Gözlük, Saat, Altın 11
Onur ve kıymetli misafirine yemek servisini yapan Dorukhan mutfakta çayını içerken babasının aile meclisinde, dostlarıyla sohbetlerinde hep dürüstlükten, doğruluktan konuşulur; dürüst gençler yetiştirmekten bahsedilirdi. Sıkı tembihler, kuvvetli tavsiyelerde bulunulurdu. Ama yemek servisi yaparken işittiği “Allah dostu yetiştirmek” tabirini ilk defa duyuyordu. Peki neden? Neden böyle bir hedef vardı? Amaç neydi? Böyle entelektüel, dünyayı görmüş birçok insanın hayallerini süsleyen gelir seviyesine sahip adamlar günlerini gün edebilecekken neden ulaşılmaz görünen bu hedefin derdine düşmüşlerdi?
Salih çorbasını ağır ağır içerken bilgeliğin dinginliğinin hâkim olduğu yüzünde merhametten beslenen endişe ve kaygılarla konuşmaya devam etti. Salih “Onur’um, insandaki kötülüklerin, kötü ahlakların ana merkezi nefstir. Nefs ise ancak ve ancak gönüllere dolan feyz ile terbiye ve tedavi olur. Feyz almanın en kolay ve hızlı yolu ise Allah dostlarını sevmek, onlarla birlikte olmaktır. Bu terbiye olmadan artan ekonomik kuvvet, makam gücü zamanla insandaki fasıklığı artırır. İnsan ve topluluk kokuşmaya başlar. Onur’um, ahir zamanda Deccal, deccaliyetin radyasyon misali yüksek düzeyde yaydığı zulmet kalpleri işgal edercesine kaplayacak; beyinlerdeki, akıllarda hakka, hakikate, güzel ahlaka dair ciltler dolusu bilgiler olsa da bunlar maalesef kalbe tesir edemeyecek. O kadar ki zulmet neredeyse imanları bile yok edecektir. Ahir zaman diye bir gerçek varsa, ki var, hatta körlerin bile görebileceği kadar alâmetleri aşikâr oldu. Deccalin fikri, ahlaki fitnelerinin gönüllere zerk ettiği bozuk ölçü ve zulmeti ancak Hz. Mehdi gibi deha bir akıl, gönülleri feyz pınarlarıyla yıkayan bir maneviyat kaynağı, zulmeti temizleyip imanları inkişaf ettirebilir. İşte bizler bu şuur içinde nefsle mücadelemizi yapar, Allah’a dost olma niyeti alıp bu psikolojide yaşarsak irşad olabiliriz.”
Çorbasını bitirince etli boncuk fasulyenin tadına bakıp devam etti. “Toplumun sadece güzel bilgiler vererek düzelmediği, istesek de değişmediği ayan beyan ortada. Ancak ve ancak Allah dostlarının manevi müdahalesine ihtiyaç olduğu yaşadığımız acı tecrübelerle sabit hale geldi.” Onur’un gözleri umut dolu olsa da dertli, “İnsanımız bu zamanda Allah dostu olunamayacağını, daha doğrusu…” işaret parmağıyla havada daire çizip sanki önce Kapalıçarşı ve çevresini, sonra İstanbul’u kast ederek, “Yaşadığı sosyal hayatın bunu imkânsız hale getirdiğine inanmış, inandırılmış... Kafasının içinde heyulalar ‘Önce bu çevreyi, sosyal hayatı terk edip yaşam tarzım münzevi olmalı ki eh işte belki o zaman Allah dostu olabilirim’ kanaati beynine kazınmış, yüreğine nakşolmuş.” dedi.
Salih tabağındaki, üzeri çikolata ile soslanmış profiterolü çatalıyla alırken gözlerini Onur’un göz bebeklerine dikti. Çatalı öylece bıraktı. Belli ki sözlenecek sözün muhatabı direkt ruhuydu. Salih “Bu sebeple kardeşim, senin gibi yaşadığı çağın farkında, alabildiğine sosyal hayatın tam ortasında, sınırlarını bilen, nefs mücadelesinde belli aşamaları sabır ve metanetle geçip şeytanın ok menzilinden çıkmış nasiplilerin durup tembellik ederek bahanelere sığınması en büyük şükürsüzlük, hesabı verilemeyecek bir duruştur. Sahip olduğu zenginliğin, doğal yeteneklerinin, güçlü nüfuz alanının kendisine niye bahşedildiğinin bilincinde olan Onur, fasulyenin suyuna bandığı ekmeği yemeyi bitirince, sorumluluklarının farkında olan bir ciddiyetle “Bir toplumun entelektüelleri, aydınları, âlimleri yetersiz, bozuksa doğal olarak toplumun gelişmesi imkânsızdır. İnsanlarımıza kızmak, kötü gönle tesellidir.” dedi.
