olmak değildir; bilgiyi doğru zamanda, doğru hasta için, doğru şekilde kullanabilme sanatıdır. Buna klinik sezgi, tecrübe ve karar verme olgunluğu diyebiliriz. Yapay zekâ teşhis süreçlerine dahil olduğunda hekime güçlü bir ikinci göz sağlayabilir. Özellikle çok sayıda verinin olduğu alanlarda, insan gözünün kaçırabileceği bazı detayları fark edebilir.
Örneğin, bir radyoloji görüntüsünde küçük bir lezyonu işaretleyebilir, yoğun bakım hastasında kötüleşme riskini önceden haber verebilir, laboratuvar sonuçları arasındaki ilişkilere dikkat çekebilir. Bu yönüyle yapay zekâ hekimin karar verme kasını zayıflatmak zorunda değildir; aksine doğru kullanılırsa güçlendirebilir. Çünkü hekim, daha fazla veriyle daha bilinçli karar verebilir.
“Yapay zekâ hekime ikinci bir göz kazandırabilir; fakat son bakış, hastayı bütünüyle gören hekimin vicdanı ve klinik aklı olmalıdır.”
Fakat burada önemli bir risk var: Hekim yapay zekânın önerisine sorgulamadan teslim olursa, zamanla kendi klinik muhakemesini daha az kullanmaya başlayabilir. Bu da “karar kasının tembelleşmesi” gibi bir sonuç doğurabilir. Nasıl ki hesap makinesi matematik öğrenmenin yerine geçmezse, yapay zekâ da hekimlik düşüncesinin yerine geçmemelidir. Yapay zekâ hekime “şunu düşünmeyi unutma” diyen bir yardımcıdır; son sözü söyleyen merci değildir. Hekim, yapay zekânın önerisini hastanın hikâyesi, muayene bulgusu, sosyal durumu, yaşı, eşlik eden hastalıkları ve tedaviye uyumu ile birlikte değerlendirmelidir. Çünkü her hasta, ekranda görünen verilerden daha fazlasıdır.
Modern tıp; standart protokoller, kılavuzlar ve ortalama hastaya göre kurgulanmış tedavilerle ilerledi. Oysa geleneksel tıpta hasta tek tek tanınır, mizacına göre tedavi edilirdi. Yapay zekânın “her bireye özel tedavi” vaadi sizce tıbbın bu kaybettiği kişisellik damarına bir dönüş mü, yoksa bambaşka bir şey mi?
Modern tıp büyük başarılarını standartlaşma sayesinde elde etmiştir. Aşı programları, cerrahi güvenlik listeleri, kanser tedavi protokolleri, yoğun bakım rehberleri, enfeksiyon kılavuzları milyonlarca insanın hayatını kurtarmıştır. Bu nedenle standart protokolleri küçümsememek gerekir. Ancak standartlaşmanın doğal bir sınırı vardır: İnsanlar birbirine benzese de tamamen aynı değildir.
“Yapay zekâ tedaviyi veriye göre kişiselleştirebilir; ama hastayı insana özel kılacak olan yine hekimin bütüncül bakışıdır.”
Aynı hastalığa sahip iki kişi, aynı ilaca farklı yanıt verebilir. Bir hastanın genetik yapısı, yaşı, kilosu, böbrek ve karaciğer fonksiyonları, yaşam tarzı, psikolojik durumu ve sosyal desteği tedavi sonucunu etkileyebilir. Yapay zekâ burada kişiye özel tedavi anlayışını güçlendirebilir. Büyük veri kümeleri içinden benzer hasta profillerini analiz ederek “bu hastaya hangi tedavi daha uygun olabilir?” sorusuna destek verebilir.
Bu yönüyle yapay zekâ, tıbbın eski kişisellik damarına bir bakıma dönüş gibi görülebilir. Geleneksel hekimlikte hasta tek tek tanınırdı; mizacı, yaşam biçimi, alışkanlıkları dikkate alınırdı. Bugün yapay zekâ bunu daha farklı bir yoldan, veri üzerinden yapmaya çalışıyor. Fakat burada şunu ayırmak gerekir: Geleneksel kişisellik, insanı bütün yönleriyle tanımaya dayanıyordu; yapay zekânın kişiselleştirmesi ise çoğu zaman ölçülebilen veriler üzerinden ilerliyor.
