Dengeli İnsan ve “Manevi Zekâ”
Zekânın, akla kıyasla sübjektif bir yerde duruyor oluşu, zekâyı çok özgün, orijinal yönleriyle fark etmemizi, bir makama koymamızı kaçınılmaz kılıyor. Zekâ, aynı zamanda bir toplumsal inşa unsuru olarak değerlendiriliyor. Yeni neslin, olaylara uyum yetenekleri ve yeni bilgiye hızla ulaşım da zekâ denilen bu toplumsal inşayı etkiliyor. Ama bu denli büyük bir potansiyel olmasına rağmen, maalesef zekâ tek başına ahlak üretemez. Çünkü ahlaki yargıların oluşmasının da bir zamana ihtiyacı vardır ve eğitimin temelinde de tedricilik yatar. Yine de zeki kişiler, ahlaki ikilemleri çözmede daha başarılı olabilir. Zeki ve çılgın olan yeni nesle yönelik, en büyük ümidimiz, hayret ufkumuzu kışkırtacak en büyük beklenti bu olmalıdır. Yoksa zekâ bu anlamda tek başına bir değer ifade etmediği gibi, büyük beklentilerin teselli kaynağı olamaz.
Zekânın sınır tanımaz yapısı, zekâyı dengeleyen bir şeyle anlam kazanır. O da maneviyattır. İnsan ruhunun çılgın azmanı zekâ, kendi sınırlarını makul bir alana çeken “edep” denen incelikle, aslında kendi kabiliyetlerini adeta sonsuz bir okyanusa açar. Çünkü edepli olmayı akletmek, zekânın üst düzeyde kullanımıdır. Maneviyat okyanusuna açılamayan bir zekâ, kendi sınırlarını çoktan minimalize etmiş demektir. İnsanın bütün üstün kabiliyetlerinin ortaya çıkması, zekâ gibi bir nimeti veren yüce Yaratıcı’yla insanın zekâ yoluyla yani zekâsını kullanarak irtibat kurmasıyla mümkündür. Böyle bir durumda, nefsin özellikleri nasıl ki ruhi kabiliyetlere dönüşüyorsa, insan zekâsı da “insan aklıyla” tanışır. O insana artık, “zeki insan” değil, “akıllı insan” deriz. Artık, zekâ, aklın liderliğinde kendinden emin bir şekilde yol almaya başlar. Çünkü ilgilerini, isteklerini, düşüncelerini, yönünü yani yüzünü “maneviyata” çevirmiştir. Zekânın serkeşliğini iyilik ve güzellik yolunda bilinçli iradeye çeviren şey maneviyatın ta kendisidir. Bütün bunlar bir sebep mi yoksa bir sonuç mu derseniz, yola girmiş bir zekâyı manevi akla dönüştüren, zamandan ve mekândan münezzeh bir Yaratıcı’nın kudret ve tasarrufu, hikmet ve tercihi, diyebiliriz ancak… İnsanların garibanlıklarını ve acizliklerini fark edemiyorsak, fark ettiğimiz halde insanoğluna merhamet edemiyorsak, kendi çektiğimiz çilelerin ne anlama geldiğini bilmiyorsak, zekâyı maneviyata dönüştüren perdeler henüz aralanmamış demektir. İşte tam da bir maneviyat erinin “Âlemde racûl yok, herkes dişi” dediği yere gelmişiz demektir. Racûl yani er… “Âlemde er yok” demek istiyor hazret… Belli ki “er”den kastı erkek değil, dişiden kastı kadın değil… “Er” demek yani Allah yolunda edeben nerede durması gerektiğini, ne olduğunu bilen ve gereğini yapan “insan…” Edeple duygulanan, edeple düşünen, edeple davranan insan… Dünyanın geçiciliğini, kendisinin sadece gölge bir varlık olduğunu, Allah’ın ezel ve ebed ile daim olduğunu, O’ndan başka mutlak güç ve kudret sahibi bir zât olmadığını fark eden, hisseden, akleden bir zekâ, Yaratıcı’yla düşünce boyutunda bağlarını kurmuş, duygu boyutunda tezyin edilmiş, davranış boyutunda terbiye olmaya başlamış demektir.
