Başlamak İçin Hazır Olmayı Beklemeyin / İletişim Uzmanı Canten Kaya
Kitabınızın ön sözünde kelimelerle aranızdaki aşılması güç sınırdan ve kekemelikle olan zorlu ama bir o kadar da dönüştürücü serüveninizden bahsediyorsunuz. Dilinizdeki bu görünmez prangayı aynaya bakıp “Yapabilirim” diyerek değil, kalbiniz göğüs kafesinizi döverken dahi konuşmaya devam ederek, yani korkuya rağmen eyleme geçerek kırdığınızı anlatıyorsunuz. İnsanın kendi içindeki bu “sabotajcı” ile yüzleştiği o kritik anlarda, geri adım atmayıp eylemde kalabilme hâli kişinin iç dünyasında nasıl bir süreçle inşa ediliyor?
Öncelikle bu soru benim için çok özel. Çünkü burada sadece kekemelikten değil, insanın kendi korkularıyla olan ilişkisinden bahsediyoruz.
Uzun yıllar boyunca konuşmaktan değil, konuşurken yaşayabileceğim şeylerden korktum. Takılmaktan, insanların ne düşüneceğinden, rezil olmaktan… Ama zamanla şunu fark ettim: Cesaret, korkunun yokluğu değil; korkuya rağmen hareket edebilmektir.
Benim hayatımdaki dönüşüm aynanın karşısına geçip “Yapabilirim” demekle olmadı. Kalbim deli gibi çarparken, sesim titrer-
ken, hatta konuşmak istemezken bile konuşmaya devam ettiğim anlarda oldu. Bir gün şunu fark ettim: Sürekli korkumla savaşıyordum. Oysa savaş büyüdükçe korku da büyüyordu. Sonra onunla kavga etmeyi bıraktım. Kendime, “Tamam, korkuyorum. Kalbim hızlı atıyor. Ellerim titriyor. Ama yine de konuşacağım.” dedim. İşte kırılma noktası buydu. Çünkü insan bazen korkusunu yenerek değil, onu yanında taşıyarak ilerliyor.
Sonra her küçük adım yeni bir kanıt oldu. Konuştum ve dünya yıkılmadı. İnsanlar beni dışlamadı. Hatta insanlar çoğu zaman beni düşündüğüm kadar bile önemsemedi. Her deneyim bana biraz daha güç verdi.
Bugün hâlâ heyecanlanıyorum. Hâlâ önemli bir konuşma öncesinde kalbim hızlanıyor. Ama artık bunu bir düşman gibi görmüyorum. Çünkü biliyorum ki heyecan, korku ve cesaret aynı masada oturabiliyor. Bu süreç bana şunu öğretti: Hayatta birçok şeyi hazır olduğumuz için yapmıyoruz. Birçok şeye, yaparak hazır hale geliyoruz. Bu yüzden içindeki sabotajcıyla mücadele eden herkese söylemek istediğim şey şu: Kendinizi korkusuz olmaya zorlamayın. Sadece korkuyla birlikte bir adım atın. Bazen hayatı değiştiren şey, o tek adımdır.
Toplum olarak çoğumuz ertelemeyi bir tembellik ya da iradesizlik sorunu olarak etiketliyoruz. Ancak siz, ertelemenin aslında bir görevden değil, o görevin içindeki “başarısızlık ihtimalinin oluşturduğu soğuk ürpertiden” kaçınma biçimi, yani bir “duygusal regülasyon problemi” olduğunu ifade ediyorsunuz. Tembelliğin o “gamsız huzuru” ile ertelemenin oluşturduğu “suçluluk kuluçkası” arasındaki farkı okurlarımız kendi iç dünyalarında nasıl ayırt edebilirler?
Bu çok önemli bir ayrım. Çünkü yıllarca ben de ertelediğim zaman kendime “Tembelsin” diyordum. Oysa gerçekte tembel değildim; korkuyordum. Bence tembellikle erteleme arasındaki en büyük fark şu: Tembel insan rahattır. Erteleyen insan rahat görünür ama aslında huzursuzdur.
Mesela, gerçekten dinleniyorsanız oturup bir film izlerken keyif alırsınız. Zihniniz oradadır. Ama erteleme durumunda film açıktır, telefon elinizdedir ama aklınız sürekli yapmanız gereken iştedir. Bir yanınız filmi izlerken diğer yanınız “Hâlâ başlamadın.” diye fısıldar. İşte suçluluk burada başlar.