Bu nedenle en ideal model, ikisinin doğru birleşimidir. Yani yapay zekâ hastanın biyolojik ve klinik verilerini analiz eder; hekim ise hastanın insanî hikâyesini, beklentilerini, korkularını ve hayat şartlarını dikkate alır. Gerçek kişiselleştirilmiş tıp, sadece “veriye özel tedavi” değil, “insana özel tedavi” olmalıdır. Yapay zekâ burada çok güçlü bir araçtır; fakat hastayı “veri dosyası”na indirgememek hekimin ve sağlık sisteminin ahlaki sorumluluğu olmalıdır.
Yapay zekânın sağlıkta kullanımı çok konuşuluyor ama somut tabloya baktığımızda; bugün hangi branşlarda, hangi işlerde, hangi cihazlarda gerçekten hekimin yanında çalışan bir teknoloji haline geldi? Sahadan örnekler verir misiniz?
Bugün sağlıkta yapay zekânın en görünür olduğu alanların başında radyoloji geliyor. Çünkü radyoloji görüntü temelli bir branş. Akciğer grafileri, tomografi, MR, mamografi gibi görüntülerde yapay zekâ sistemleri belirli bulguları işaretleyebiliyor, önceliklendirme yapabiliyor veya hekime ikinci okuyucu gibi destek verebiliyor. FDA’nın yapay zekâ destekli tıbbi cihaz listesi de bu alanın özellikle radyoloji, kardiyoloji ve nöroloji gibi branşlarda yoğunlaştığını gösteriyor. FDA tarafından yetkilendirilen yapay zekâ destekli cihazların büyük çoğunluğunun radyoloji alanında olduğu, bunu kardiyovasküler ve nöroloji alanlarının izlediği görülmektedir.
“Yapay zekâ bugün yalnızca teşhis koymaya çalışan bir teknoloji değil; radyolojiden yoğun bakıma, ameliyathaneden stok yönetimine kadar hekimin ve hastanenin görünmeyen yardımcısı hâline geliyor.”
Kardiyolojide ritim bozukluğu tespiti, EKG analizi, kalp görüntüleme ve risk değerlendirme sistemleri öne çıkıyor. Akıllı saatlerin bazı ritim bozukluklarını fark edip kullanıcıyı uyarması, bunun toplum tarafından en kolay görülen örneklerinden biridir. Göz hastalıklarında diyabetik retinopati taraması gibi görüntüye dayalı analizlerde yapay zekâ destekli sistemler kullanılabiliyor. Patolojide dijital patoloji görüntülerinde tümör alanlarının işaretlenmesi, hücre sayımı ve örüntü tanıma çalışmaları gelişiyor.
Yoğun bakım ve acil servislerde ise yapay zekâ daha çok erken uyarı sistemi gibi çalışıyor. Hastanın tansiyonu, nabzı, oksijen düzeyi, laboratuvar değerleri ve klinik gidişi birlikte değerlendirilerek kötüleşme riski hesaplanabiliyor. Böylece sağlık ekibi daha erken müdahale edebiliyor.
Bir diğer somut alan da hastane operasyonlarıdır. Randevu planlama, ameliyathane verimliliği, yatak yönetimi, stok yönetimi, ilaç ve malzeme tedariki, hasta yoğunluğu tahmini gibi konularda yapay zekâ destekli karar sistemleri giderek önem kazanıyor. Sağlıkta yapay zekâyı yalnızca teşhis koyan sistemler olarak görmemek gerekir. Bazen bir hastanın doğru zamanda doğru yatağa alınması, bir ameliyat malzemesinin eksiksiz hazır olması veya yoğun bakım kapasitesinin önceden planlanması da hasta güvenliği açısından en az teşhis kadar hayati olabilmektedir.
Bugün hastanede gördüğünüz dijital uygulamalardan hangilerinin önümüzdeki yıllarda hekimlik pratiğinin merkezine yerleşeceğini öngörüyorsunuz? Hekimin gündelik rutini bu değişimle birlikte nasıl şekillenecek?
Önümüzdeki yıllarda hekimlik pratiğinde birçok dijital uygulamanın çok daha merkezi hale geleceğini düşünüyorum. Birincisi, klinik karar destek sistemleri. Bu sistemler hekime hastanın tanısı, tedavi seçenekleri, ilaç etkileşimleri, alerjileri, risk skorları ve güncel kılavuzlar hakkında destek verecek. Hekim yine karar verici olacak; fakat yanında sürekli güncellenen bir bilgi asistanı bulunacak.
