Bir Kalp Anonsu Kendi Gözünde “Sen…”
İçindeki SEN, hep içindeki çocuğu büyütür ve kendine genellikle “içinden” bakar. Kendini içindeki çocukla eşleştirir ve içindeki çocuğun “ben”iyle büyür. Büyüdükçe de olgunlaşır. Bu sefer de kendi sosyal çevresinin içindeki “ben”le büyümeye başlar. İç ve dış dünyası arasında bir denge kurduğunda ise sosyal bir canlı haline gelir. Dış dünyasıyla olan ilişkilerinin de “iç” dünyasında bir karşılığı olur. Çocukluğundan itibaren de dışarıdaki her nesnenin, “ötekinin” kendi iç dünyamızda bir karşılığı olur. İçimizdeki “ben” bir bakıma böyle şekillenir. Soyut düşünme kabiliyeti geliştikçe, felsefi sorgulamaları da gelişir. İnsan, evren, varlık, “ne, neden, niçin, nasıl” sorularıyla sorgulayan, doğru sorulara doğru cevaplar arayan nitelikli bir canlı olduğumuzu fark ederiz. İyi-kötü kavramları sezgi, vicdan, kalp gibi daha deruni ve komplike yanlarımızın bir yansıması olarak kendimizi ve hayatımızı sorgulamamıza yol açar. Düşünme biçimimiz, düşünme alışkanlıklarımız artık her biri bir araç olarak ayrılmaz bir parçamız olurlar. İnsanın en büyük meçhulü kendisidir ve arayışı olan bir canlı olduğu için, kendi içine doğru yaptığı yolculuğu, bir sızı, bir ızdırap gibi devam eder. Çünkü orada mücadele edilmesi gereken alanlar vardır. Acı, çile, erdem, hakikat, hepsi orada tesis edilir. Kendi içimizde yolculuğa çıkmak, güçlü bir adalet öngörüsü ister. Bu anlamda insan bazen “keseri hep kendine yontar” bazen de “alabildiğince adil” olur. Adil olanlar, yol alanlardır. İnsan bir kere kendi içine adil bakmaya alışmaya görsün, her seferinde yeni bir “ben” ile tanışır. Buna tam bir olgunlaşma süreci diyebiliriz. Sorgulama olmadan da olgunlaşma mümkün değildir. Ama “neyi görmek istediğine alışmak”, kendimize dair objektif yani adil bakış açımızı zamanla dumura uğratır. İşte o an, kendi değişim ve dönüşümümüze bizzat kendimiz engel olmaya başlarız. Kendine “kör nokta” olmak… Zamanla kör noktalar “kara deliğe” dönüşür ve kendi iç uzayımızda, değişmek isteyen “sen”i yutar. Olduğunu zannettiğin kendinden bile geriye bir şey bulamaz hale gelirsin. Kendini sorgulayamamak işte böyle bir şeydir. Geriye teviller, çarpıtmalar, nevrotik şemalar kalır. Terbiyeli bir kalbe sahip iseniz, değişmek isteyen bir insan olarak bu sizi incitir. Bu anlamda, kendinden rahatsız olmakla başlar “huzur.” Tutunacak bir dal, aydınlanacak bir ışık ararız… Ama geriden gelen ve bizi bugünlere getiren teşviklere ve motivasyonlara rağmen bir tembellik içine girmişsek, o isteksizlik, mevcut durumumuzun en doğru fotoğrafıdır. “Korkaklıktan, riyakârlıktan, cimrilikten, tembellikten sana sığınırım Ya Rabbi!” diyerek, bir durum tespitinin ardından, ayağa kalkma çalışmaları yapmak en doğru tercih olacaktır. Çok ümitsiz isek eğer hemen kadim kültürümüzün ümit mottoları, kıssalar, yaşanmışlıklar imdadımıza yetişir.