Bugün zekâsının kendisini “itibarsız bir yerde” oyaladığı çok zeki insanlar var. Bunlar, zekâları maneviyata dönüşmemiş, dönüşememiş insanlar… Bir tür “yolda kalmışlık…” Bu insanların sorunu ne olabilir? Aynı sorgulamayı, sonradan sapıtanlar için de yapabiliriz. İyi niyetle, bizim bildiklerimizi onlar bilmiyor, onların bildiklerini biz bilmiyoruz diyebilir miyiz? Düşünme metodik bir eylemse, mantık da düşüncenin grameri ise problem nerede? Sorun bir ispat sorunu mu sizce? Bizdeki mutlak doğru, yeterince açıklanmamış olabilir mi? Mesela; akla gelen bir iki soru, yanlış bir değerlendirmeye yol açmış olabilir mi? Bu insanlar doğru soruları soramıyor mu? Doğru soruların doğru cevaplarını bulamıyor mu? Kendimizden şüphemiz yoksa tahkik ehli olmak adına aynı sorular bizim için neden geçerli olmasın? Seni sarsmayan sorular başkalarını niçin sarsıyor? Aradaki fark ne? Aynı sorgulamalara ve sonuçlara üstün zekâlarıyla niçin ulaşamıyorlar? Ne diyelim buna? Gaflet mi, yetişme bozukluğuna bağlı psikolojik durumlar mı? Yüksek idraklerin derinlikli okumalarla olan ilişkisi yani düşünme verileri mi eksik kalıyor? “Nasip” kelimesi, bence çok kuşatıcı ama bazı şeyleri Allah rızası için düşünmemize engel değil… Hiç olmazsa buradaki niyetimiz güzel gelişmelere kapı aralar… Bize merhameti ve vicdanı bahşedenin yüce ahlakından “nasiplenenlerden” oluruz. Bu da bir “nasip.” Her şeyin bittiği yerde yine yeniden ve tekrar tekrar merhameti başlatan, merhamete kapı aralayan bir Peygamberin ümmeti olmanın şükrünü eda etmenin bir yolunu bulmuş oluruz. Ne de olsa o (s.a.v.) bir “rahmet peygamberi” ve bizler de onun ümmetiyiz.
Akla hayale sığmayan bütün âlemleri yaratan bir Yaratıcı ile duygusal bağlar kurmaya çalışmak tüm hayatımızı etkileyen ciddi konularda karar vermek için -her seviyedeki insan için- makul bir yol olabilir, olmalı… İnsanlık tarihi boyunca elçileri aracılığıyla mütemadiyen insanlarla ilişki kuran bir Yaratıcı, senin O’na (c.c.) yaklaşma çabalarına niçin cevap vermesin!.. Ve aynı yüce Kudret, “Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak giderim.” (Buharî, Tevhid, 50) diyorsa senin vehimlerinin, vesveselerinin ve öfke dolu hayatının ne önemi var? Bunun için çok zeki olmaya da gerek yok ve denemek çok kolay…
Bütün bu söylenenleri harmanlayan ve özüne uygun olarak ortaya koyan en hikmetli ve özlü sözleri ve anlatımı İlim, İrfan ve Hikmet Ehli Şenel İlhan Beyefendi’nin kıymetli sözleriyle anlayabiliriz:
Ahir Zaman ve Bilgi Kirliliği
Ahir zaman, âdeta insanlığın çöplüğü hâline geldi. Sosyal medya, birçok delinin nefes aldığı bir yere dönüştü. YouTube gibi mecralarda insanın işine yarayacak sağlıklı bir şey bulması güçleşti; ortalığı bilgi ve ahlak kirliliği sardı. Benim gibi adamların görevi, bu kirlenmiş âlemin kirlerini temizlemeye çalışmaktır. Bu sebeple YouTube ve benzeri mecralarda gereksiz yere dolaşmamak gerekir; çünkü çoğu zaman bu içerikler, yalan bilgilerle zihin karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor.