Mağaza müdürü Muhabbet, Dorukhan’ı yanına çağırdı. Çevik bir hareketle ayağa kalkan Dorukhan saniyeler içinde gelip ‘vereceğiniz her işi hemen yaparım’ ruh halinde “Buyurun Muhabbet Bey.” dedi. Muhabbet’in ise alışılageldik bir işe gönderecek hali pek yoktu. Eliyle karşısındaki siyah deri koltukları gösterip soğuk bir şekilde “Rica etsem…” dedi. Bu ricalı durum pek de hayra alamet değildi. Muhabbet’in en acı haberi bile bal ile karıştırıp veren bir yapısı vardı. Dorukhan onun bu kibar üslubunun arkasından ne geleceğini çok iyi biliyordu. Dorukhan sandalyeye yirmi gün önce iş başvurusu için geldiğindeki yabancı insan hissiyatı içinde otururken Muhabbet “Dorukhan, sen aramıza en son katılmana rağmen çok hızlı uyum sağladın. Çalışkan, akıllı, pratik zekâya sahip pırlanta misali bir kardeşimizsin.” Sonra çekmecesinden bir zarf çıkartıp masanın üzerin koydu, kaldırmadan ona doğru nazikçe uzatıp “Burada dört günlük paran var. Onur Bey zorunlu haller, ölüm kalım, sağlık sebepleri dışında kimseye yapmadığı bir güzellik yapıyor. Tam dört gün...” Sonra on üçü gösteren saatine bakıp “Hatta dört buçuk günlük paralı izin veriyor. Hadi şimdi git, arkadaşlarınla gez, dolaş, eğlen, gününü gün et. Sonra evine git, ayağını uzatıp kucağında cipsinle televizyon karşısında keyif yap. Kısacası kafana göre takıl.” dedi. Normalde havalara zıplaması gerekirken bu teklif karşısında Dorukhan donuk bir şekilde, “Bu nereden çıktı şimdi?” diyerek sessizce boşluğa bakarken beyninin içinde fırtınalar kopuyordu.
Salih’in “Allah dostu yetiştirmek, en büyük hizmettir.” sözü karşısında Onur hakkında düştüğü “Acaba o da evliyalardan mı? Yok olamaz. Olmamalı...” hezeyanlarını fark etti de beni o sebepten işten mi kovuyor düşüncesinin şiddeti, kasırgaya dönüştü. Böyle bir şey kabil miydi? Tanık olduğu metafizik olayları hatırlayınca, söz konusu olan Onur olunca “Evet, mümkündür.” dedi. Onur’un oğlu Tarık akına geldi. Dorukhan içinden “Evet, zaten Tarık da yetişince bana ihtiyaç kalmayacak. Ben burada fazlalık durumuna düşeceğim.” dedi. Gayriihtiyari şu cümle dudaklarından döküldü: “Yoksa beni işten mi kovacaksınız?” Muhabbet bütün mesafeli, duygusuz tavrına rağmen gülmemek için kendisini zor tuttu, yuvarlak yüzündeki top sakalını hafiften sıvazlayıp küçük bir tebessümden sonra “Kral, sen hakikaten çok yorulmuşsun. Onur Bey sana izin vermekle çok haklıymış. Git, iyice dinlen, aklını başına al, öyle geri gel.” dedi. Dorukhan ısrarcı “Ben Onur Bey ile görüşsem.” dedi. Muhabbet kendisinden emin bir şekilde, gözlüğünün üstünden bakıp “Çocuk, şu an reisi cumhur gelse olmaz.” dedi. İşler zora girince artan adrenalin ile birlikte beyin daha hızlı çalışıp çıkış yolları arar, hatta olmazları bile zorlardı. Dorukhan duygularına hâkim olup sakince ayağa kalktı “Sabahtan beri içeri çay, yemek servisini ben yapıyorum. Bu kez de kahvelerini götürürüm.” dedi. Mutfağa doğru adım atınca Sezen elinde kenarları altın yaldızlı parlak gümüş tepside muhteşem kokular yayan iki fincan Türk kahvesi, yanlarında çakıl çikolata ve küçük bardaklarda sular ile Onur’un odasına girince Dorukhan