Bir duygu için bu kadar düşünüyor, peşinden koşuyor ve işin içinden çıkmaya çalışıyorsak o geniş iç dünyamızda üzerine fener tutulacak daha neler var acaba? Biz, biraz, incinmek pahasına “içimizi kurcalayarak” devam edelim…
Fussilet Suresi’nin 53. ayetinde; “Ayetlerimizi onlara âfâkta ve enfüste (kendi nefislerinde) göstereceğiz...” buyuruyor. İnsanın “ben” bilincine sahip olması, kendi varlığının farkında olması gerekir. Enfüsi deliller de Âfâkî deliller gibi, insanın bir tesadüf eseri olmadığını, sonsuz bir ilim, kudret ve irade sahibi bir yaratıcının (Allah) var olduğunu gösterir. Ahlaken ve duygularımız itibarıyla bizlerin de insan olarak o bağı kendi içimizde gayet muhkem bir şekilde kurmamız gerekiyor. Demek ki “enfüsi âlem” dediğimiz iç âlemimizde de aynen “Âfâkî âlem” gibi bir dünya var ve o âlemde kendimizi tanımak için bir çırpınışımız var.
Kendimizi tanımak adına “Hayırlı işlerde acele etmek” hız kesmeden devam etmemize yardımcı olur. Arada “gönül yorgunlukları” olsa da “Hoştur bana Senden gelen…” diyerek yola devam ederiz. Kestirmeden gitme eğilimimiz, düşünülecek şeyleri, söylenecek sözleri azaltır hep. Öyle ya, biz biraz da olsa “biliyoruz.” Müspet değişim adına al sana ikinci engel… Oysa Koca Yunus’un dersi idi “Ben bilmem” demek… Bilmediğini bilmeden neyi öğreneceksin? Böyle zamanlarda bir irfan yolcusu olarak hemen tevbe ve istiğfara sarıl, “Affet ya Rabbi! Sana sığınırım” de. İstersen deme; ama bu ancak, kendi gözündeki “sen” ile avunduğunu, her bakımdan kendini yeterli gördüğünü gösterir. Pürüzsüz, emeksiz, “lob et çıkartır gibi”, “tulum” sıyırır gibi… Oh ne alâ… Pürüzsüz, emeksiz, sahte bir bütünlük… Avuntular ülkesinin kralı… Te’vilin şahı… Hani değişim peşinde idin? Böyle devam edersen, eline ancak, “kendi gözünde yücelttiğin” “sen” geçer… Ama ilerideki senden, hiç ama hiç haberin olmaz… Sakıncası yoksa bu minval üzere birlikte düşünelim:
Kendini müstağni hissetmek (kötülükler hususunda ‘o ben değilim’ diyerek kendini herhangi bir nasihat ya da uyarıya muhatap eylememek) için milletin sana biçtiği manevi diskurlarla oyalanıyorsun… Bir de şöyle düşün: “Aslında farkında olmadan niteliksizliğe talip olmuşsun ve iyilik halini doğrulayacak hiçbir değişiklik yok...” Milletin sana yamadığı “manevi makamlarda” olduğunu sanarak gezmen, sadece birer oyalanma, şeytanın kandırmacası, nefsin oyalaması, ayak sürümesi… Böylelikle muhasebeden kendini müstağni kılman, eksiklikleri, nakıslıkları hiç üzerine almaman da aslında kibrin, riyanın, “burnundan kıl aldırmak istemeyen” varlık duygunun sinsi bir uzantısı…
İşin gerçeği, imanımdan hiç şüphe etmedim. “Münafık mıyım acaba?” diye düşündüğüm olmuştur. Herhangi bir günahım nedeniyle değil, itikadî de değil… Bütünlük arzeden sağlam bir duruşu sürekli muhafaza edemediğimi düşündüğümden… Küfrün çeşitlerini, imanın mertebelerini biliyorum. Amelî ve itikadî boyutlarını da… Yine de 21. yüzyıl Müslümanı olarak hissettiklerim bunlar… Bir savaş mağduru değilim, ne mazlum ne de zalim bir toplumdan gelmiyorum. Yani hiç kimse beylik laflarla aklımızı onarmaya kalkmasın… Duygularım böyle… Doğrusu çok ibadetle