Ben ertelemeyi çoğu zaman tembellik değil, korkunun farklı bir kıyafeti olarak görüyorum. Çünkü yapacağımız iş ne kadar önemliyse, başarısız olma ihtimali de gözümüzde o kadar büyüyor. Sonra beynimiz bizi korumaya çalışıyor ve “Şimdi yapma, biraz sonra başlarsın.” diyor.
Sorun şu ki o “biraz sonra” çoğu zaman hiç gelmiyor. Okurlara küçük bir test öneriyorum:
Ertelediğiniz işe sadece 5 dakika başlayın.
Eğer gerçekten tembelseniz o 5 dakika size işkence gibi gelir. Ama çoğu insanın yaşadığı şey farklıdır. O 5 dakikanın sonunda şöyle derler:
“Ben bunu neden günlerdir kafamda büyütmüşüm?”
Çünkü çoğu zaman bizi yoran işin kendisi değil, onu zihnimizde taşımaktır.
Bu yüzden kendimize hemen “Ben tembelim” etiketi yapıştırmadan önce şu soruyu sormalıyız:
“Bu işi yapmadığım için içimde bir sıkışma hissediyor muyum?”
Cevap evetse, büyük ihtimalle sorun tembellik değil; cesaret bekleyen bir korkudur.
Ve korkuların ilacı düşünmek değil, küçük de olsa harekete geçmektir.
Önemli bir işe başlamamız gerekirken birden kendimizi masayı ya da çekmeceleri düzenlerken buluyoruz. Siz bu durumu, asıl meselenin oluşturacağı duygusal hasardan kaçmak için ikincil işleri kalkan olarak kullandığımız “üretken erteleme” olarak tanımlıyorsunuz. İnsan, zihninin ona oynadığı bu “şimdi yeterince üretken hissetmiyorum.” oyununu fark ettiğinde, bu sinsi konfor alanından nasıl çıkabilir?
Bu aslında ertelemenin en kurnaz hali. Çünkü ortada bir hareket vardır. Bir şeyler yapıyormuş gibi görünürüz. Masa düzenlenir, mailler temizlenir, notlar yeniden yazılır... Günün sonunda yorulmuş bile hissederiz. Ama dönüp baktığımızda asıl yapılması gereken işe dokunmamışızdır. Ben buna “hareket ederek kaçmak” diyorum. Çünkü bazen bizi korkutan şey çalışmak değil, işe başlamaktır. Bir kitap yazmak, bir proje hazırlamak, zor bir konuşma yapmak... Bunların hepsi bizi başarı ihtimali kadar başarısızlık ihtimaliyle de yüzleştirir.
İşte tam o noktada beynimiz bize daha güvenli işler önerir. Masayı düzenlemek mesela. Çünkü masayı düzenlerken başarısız olma riski yoktur. Bu tuzaktan çıkmanın ilk adımı onu fark etmektir.
Kendinizi çekmece düzenlerken yakaladığınızda dürüstçe şunu sorun: “Şu an gerçekten işimi mi yapıyorum, yoksa işimden mi kaçıyorum?” Bu sorunun cevabı çoğu zaman çok nettir. Sonrasında ise hedefi küçültmek gerekir. İnsanlar projeleri değil, projelerin büyüklüğünü erteler. Bazen yapmanız gereken tek şey o dosyayı açmak, ilk cümleyi yazmak ya da ilk telefonu açmaktır. Çünkü harekete geçtiğiniz anda korkunun gücü azalır. Ve çoğu zaman o ilk adım, günlerdir taşıdığınız yükten daha hafiftir.
Beynimizin bir “enerji ekonomisti” gibi çalıştığını, derin odaklanma gerektiren işleri “çok pahalı” bulduğu için bizi saniyeler içinde tüketilen dijital içeriklerin düşük maliyetli ve yüksek hızlı dopaminine yönlendirdiğini belirtiyorsunuz. Modern çağın bu sürekli ve ucuz haz bombardımanı altında, zihnimizi yeniden eğiterek onu “gecikmiş hazzın okyanusuna” geri dönmeye ikna etmenin pratik bir yolu var mı?