“Yapay zekâ hekimin ekran yükünü azaltabildiği ölçüde, hekimin hastanın yüzüne daha fazla bakmasını sağlayacaktır.”
İkincisi, yapay zekâ destekli tıbbi dokümantasyon. Bugün hekimlerin ciddi zamanı kayıt tutma, rapor yazma, epikriz hazırlama ve sistemlere veri girme ile geçiyor. Gelecekte sesli komutla not alan, hasta görüşmesini uygun formatta özetleyen, tıbbi kayıtları düzenleyen sistemler yaygınlaşacak. Bu doğru uygulanırsa hekimin ekrana değil, hastaya daha fazla bakmasını sağlayabilir.
Üçüncüsü, uzaktan hasta izleme sistemleri olacak. Kronik hastalıklar, yaşlı bakımı, diyabet, hipertansiyon, kalp yetmezliği, KOAH gibi alanlarda hasta sadece kontrole geldiğinde değil, evdeyken de izlenebilecek. Bu, hastalık kötüleşmeden önce müdahale etme imkânı verebilir.
Dördüncüsü, kişiselleştirilmiş tedavi ve risk tahmini sistemleri. Hastanın genetik verisi, laboratuvar sonuçları, görüntüleme bulguları, yaşam tarzı ve geçmiş tedavi yanıtları birlikte değerlendirilerek daha hedefli tedavi planları yapılabilecek.
Hekimin gündelik rutini de değişecek. Hekim sadece muayene eden kişi değil; veriyi yorumlayan, teknolojiyi denetleyen, hastaya rehberlik eden ve karmaşık kararları insanî bir zeminde veren bir sağlık lideri haline gelecek. Bu yeni dönemde iyi hekimlik, teknolojiyi iyi kullanmak kadar, teknolojinin sınırını da bilmeyi gerektirecek.
Algoritmaların hata payı veya taraflılığı olduğunda etik ve yasal sorumluluk açısından bizi hangi tartışmalar bekliyor?
Yapay zekâ sistemleri kusursuz değildir. Bu sistemler geçmiş verilerden öğrenmektedir. Eğer geçmiş veriler eksik, hatalı veya belirli grupları yeterince temsil etmiyorsa, yapay zekânın ürettiği sonuçlar da taraflı olabilir. Örneğin, bir sistem ağırlıklı olarak belirli yaş, cinsiyet, etnik yapı veya sosyo-ekonomik gruptan gelen verilerle eğitilmişse, farklı hasta gruplarında aynı doğrulukla çalışmayabilir. Bu konu sağlıkta hakkaniyet açısından çok önemlidir. CDC’nin sağlıkta yapay zekâ ve eşitlik üzerine değerlendirmelerinde de bu tür taraflılık ve erişim risklerinin özellikle vurgulandığı görülmektedir.
“Hasta, hiçbir zaman bir algoritmanın deneme alanı hâline getirilmemelidir.”
Burada temel soru şudur: Yapay zekâ hatalı öneri verdiğinde sorumlu kim olacak? Yazılımı geliştiren firma mı, hastane mi, sistemi kullanan hekim mi, yoksa onaylayan düzenleyici kurum mu? Bu sorunun cevabı içinde bulunduğumuz şu geçiş döneminde çok da kolay olmamaktadır. Çünkü yapay zekâ sağlık hizmetinde tek başına hareket eden bir varlık değil; bir karar zincirinin parçasıdır.
Bence gelecekte üç kavram çok daha fazla tartışılacak: Şeffaflık, izlenebilirlik ve hesap verebilirlik. Şeffaflık, sistemin hangi amaçla geliştirildiğinin ve hangi sınırlar içinde kullanılacağının bilinmesidir. İzlenebilirlik, yapay zekânın hangi veriye dayanarak hangi öneriyi verdiğinin kayıt altına alınmasıdır. Hesap verebilirlik ise olası hata durumunda sorumluluk zincirinin net olmasıdır.