Nitekim Erich von Däniken, anlattıklarının uydurma olduğunu sonradan itiraf etmiştir. Anunnakiler de tıpkı bir film senaryosu gibi uydurulduğu hâlde, insanlar hâlâ bunların gerçek olduğuna inanıyor. Ortada ne belge ne delil var; buna rağmen üretilen her iddia kolayca yayılıyor. İslam’a aykırı bir şey söylendiğinde insanların hemen inanması ise ayrı bir sorun.
Beyin, Limbik Sistem ve Aklın Konumu
İnsan beyni, yanlış kullanıldığında âdeta iblis gibi olabilen bir organdır. Beynimiz, bizim bir organımız olmakla birlikte aynı zamanda çok tehlikeli bir organımızdır. Şeytan da insanı yönlendirmek için beynimizi kullanır. Bilinçaltımızın bir başka adı olan limbik sistem, kimi zaman tıpkı bir internet videosu gibi yanlış bilgileri ve yönlendirmeleri insana sunar. Bu bazen bir rüya, bazen de kendiliğinden beliren bir düşünce biçiminde olur.
Beyin, bu yönüyle değerlendirildiğinde bilinç ve şuurdan yoksundur; nötr çalışan bir bilgisayara benzer. Yapay zekâ da algoritmik kodlamayla çalışır; bazı konularda insan beyninden çok daha hızlı ve fazla işlem yapabilir, ancak gerçek anlamda düşünemez. Zekânın hakikatle bir derdi yoktur; hakikati arayan akıldır. Zekâ düşünmez, asıl düşünen akıldır. Bu açıdan yapay zekâ, içimizdeki zekâya benzer. Beynin limbik sisteminin gerçekte düşünemediğini, bu yönüyle yapay zekâya benzediğini bilmek gerekir. Bunun için de sağlıklı düşünmeyi öğrenmek şarttır.
İslam’ın Özü: Saygı
İslam’ın özü, Allah’a saygıdır. Bu saygı, Allah’ın kullarına gösterilen saygı ve merhameti de içerir; “kullar” derken yalnızca insanları değil, bütün canlıları kastediyorum. Saygının nezaketle birleşmiş hâline “edep” denir. Edepli kişi, kemale ermiş, İslam’ı özümsemiş insandır. İnsan Allah’ın yarattığı güzellikleri gördüğünde, içinde kendiliğinden bir Allah aşkı doğar. Bu bir algı meselesidir; algılayabilen görür. Saygı yalnızca insana gösterilmez; kişilere, durumlara ve sakınılması gereken hususlara karşı da gösterilir. Nitekim ayette, sesin yükseltilmesinin amelleri boşa çıkarabileceği bildirilir. İslam’dan saygıyı çıkarırsanız, geriye hiçbir şey kalmaz.
Saygının iki yönü vardır. Birincisi formal saygıdır; bu, şeklî ve zorunlu olan saygıdır. İkincisi içten gelen saygıdır; algılayarak, gönülden duyulan ve İslam’ın asıl istediği saygı budur. Formal saygıyı bile göstermeyen kişiye “kaba” denir. Saygının temelinde hem karşıdakine değer verme hem de ona zarar vermekten, onu incitmekten çekinme duygusu vardır.
Algı da kendi içinde ikiye ayrılır. İcmal algı, bir şeyi ilk bakışta, genel hatlarıyla kavramaktır. Tafsilatlı algı ise onu ayrıntılarıyla kavramaktır. Bir konuda gerçekten talepli olan kişide edep doğal olarak bulunur. Orta zekâlı her insana aklı, saygılı davranması gerektiğini söyler. Kimi insan yolunu aklıyla bulur, kimi kalbiyle. Haddini, sınırını bilmemek ise bir yeteneksizliktir. Nitekim bazı insanlar yaratılıştan idealist oldukları hâlde, hak ve hukuk ararken edepsizliğe düşebiliyor.
İki Tür Düşünce ve Vesvese
İki tür düşünce vardır. Birincisi yönlendirilmiş düşüncedir; bu, kişinin kendi iradesiyle karar verdiği düşüncedir. İkincisi ise dışarıdan dayatılan düşüncedir. Biz, düşüncelerimizi de yönlendirmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü beyin, düşünce üretirken çoğu zaman tıpkı yapay zekâ gibi mekanik biçimde üretir. Bu yönüyle bilinçaltı, ayıklanmamış izlenimlerin yığıldığı bir alana benzer; gençlikte yaşanmış bir olayla bugün görülen bir rüyayı birleştirip insana bir düşünce olarak sunabilir. Böyle bir “düşünce” karşısında yapılacak şey, onu ciddiye almamak ve gülerek bakmaktır. Aslında bu bir düşünce bile değildir; yalnızca limbik sistemin akla getirdiği, kişiye ait olmayan çağrışımlardır.