Modern insanın en büyük mücadelelerinden biri bu. Eskiden dikkatimiz dağılırdı. Şimdi dikkatimiz satın alınıyor. Telefonlarımız, sosyal medya uygulamaları ve sürekli akan içerikler beynimize her dakika küçük ödüller veriyor. Beyin de doğal olarak kolay olanı seçiyor. Çünkü bir kitabın bir bölümünü okumak emek ister. Ama bir videoyu kaydırmak sadece bir parmak hareketi gerektirir. Bu yüzden birçok insan artık sıkılmaya bile tahammül edemiyor. Oysa derin düşüncenin başladığı yer tam da sıkıldığımız andır.
Ben insanlara dijital dünyadan tamamen kaçmalarını önermiyorum. Bu çağda bu gerçekçi değil. Ama kullanım biçimimizi değiştirebiliriz. Mesela, sabah uyandığımız ilk 30 dakikada telefona bakmamak bile büyük bir fark oluşturuyor. Çünkü güne başkasının gündemiyle değil, kendi zihnimizle başlamış oluyoruz.
Bir diğer önemli nokta da odaklanmayı bir alışkanlık haline getirmek. Beyin tekrarları sever. Her gün aynı saatte 20 dakika bile olsa odaklanma çalışması yaptığınızda zihniniz bunu öğrenmeye başlar. Ve zamanla fark edersiniz ki derin odaklanmanın verdiği tatmin, sosyal medyanın sunduğu anlık hazlardan çok daha güçlüdür. Çünkü biri sizi oyalarken, diğeri sizi büyütür.
Kısa vadeli rahatlığın aslında gelecekteki benliğimizin omuzlarına bırakılan ağır bir yük olduğunu belirtiyorsunuz. Hatta her ertelediğimiz işte, sadece bir görevi değil, o görevin bizi dönüştüreceği “muhteşem insanı” da ertelediğimizi söylüyorsunuz. Hayatını değiştirmek isteyen ancak içindeki dirence takılan bir okurumuz, uzun vadeli varoluşun onurlu serinliğini deneyimlemek için bu eylemsizlik döngüsünü nasıl kırabilir?
Bu düşünce benim hayatımı değiştiren farkındalıklardan biri oldu. Çünkü uzun süre ertelemeyi sadece yapılmamış işler olarak gördüm. Sonra şunu fark ettim: Ertelediğim şey sadece bir görev değildi. Olabileceğim insanın bir parçasıydı. Bir kitap yazmayı erteliyorsanız sadece kitap gecikmez. O kitabı yazmış olan siz de gecikirsiniz. Yeni bir iş kurmayı erteliyorsanız sadece iş ertelenmez. O cesur versiyonunuz da ertelenir.
Bu yüzden mesele zaman yönetimi değil, kimlik meselesidir. Ben insanlara şu soruyu sormalarını öneriyorum: “Bugün yapacağım bu küçük adım, beni nasıl bir insana dönüştürecek?” Çünkü büyük değişimler büyük kararlarla değil, küçük sadakatlerle oluşur.
Her gün verdiğiniz sözü biraz daha tuttuğunuzda kendinize güveniniz artar. Her gün kaçtığınızda ise kendinizden biraz daha uzaklaşırsınız. Bu yüzden hayatını değiştirmek isteyen birine vereceğim tavsiye şu olur:
Dağın tepesine bakmayı bırak.
Sadece önündeki ilk adıma odaklan.
Çünkü insanı değiştiren şey zirveye ulaşmak değil, zirveye doğru yürümeye başlamaktır.
Ve çoğu zaman o ilk adım, sandığımızdan çok daha küçüktür.
Ertelemenin görünmeyen nedenlerinden biri olarak mükemmeliyetçilikten ve “başarı korkusundan” bahsediyorsunuz. Çoğumuz başarısızlıktan korktuğumuz için adım atamadığımızı düşünürken, aslında kusursuz olanı arayarak eyleme geçmekten kaçıyor olabiliriz. Kusursuzluk beklentisiyle kendini durduran bir kişi, eyleme geçme ve hatalarıyla yola devam etme cesaretini nasıl geliştirebilir?
Mükemmeliyetçilik ilk bakışta çok olumlu bir özellik gibi görünür. Ama çoğu zaman üretmenin değil, ertelemenin bahanesine dönüşür. Çünkü mükemmeliyetçi insan aslında yüksek standartlara sahip olduğu için değil, hata yapmaktan korktuğu için bekler.