Tıp etiği açısından en önemli ilke ise şudur: Hasta, bir algoritmanın deneme alanı haline getirilmemelidir. Yapay zekâ sistemleri klinik kullanım öncesinde bilimsel olarak kanıta dayalı tıp anlayışıyla doğrulanmalı, kullanıldığı hasta gruplarında izlenmeli ve performansı zaman içinde tekrar değerlendirilmelidir. FDA’nın yapay zekâ destekli tıbbi cihazların gerçek yaşam performansının izlenmesine yönelik çağrıları da bu ihtiyacın uluslararası düzeyde önem kazandığını göstermektedir.
Yeni bir cihaz, yeni bir sistem, yeni bir uygulama derken bazen teknolojinin kendisi konuşulur hale geliyor; oysa tıbbın asıl meselesi hasta. Teknolojinin hasta için bir alet olarak kalması, kendi başına bir gösteriye dönüşmemesi için tıp eğitiminden hastane pratiğine kadar neleri farklı yapmamız gerekiyor?
Sağlıkta teknoloji bazen büyüleyici bir görüntü oluşturabiliyor. Robotik sistemler, yapay zekâ panelleri, büyük ekranlar, dijital ikizler, akıllı cihazlar… Bunların hepsi önemli; fakat tıbbın asıl meselesi hiçbir zaman cihazın kendisi değildir. Asıl mesele hastanın daha güvenli, daha hızlı, daha doğru ve daha şefkatli hizmet almasıdır.
Bu nedenle teknolojiye şu soruyla yaklaşmalıyız: “Bu uygulama hastanın hayatında hangi gerçek problemi çözüyor?” Eğer bir sistem hekimin iş yükünü azaltıyor, tanıyı hızlandırıyor, hatayı azaltıyor, hastanın bekleme süresini kısaltıyor, gereksiz tetkiki önlüyor veya tedaviye erişimi kolaylaştırıyorsa değerlidir. Ama sadece modern görünmek için kullanılan teknoloji, sağlık hizmetine yük bile getirebilir.
“Teknoloji görünür oldukça değil; hasta daha güvenli, daha anlaşılmış ve daha iyi hissettikçe başarılıdır.”
Tıp eğitiminde de bu bilinç verilmelidir. Genç hekimler yapay zekâyı kullanmayı öğrenmeli; ama aynı zamanda onun sınırlarını, yanılabileceğini, taraflı olabileceğini ve hastanın insanî yönünü asla kavrayamayacağını da bilmelidir. Dijital okuryazarlık kadar etik okuryazarlık da öğretilmelidir.
Hastane pratiğinde ise teknoloji alımları sadece teknik özelliklere göre değil; hasta faydası, klinik güvenlik, veri güvenliği, maliyet-etkililik ve sağlık çalışanının iş akışına uyum açısından değerlendirilmelidir. Teknoloji, bir üretim hattındaki makine gibi düşünülmemelidir; sağlık hizmeti bir saat mekanizması gibi hassastır. En küçük uyumsuzluk tüm sistemi etkileyebilir. Bu yüzden teknoloji, hekimin, hemşirenin, hastanın ve yöneticinin gerçek ihtiyacına göre tasarlanmalıdır. Temel ilke şu olmalıdır: Teknoloji görünür oldukça değil, hasta daha iyi hissettikçe başarılıdır.
Sizce sağlıkta dijitalleşme süreci, sosyo-ekonomik açıdan dezavantajlı gruplar için bir fırsat eşitliği mi oluşturacak, yoksa dijital uçurumu daha da mı derinleştirecek?
Bu sorunun cevabı, dijitalleşmeyi nasıl yöneteceğimize bağlı. Yapay zekâ ve dijital sağlık doğru planlanırsa büyük bir fırsat eşitliği oluşturabilir. Uzak bölgelerde yaşayan insanların uzman görüşüne daha kolay ulaşması, kronik hastaların evden izlenmesi, erken tanı sistemlerinin yaygınlaşması, dil engeli yaşayan hastalara destek verilmesi ve koruyucu sağlık hizmetlerinin güçlenmesi çok kıymetli imkânlardır.
Fakat aynı teknoloji yanlış yönetilirse dijital uçurumu derinleştirebilir. Akıllı telefonu olmayan, internet erişimi sınırlı olan, dijital okuryazarlığı düşük olan, yaşlı, engelli veya ekonomik olarak dezavantajlı kişiler sistemin dışında kalabilir. Böyle bir durumda dijital sağlık, en çok ihtiyacı olanlara değil, zaten erişimi güçlü olanlara daha fazla hizmet eder hale gelir.