Namaz kılarken de insanın aklına binbir düşünce gelir, zihni bir anda bambaşka yerlere gidebilir. Bu düşünceleri dikkate almazsanız onlardan kurtulursunuz; yapılması gereken, onları yok saymaktır. Çünkü bunlar size ait değildir. Böyle düşünmek fanatizm ya da dogmatiklik değildir. Bu düşüncelerin hiçbiri size ait olmadığına göre, bunu anlayın ve vesveseye aldırış etmeyin.
Kibir, Hayret Duygusu ve İman
Bazı kibirler tehlikelidir. Kimi insan, benim gibi biriyle tanışır da kibri yüzünden teslim olmaz. İnsanda değer takdir etme duygusunun bulunmaması çok kötü bir eksikliktir. Eğer insanda anlamama, şaşma ve hayret etme gibi duygular olmasaydı ateizm de olmazdı. Kâinatın tesadüfen var olabileceğini sanacak kadar delilsiz bir inkâra sapmak, kibir ve gururdan kaynaklanır. Kalp hastalıklarından kurtulanlar ise evliya mertebesine erişir. Değer takdir etme gibi duyguların yokluğu, insanı ateizme kadar sürükleyebilir. Ben bir kaplanı ya da aslanı gördüğümde bile, onlardaki sanat karşısında hayrete düşerim; içimden onlara sarılma isteği duyarım.
“Bir anlık tefekkür, altmış yıllık ibadetten hayırlıdır” denmiştir. Bazı gruplar imanı yalnızca akla indirgemişlerdir. Oysa kişinin kâinata şöyle bir bakıp iman etmesi de yeterlidir; çünkü düşünmenin ibadet sayıldığı bir dine mensupsunuz. İslam’da delille de delilsiz de inanmak serbesttir; “yeter ki inan, nasıl inanırsan inan” denmiştir. Delile ihtiyaç duymayan kişiye delil dayatılmaz; sezgisel olarak bilmek de yeterlidir. Bu noktada avamı zorla delil aramaya sevk etmek, onları gereksiz yere yormaktan başka işe yaramamıştır.
Nefis Muhasebesi ve Mücadele
Avamın fasıklığı genellikle içki, zina, kumar gibi açık günahlarla ölçülür. Oysa bir insanda zina ve içki bulunmasa bile cimrilik, yalan ve korkaklık varsa, o kişi yine büyük bir fâsık sayılır. Eğer bir nefis mücadelesi hâli içinde olursanız, bu işi bir an önce neticeye ulaştırırsınız. Daha önce bilerek ya da bilmeyerek bu mücadele hâline girdiğiniz olmuştur; ancak ben sizden bu hâlde bilinçli olarak bulunmanızı istiyorum.
Birçok insan, sanki Allah işin içinde yokmuş gibi yaşıyor. Avam böyledir; bu hâlle manevî olgunluk kazanılamaz. İnsan, yaşarken ve yiyip içerken âdeta Allah’tan ayrıymış gibi davranıyor. Oysa insan Allah’ı hayatından dışlarsa, ucub (kendini beğenme) hastalığından kurtulamaz; bu hâliyle cennete girse bile manevî ilerleme kaydedemez. Allah’ı dışlayarak ve bunun farkına bile varmadan yaşadığımızda, içimizde çeşit çeşit manevî hastalık baş gösterir. Hâlbuki Allah her şeyi kuşatmıştır; evrende tesadüfen var olan hiçbir şey ve hiçbir varlık yoktur. Her şey, varlığını sürdürmek için Allah’a muhtaçtır. Kendini Allah’a muhtaç görmeyen, kendini yeterli sayan kişi ise azar.