için son kapı da kapanmış oldu. Ama pes etmeyen beyni hemen ikinci planı kurguladı. Bekleyip Salih gidince konuşacaktı. Bu taktik de boşa çıkarsa otoparkta arabasına binerken konuşup beynini kemiren soruyu sorup birinci ağızdan cevabını alacaktı. İnadı inattı. Üstelik daha bu sabah en iyi müşterilerine “Merak etmeyin, Dorukhan bizzat benim şahsi yardımcımdır. Ha ben, ha o. Size yardımcı olacak.” demişti. Muhabbet ise odaya giren Sezen’e bakıp aklını okumuşçasına “Onlar buradan beraber çıkıp akşam yemeğine gideler.” dedi. Bu son cümle onu kalbinden kurşun gibi vurmuştu. Şimdi misafirin yanından bu türden bir davranış şık ve her şeyden önce uygun olur mu diye düşününce kendisine yakıştıramadı. Mecburen zarfı alıp kovulmadığı konusundaki telkine pek inanamayıp “Teşekkürler Muhabbet Bey.” diyerek saat on üçü on üç geçe en parlak mücevherleri, gösterişli gözlükleri ve şık saatleri geride bırakıp çıktı. Muhabbet hesap kitap, matematik adamıydı. Onur’u anlaması imkansıza yakındı. Her şeye rağmen Muhabbet’in sözleri ona küçük bir teselli olmuş ama işten kovulma ihtimali sıfırlanmamıştı. Belki de kendisi abartıyordu. Onur aklını başına alması için zaman veriyordu. Eğer kendisini toplamazsa izin dönüşü hesabını kesecekti. Belkiler içinde güneşin yakıcı ışıklarıyla yaktığı Nuruosmaniye Caddesine adım attığında asırlık çınarlar kavurucu ışıkları inatla kırıp serinlik verirken insan seli her zamanki boş vermişliğinde akıp gidiyordu. Ama nereye? Dorukhan’ın, alışkanlıkla eve gitmek için bindiği Marmaray’a doğru attığı her adımda zihni zamanda geri gidiyordu. Çok para kazanmak için başladığı işte önce az ile yetinmeyi öğrenmek zorunda kalmış; sonra iş bilmenin safhalarını hazmetmenin asıl mesele olduğunu anlamıştı. Hepsinden mühimi insanı, insan ilişkilerindeki muhabbeti, samimiyeti, sınırı belirlemenin saygınlığını ve saygıyı korumanın duygusu ya da bilgisini Onur onun yüreğine damla damla nakşetmişti. Hepsi bir kenara, bu dört günlük, Muhabbet müdürün söylemiyle dört buçuk günlük izinle işten uzaklaşmak onu öyle üzüyor, hatta kahrediyordu ki etleri adeta lime lime dökülüyordu.
İşten atılma seçeneği hayata geçerse bile kazandığı bütün bu maharetleriyle kolayca bir iş bulabilirdi. Hatta çok daralırsa kendisi de küçük küçük al sat yapabilirdi. Esnaf da yeni işe başlayanlara tutunması için destek olur, kredi tanırdı. Mevzu para mıydı, iş miydi, Ayan Kuyumculukta çalışmanın getirdiği prestiji kaybetmek miydi? Göğsü daraldı, boğazı düğümlendi... Asıl kaybedeceği Onur’un dostluğuydu. Onunla birlikte çalışırken, konuşurken farkında olmadan insanı alıp başka âlemlere götürüyordu. Müşteriye gittiklerinde, yolda Onur onun içindeki karanlık yüzünü aydınlatıyor. Orada Dorukhan’ın bile bilmediği, haberinin dahi olmadığı yönlerini ona gösteriyordu. Hata, eksik ya da yanlış taraflarını bir kalp cerrahı hassasiyetinde tespit edip beyin cerrahı maharetiyle tedavi ediyordu. Her seferinde yeni bir ben inşa ediyordu. Evet, Dorukhan’ın alıştığı buydu. Kabahatlerini ya da alışılageldik doğru bildiği bozuk ölçüleri, davranışlarını düzelten birini kaybedecekti.