Kendisine sürekli şunu söyler:
“Biraz daha hazır olayım.”
“Biraz daha öğreneyim.”
“Biraz daha iyi bir zaman gelsin.”
Ama o mükemmel an hiçbir zaman gelmez.
Benim hayatımda öğrendiğim en önemli şeylerden biri şu oldu: Hayatta birçok güzel şey mükemmel başladığı için değil, eksik başladığı için gerçekleşiyor.
İlk konuşmalarım mükemmel değildi.
İlk seminerlerim mükemmel değildi.
İlk yazılarım da öyle...
Ama hepsi bana bir sonraki adımı öğretti. Bence insanlar hata yapmaktan değil, hata yaparken görünmekten korkuyor. Oysa gelişim tam da görünür hataların içinden geçiyor.
Bu yüzden kendinize şu izni verin:
“İlk denemem kötü olabilir.”
“Eksik olabilir.”
“Acemice olabilir.”
Ama olsun.
Çünkü kusursuz bir başlangıç yoktur.
Varsa da genellikle hiç başlamamış insanların hayalinde vardır.
Gerçek başarı, kusurlarına rağmen yürümeye devam edenlerin ödülüdür.
İradeyi doğuştan gelen sabit bir güç olarak değil, gün içinde tüketilebilen ve yenilenmesi gereken “ruhun en esnek kası” olarak tanımlıyorsunuz. İradenin sınırsız olmadığını ve tükenebilen bir rezerv olduğunu fark etmek, her başarısızlıkta kendi potansiyelini yargılayan bir zihnin işleyişine nasıl bir alan açar?
Bence birçok insanın kendisine haksızlık etmesinin sebebi burada. Bir gün planına uyamadığında hemen şu sonuca varıyor:
“Demek ki ben disiplinsizim.”
“Demek ki bende irade yok.”
Oysa kimse bir gün spor salonunda yoruldu diye kaslarının olmadığını düşünmez. İrade de böyledir.
Yorulur.
Zayıflar.
Dinlenmeye ihtiyaç duyar.
Sonra yeniden güçlenir.
Bu farkındalık insana çok büyük bir özgürlük veriyor. Çünkü başarısız olduğunuz günlerde artık karakterinizi yargılamıyorsunuz. Sadece sisteminizi gözden geçiriyorsunuz.
Belki çok yoruldunuz.
Belki yeterince uyumadınız.
Belki hedefiniz o gün için gereğinden büyüktü.
Artık mesele “Ben yetersizim.” olmaktan çıkıyor.
Yerine şu soru geliyor:
“Ben bugün neden zorlandım?”
İşte gelişim de tam burada başlıyor.
Suçlamanın bittiği yerde öğrenme başlıyor.
Kendine merakla yaklaşabilen insan, kendini acımasızca yargılayan insandan çok daha hızlı ilerliyor.
“İstemeden başlamak” tekniği, klasik motivasyon tavsiyelerinin oldukça dışında bir yöntem. Çoğumuz harekete geçmek için doğru anı veya içsel bir arzuyu beklemeye alışkınız. İçimizde hiçbir istek yokken bile bir işe başlayabilmek, zihnimizle ve erteleme alışkanlıklarımızla kurduğumuz ilişkiyi nasıl dönüştürüyor?
Bu teknik ilk duyulduğunda insanlara biraz garip geliyor. Çünkü bize yıllarca şöyle öğretildi:
Önce motive ol.
Sonra harekete geç.
Oysa gerçek hayat çoğu zaman bunun tam tersidir.
Önce hareket ederiz.
Sonra motivasyon gelir.
Ben birçok insanın hayatını değiştiren şeyin büyük motivasyon konuşmaları değil, küçük başlangıçlar olduğunu gördüm. Çünkü beklediğimiz o istek her zaman gelmiyor.
Ama hayat beklemiyor.
Bazen insan hiçbir şey yapmak istemez.
Canı istemez.
Enerjisi yoktur.
İlhamı yoktur.
Ama yine de oturup ilk cümleyi yazabilir.
İlk telefonu açabilir.
İlk sayfayı okuyabilir.
İşte o an çok önemli bir şey olur:
Kişi duygularının değil, kararlarının yönetiminde yaşamaya başlar.