“Geleceğin sağlık sisteminde en kritik yetkinliklerden biri, herkes için erişilebilir dijital sağlık okuryazarlığı olacaktır.”
Bu yüzden sağlıkta dijitalleşme yalnızca teknoloji politikası değil, aynı zamanda sosyal adalet politikasıdır. Sistemi tasarlarken “Herkes kullanabilir mi?” sorusunu sormalıyız. Yaşlı bir hasta bu uygulamayı anlayabilecek mi? Görme engelli biri kullanabilecek mi? Kırsal bölgede interneti zayıf olan vatandaş bu hizmetten yararlanabilecek mi? Sağlık personeli hastaya bu konuda rehberlik edebilecek mi?
Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlıkta yapay zekâ ilkeleri arasında kapsayıcılık ve hakkaniyetin yer alması bu bakımdan çok anlamlıdır. Dijitalleşme insanı merkeze alırsa fırsat eşitliği doğurur; piyasayı, hızı ve gösteriyi merkeze alırsa eşitsizliği artırır. Bu nedenle devlet, özel sektör, üniversiteler ve sağlık kurumları birlikte çalışarak dijital sağlığı herkes için erişilebilir kılmalıdır. “Dijital sağlık okuryazarlığının artırılması”, sağlık politikalarında temel hedef alanlarından birisi olması gerekmektedir.
Dr. Mustafa Işık’ın zihnindeki “ideal dijital sağlık geleceği” fotoğrafında, teknolojinin asla müdahale edemeyeceğini düşündüğünüz, insana mahsus kalması gereken alanlar nereler?
Benim zihnimdeki ideal dijital sağlık geleceğinde teknoloji çok güçlüdür; ama sınırını bilir. Hastanın verilerini analiz eder, hekime destek verir, hastane süreçlerini hızlandırır, riskleri erken fark eder, tedaviyi kişiselleştirir. Fakat bazı alanlar vardır ki orada nihai söz insana ait kalmalıdır.
Birincisi, merhamet alanı. Yapay zekâ bir cümle kurabilir ama merhamet sahibi olamaz. Hastanın elini tutmanın, ona umut vermenin, sessizliğini anlamanın, korkusunu hafifletmenin yerini hiçbir algoritma alamaz.
“Yapay zekâ tıbbın aklını güçlendirebilir; fakat merhamet, vicdan, anlam ve güven gibi tıbbın kalbi insanda kalmalıdır.”
İkincisi, ahlaki ve etik karar alanı. Bazı tıbbi kararlar sadece veriyle verilemez. Yoğun bakımda yaşam sonu kararları, riskli ameliyat tercihleri, gebelik, çocuk hastalıkları, yaşlı bakımı, engellilik, mahremiyet gibi konular insanî, vicdanî ve etik değerlendirme gerektirir. Yapay zekâ bilgi sunabilir; fakat vicdan sahibi değildir.
Üçüncüsü, anlam alanı. Hastalık insanın sadece bedenini değil, hayatla kurduğu ilişkiyi de etkiler. İnsan hastalandığında “Neden ben?”, “Bundan sonra nasıl yaşayacağım?”, “Aileme ne olacak?” gibi sorular sorar. Bunlar yalnızca tıbbi değil, varoluşsal sorulardır. Bu sorulara cevap verirken hekimin dili, ailenin desteği, inanç, sabır, umut ve insanî yakınlık devreye girer.
Dördüncüsü, güven ilişkisi. Hasta çoğu zaman sadece tedaviye değil, kendisini anlayan bir insana emanet olmak ister. Bu emanet duygusu tıbbın en derin tarafıdır. Sağlıkta bilgi önemlidir; ama güven bilgiden daha geniş bir kavramdır. Güven, ehliyetle birlikte samimiyet, dürüstlük, mahremiyete saygı ve sorumluluk ister.
Bu nedenle ideal gelecek “hekimsiz hastane” olmamalıdır. Tam tersine, teknolojinin yükleri azalttığı, hekimin hastaya daha fazla zaman ayırabildiği, hemşirenin bakım gücünün desteklendiği, hastanın yalnız bırakılmadığı bir gelecek ideal olmalıdır. Yapay zekâ tıbbın aklını güçlendirebilir; fakat tıbbın kalbi insanda kalmalıdır.