Valiliğe doğru dönerken köşede duraksadı. Belki yine tanış kalacaklardı ama bu seviyede bir yakınlıkları, dostlukları artık olmayacaktı. Onun güven veren nefesini artık arkasında hissedemeyecekti. Zeminin ayağının altından kayıp gittiğini hissetti. Bu yoksunluk, eksiklik dünyanın bütün altınlarını, mücevherlerini, malını, mülkünü yitirmekten daha acı, daha büyük kayıptı. Bir imparatorluğun idare edildiği geçmişin acı, tatlı tecrübeleriyle bu gününde bir şehrin yönetildiği tarihî valilik binasının önünde gelince durdu. Neredeyse düşecekti, bir ağaca eliyle tutunup derin bir nefes aldı. İlk defa madde ile ölçülemeyen bir değeri kaybettiği için üzülüyor, hatta kahroluyordu. Bu Dorukhan’ın ya da birçok insanın tatmadığı bir duyguydu. Bundan mahrum kalacak olmak veya ihtimali bile yüreğini parçalıyordu. Cehennem gibi güneş ışıkları altında susuz kalmış bir gül yaprağı misali kuruyup esen rüzgârda savrulup gittiğini hissetti. Bu halin izahı var mıydı? Varsa kim yapacaktı?
Dorukhan’a aniden izin verilip mağazadan ayrılışına sevinen, çaktırmadan yan bakan gözlerle izleyen tecrübeli tezgahtarlar Berkay ve Simay, ender olarak müşterilerin olmadığı bir anı fırsat bilip Muhabbete doğru yaklaştılar. Berkay yapay olarak gizem katılmış sinsi ses tonuyla “Müdürüm, Dorukhan kovuldu mu?” dedi. Muhabbet kesinlik içeren net ifadeyle “Çocuklar, yok öyle bir şey.” dedi. Simay inanmamış veya öyle olmasını arzular bir iştiyakla “Olur mu müdürüm, izin talebi olmayan biri böyle gönderiliyorsa yakında kovulacak demektir.” dedi. Muhabbet duymak istediklerini kerpetenle söküp alma arzusundaki iki eski kıymetli elemana manidar bakıp “Belki patronun bizim denklemlerimizin dışında başka bir hesabı vardır.” dedi. Berkay hızla atılıp “Ne hesabı olacak abi, dün geldi. Patron, babasını tanıdığı için yüz verdi. O da şımardı da şımardı. Zaten ilk geldiğinde gıcık olmuştum. Ukala bir tipi vardı.” Simay cümlenin devamını bekleyemeden sazı eline alıp “He yaa. Neydi o üzerinde KİNG yazan şapka.” Kinayeli üzerinde yaz sıcağında çakma Amerikan Koleji montu…” ellerini yana açıp salınarak “Sallana sallana yürümeler…” dedi. Berkay “Bu çocuk bence Z kuşağının X kuşağına bakan tarafına geçmiş. Hatta Z'nin alt çizgisi X alt bacağına değmiş.” dedi. Simay şiddetli yalvaran bir sesle “Dilerim Tanrı’dan, kovulmadıysa bile o kendisini attırır.” dedi. Mutfaktan çıkıp onlara doğru yaklaşan Tarık “Kim, kim kovulmuş. Kimden bahsediyorsunuz?” dedi. Şimdinin ayak işlerini yapan ama geleceğin patronu konuşunca herkes tırsıp kendisine çeki düzen verirken Tarık ısrarcı Muhabbet’e bakıp “Abi, kimden söz ediyorsunuz?” diye sorusunu yeniledi. Muhabbet elemanlarını da koruma içgüdüsüyle “Bir şey yok Tarık Bey. Babanız Dorukhan’ı aniden, sebepsiz yere dört buçuk günlük izne gönderince işten ayrıldı mı, hasta falan mı diye soruyorlar.” dedi. Duruma şaşıran Tarık, biraz da öfkeyle karışık “Nasıl olur? Babam ona güvenirdi. Yıldızımız pek barışmasa da iyi çocuktu. Bir hata…” eliyle hırsızlık yapma işareti yapıp “Küçükten çaktırmadan bir şeyleri cebellezimi mi yapmış?” dedi. Mecrasından iyice kopmaya başlayan konudan sıkılan Muhabbet, ellerini göğüs hizasında alkış sesi çıkartarak birleştirip “Ama bu işin tadı iyice kaçmaya başladı.” Bastıra bastıra “Çocuğun suçu, hatası yok. İkna olmadıysanız babanıza, patronumuza sorun.” ellerini iki yana açıp ittirme hareketi yaparak “Hadi herkes kendi işine baksın. Bize para lazım... Yoksa bu koca çark dönmezse hepimiz işsiz kalacağız.” dedi. Tarık’a bir blok not uzatıp “Zincirli Han’da Sarkis Usta’dan bitmiş ürünler alınacak.” dedi. Babasının şirkette kendisine uygun gördüğü konumu istemeye istemeye kabullenen Tarık sıkılsa da patlasa da hemen yola koyuldu.