Bu da öz güveni inanılmaz şekilde artırır.
Çünkü insan kendine şunu söylemeye başlar:
“İstemesem bile yapabiliyorum.”
Bence gerçek öz güven tam olarak budur.
Kitabınızda öz şefkat pratiklerine değinirken, içimizden yükselen “Sen zaten yapamazsın.” diyen o yargılayıcı sesi düzeltmekten bahsediyorsunuz. Birçoğumuz bu sesi bastırmaya çalışırken daha çok yıpranıyoruz. Bize kendi içimizdeki bu sesle savaşmak yerine nasıl bir bağ kurmamızı ve ona karşı nasıl bir yaklaşım geliştirmemizi önerirsiniz? Sizin önerdiğiniz bu yaklaşımı hayata geçirmek, kişinin günlük hayattaki tökezlemelere karşı esnekliğini ve dayanıklılığını ne yönde dönüştürüyor?
Uzun yıllar boyunca ben de o sesle kavga ettim. Susturmaya çalıştım. Yok etmeye çalıştım. Ama ne kadar savaştıysam o kadar güçlendi. Sonra bir gün şunu fark ettim:
O ses aslında bana zarar vermeye çalışmıyordu.
Beni korumaya çalışıyordu.
Sadece yöntemi yanlıştı.
Çünkü o ses başarısız olmamı istemiyordu.
Hayal kırıklığı yaşamamı istemiyordu.
Reddedilmemi istemiyordu.
Bu yüzden sürekli risklerden uzak tutmaya çalışıyordu.
O günden sonra ona düşman gibi davranmayı bıraktım.
Şimdi o ses geldiğinde şöyle düşünüyorum:
“Tamam, seni duyuyorum.”
“Beni korumaya çalışıyorsun.”
“Ama bu kararı ben vereceğim.”
Bu yaklaşım hayatı çok değiştiriyor. Çünkü artık her tökezlemede kendinizi dövmüyorsunuz. Hata yaptığınızda dünyanın sonu gelmiyor. Kendinize biraz daha insan gibi davranmaya başlıyorsunuz. Ve ilginçtir... İnsan kendine ne kadar şefkat gösterirse, o kadar güçlü hale geliyor.
Kendine acımasız davranmak güç değil.
Asıl güç, düştüğünde elinden tutabilmek.
Son olarak, yıllarca kendi içindeki o sessiz sürgünde beklemiş ve nihayet korkularına rağmen kendi sesini bulmuş biri olarak soruyorum: Okurlarınız kendi hayatlarına döndüklerinde, zihinlerinin o en karanlık ve en konforlu köşesinden “şimdi değil” fısıltısı yükseldiğinde, sizin bu yolculuğunuzdan hangi hissi, hangi cümleyi bir kalkan gibi yanlarında taşısınlar?
Eğer bu röportajdan geriye tek bir cümle kalacaksa, bunun şu olmasını isterim:
“Korkunun sesi ‘şimdi değil’ dediğinde, cesaretin sesi ‘tam da şimdi’ der.”
Çünkü korku hiçbir zaman hazır hissetmez.
Korku her zaman biraz daha beklemek ister.
Biraz daha güven ister.
Biraz daha garanti ister.
Ama hayat garanti isteyenlere değil, adım atanlara açılır.
Ben bunu kendi hayatımda defalarca yaşadım.
Kekemelikle mücadele ederken de...
Sahneye çıkarken de...
Kitap yazarken de...
Korku hiçbir zaman tamamen gitmedi.
Ama ben onun gitmesini beklemeyi bıraktım.
Bugün okurlarıma bırakmak istediğim duygu şu:
Korkmanız normal. Tereddüt etmeniz normal. Endişelenmeniz normal.
Ama bunların hiçbiri durmanız gerektiği anlamına gelmez.
Bazen hayatı değiştiren şey dev bir cesaret gösterisi değildir.
Bazen sadece titreyen bir elin attığı küçücük bir adımdır.
Ve yıllar sonra dönüp baktığınızda, hayatınızı değiştiren şeyin o adım olduğunu fark edersiniz.
Bu yüzden kendinize şunu hatırlatın:
Hazır olmak zorunda değilsiniz. Başlamak zorundasınız. Çünkü çoğu zaman hazır oluş, başladıktan sonra gelir.