Tevekkül, imanın bir şartıdır; nitekim birçok ayette tevekkülün imanın gereği olduğu bildirilmiştir. Hz. İbrahim, ateşe atılırken yalnızca Allah’a güvendi ve Cebrail’in (a.s.) yardımını dahi istemedi. İnsanın aklı, en küçük bir elektronun bile sahipsiz olabileceğini kabul edebilir mi? Bütün işlerimizi gören Allah’tır. Tevekkül, işini Allah’a havale etmek ve O’na güvenmektir. Tevekkülün bir üst mertebesi tefvizdir; tefviz, sebeplere sarılmadan ve sonucu beklemeden doğrudan Allah’a yönelmektir. Bunun da ötesinde bir rıza makamı vardır. Rıza, Allah’ın iradesinin insanın kendi isteğinin önüne geçmesidir; yani “kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyebilmektir.
Bütün bunları aslında biliyorsunuz; ancak bilincinde değilsiniz. Şu an yemek yiyorum ve bu da dâhil olmak üzere her şey Allah’ın lütfuyla gerçekleşiyor. İnsan, sebepleri tanrılaştırmadan sonucu Allah’a bırakmalıdır. Benim görevim yalnızca sebeplere sarılmaktır. İstediğim olursa bu benim için çok güzeldir; ancak Allah’ın takdir ettiği gerçekleşirse, ona da razı olmam gerekir. Benim bir isteğim olabilir, fakat asıl olan Allah’ın takdiridir. Allah, kaderimizi yazarken onu hikmet ve merhametle yoğurmuştur. Hikmet ise her şeyin yerli yerinde ve gerektiği gibi olmasıdır.
Namazda Allah’ın heybeti ve azameti insanın aklına gelirse, içinde bir haşyet doğar. Ardından O’nun merhameti ile birlikte delile ve bilgiye ne denli değer verdiği de aklına gelir; işte o zaman Allah, kulun gözünde gitgide büyür. Kâinatın her noktasını yaratan Allah’a hayran olmamak elde değildir. Bazı insanlar kendi değerlendirmelerini yaparken Allah’ı hesaba katmıyor; akıllarında ve fikirlerinde Allah’a yer vermiyorlar. Peki “Allah” deyince ne anlıyorsunuz? Bu, yalnızca bir kelime mi, yoksa bir kavram mı? İnsanın iman ettiği hâlde fâsık gibi yaşaması ise çok çirkindir. Kendinizi zorlayın, namazınızı düzeltin ve bir mücadele hâli içinde olun. Kendinizi zorlamazsanız tevekkül sahibi olamaz, hayatın akışına kapılıp gider ve Allah’tan habersiz bir hayat yaşarsınız. Nitekim ayetlerde, sizi ve yaptığınız her şeyi Allah’ın yarattığı, O’nun izni olmadan bir yaprağın dahi kıpırdamayacağı bildirilir.
Kendini Tanımak ve Nefs Muhasebesi
İnsan, ahlak konusunda öncelikle kendini tanımalıdır. Kişi, kibir, riya ve ucub gibi menfi özelliklerini fark edemeyebilir; ancak cömertlik, cesaret, doğru sözlülük ve merhamet gibi olumlu özelliklerinden genellikle şüphe etmez, bunların kendisinde bulunduğunu bilir. Kendini belirsiz, tanımsız biri olarak gören kişi, kendine her türlü vasfı yakıştırabilir. Oysa insan kendine bir değer biçerse, “ben şunları kesinlikle yapmam” diyebilecek bir ölçüye kavuşur.
Nefis muhasebesi son derece önemlidir. Mümkünse her ikindiden sonra nefsinizi hesaba çekin; bunu yapamıyorsanız, hiç olmazsa ömrünüzde bir kez yapın. Kişi kendini muhasebeye yöneltemiyorsa, bunun sebebi onun avam meşrepli oluşudur. Havas meşrepli bir insana ise küçücük bir kıvılcım yeter; o, bir dava insanına dönüşür. Avam meşrebin en belirgin özelliği değişmemesidir. Böyle bir kişi, sohbetin etkisiyle “evet, doğru” dese bile; egosu ve benlik duygusu onu harekete geçirip “kendimi değiştireyim” dedirtmez.