Yürüyen merdivenlerden inip turnikeden geçen Dorukhan, trenin geleceği kata dizlerinin dermanı olmadığı için asansörle inmek istedi. Düşüncelerini dağıtmaya da, eve erken gittiğinde ailesinden gelecek soruları cevaplamaya da hali yoktu. Parlak bir fikir ile arkadaş mesaj grubuna “Kankalar Baskın Cafe’ye geçiyorum. Boşta kim varsa hemen gelsin.” yazdı. Yirmi kişilik grupta, mesajı okusalar da cevap yazan olmadı. Dorukhan hemen altına “Unutmuşum, hesaplar benden.” yazdı. Saniyeler içinde Yengeç, “Kral, seni yalnız bırakacak değiliz. İşi gücü bırakıp hemen geçiyorum.” yazıp kral tacı emojisi attı. Berbat Yaşar’dan “Kral, her zaman kralsın.” cevabı geldi.
Salih, Onur’a bir flaş bellek uzattı. Bu nedir diye flaş belleğe bakan Onur’a, “Bunda gezdiğim ülkelerdeki insan, ilginç yerlerin, otantik eşyaların fotoğrafları var. Tasarım yaparken sana yardımcı olacak detaylar gizli.” dedi. Onur flaş belleği avucunun içinde sıkıca tutup “Abi, bu kadar işin arasında beni de düşünmeyi ihmal etmiyorsun. Teşekkürler.” dedi.
Dorukhan’ın gidişiyle Berkay ve Simay’a garip bir huzur gelmişti. Müşterilerle daha sıcak ve candan alakadar oluyorlardı. Zincirli Han’dan işleri getiren Tarık, Dorukhan meselesini konuşmak için babasının odasına doğru hırçın tavırlarla yürümeye başladı. Arkasından yetişen Muhabbet, bileğinden yakalayıp sıkıca zapt eder gibi tuttu. Tarık ateşler saçan gözlerle bakıp bileğini kurtarmak için sallarken “Bırak abi. Suçsuz, çalışkan bir insanı kimse öyle kolay kolay harcayamaz. Girip konuşacağım.” dedi. Muhabbet hipnoz etmek istediği kişinin kulağını fısıldayan psikolog gibi “Öfke iki tarafı keskin kılıçtır. En ölümcül yarayı da tutan el alır. Bırak sonra...” dedi. Canı sıkılsa da Muhabbet haksız sayılmazdı. Yine de bir şeyler yapmak isteyen Tarık “O zaman ben o çocuğu araba yarışına davet edeyim. Seviyor bu işleri.” dedi.
Sedirleriyle, tabureleriyle Anadolu kokan Baskın Cafe’de bulaşan gençler nargilelerini tüttürüp çay, kahve içip atıştırmalıklardan gömerken Yengeç “Oğlum Doruk, bu akşamki halı saha maçına dört büyüklere simsarlık yapan Diren abi de gelecek. Gözüne girersen belki seni de bir kulübe, iyi bir paraya çakar.” dedi. Dorukhan “Rüzgâr yapma lan!” dedi. Yengeç bu kez telefonundaki fotoğrafları açıp “Aha al bak, sattığı futbolcularla fotoğrafları. Yalan söylüyorsam nargile dumanında boğulayım.” dedi. Dorukhan’ın kayıtsız tavırları karşısında Berbat Yaşar “Oğlum sen bugün kaç tane boş ver hapı aldın? Hiçbir şeye ilgi alakan yok. Hem bizi çağırıyorsun hem de suratsız suratsız oturuyorsun.” dedi. Berbat Yaşar doğru söylüyordu. Eskiden ona hayat veren zevk aldığı hiçbir şey artık o tadı vermiyordu. Neredeyse her şey anlamsızdı. Siroz Vural, Dorukhan’ın dizine vurup “Oğlum, sen Dorukhan’ın gıcık ikizi misin?” dedi. Dorukhan garip garip bakınca da “Oğlum, sen her ortamın tadını çıkaran en neşeli adamıydın. Ne yaptın, eski Dorukhan’ı yok edip yerine somurtkan mı geldi?” dedi. Dorukhan “Yok be oğlum. İnsanlık hali.” dedi. Sonra telefondan mesaj yazmak için patron yazıp mesaj kutusunu açtı. “Bana niye aniden izin verdiniz?” diye yazacakken durdu. Şu an zanların ve ihtimallerin esiri olup anlamsızca davranmak yerine metanet ve sabırla beklemek daha akıllıcaydı.
Devamı gelecek ay…