halledebileceğim bir konu gibi durmuyor bu… Zaten öyle bir özelliğim de yok maalesef. Sadece diyalektik yaparak kalp marazlarının nefis hastalıklarının dört başı mamur düzelmeyeceğini de biliyorum. Bir dava varsa, ona aidiyet ve sorumluluklar açısından konuya bakıyorum ben. Biz kendimizi ya da başkaları bizi “Salih insan” ilan edemeyeceğimize göre, biraz kelimelerle kendi kendimize gözyaşı dökelim… Çünkü kardeş kardeşe elini uzatamıyor, kardeş kardeşe ekmek aş / su olamıyor. Kardeş kardeşin ne dünya ne ahiret derdiyle dertlenemiyor… Kardeş kardeşin derdine üzülemediği gibi sevincine de sevinemiyor… Eli ayağı, kalbi dili bağlı… Ben bundan bahsediyorum… Bir elim yağda bir elim balda değil ama aç ve açık da değilim. Sadece bir derdim var ve onu anlatmaya çalışıyorum. İman edenlerin etmeyenlere yürüdüğü “iman bunalımı” içsizliği içinde de değilim. Ruhi açlığımı teskin edecek kadar zikrim, farzları aksatmayacak kadar ameli bir devamlılığım da var. Allah (c.c.) eksiklerimi ve ihlassızlığımı affetsin…
Enes (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Nebî (s.a.v.)’in Rabbinden rivâyet ettiği bir hadîs-i kudsîde Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kulum bana bir karış yaklaştığı zaman, ben ona bir arşın yaklaşırım; o bana bir arşın yaklaşınca ben ona bir kulaç yaklaşırım; o bana yürüyerek geldiği zaman, ben ona koşarak varırım.” (Buhârî, Tevhîd 50.) Bu müjdeye sığınarak yol almaya çalışıyorum. Kısacası bu devrin ortalama bir Müslümanıyım. Yaptıklarımdan huzur bulur, yapamadıklarıma üzülürüm. İnsan ilişkilerim ahlaki boyutta sorgulamaya açık ve imkân dahilinde başkalarına faydalı olmadan yaşayamayacak durumdayım… Yine de bu zamanda sosyal ve psikolojik açıdan durduğumuz yer beni kaygılandırıyor. “Derinleşme ihtiyacı” gibi âfâkî bir tutkum yok. Daha doğrusu bilmem ben, öyle mi derinleşirim böyle mi derinleşirim… Pratik ahlakı irdeleyip içselleştirmeye çalışanlardanım. Cömertliğimi, gayretimi, sevgi potansiyelimi sorgularım. Yani cimriliğimi, tembelliğimi ve sevgisizliğimi… Hiçbir zaman “oldum” düşüncesi içinde olmadım. Yani biraz da şartlar gereği yapabildiklerimle mutlu olduğum zamanlar olsa da yapamadıklarım daha çok üzmüştür beni. “Derdin ne kardeşim” diyeceksin!.. Bir bilsem derdimin ne olduğunu… Dert mi dertsizlik mi, bir bilsem… İnsanı harekete geçirmeyen duygunun yok hükmünde olduğunu biliyorum ama… Yine de kendime şunu söylemeden de yapamıyorum:
“Bir pisliği görüp üzerini örtmek mi yoksa temizlemek mi daha iyi?.. Tabi ki temizlemek daha doğru olanı. Dostlar hatalarınızı yüzünüze açıkça söylemez, çünkü “bir usul” sahibidirler. Hiç olmazsa, onların söylememesi, seni riyaya teşne bir hale getirmesin… Her zaman söylerim; kendine “acı söyle” biraz. “İğneyi başkalarına, çuvaldızı kendine batır.” derler ya… Bu kadar “iç fırçadan” sonra kendine dön ve bak!.. “İyi misin, kötü müsün?” Ve bunu her ânımıza yayılan imtihanın dinamik mantığı içinde cevapla!.. İndirgemeciliğe, baypaslara, tevillere sığınmadan cevap ver. Ancak şöyle diyebilirsin; “İyi olmaya çalışıyorum” ya da bir ‘tık’ aşağıda “kötü olmamaya çalışıyorum.” İmtihan konsepti içinde 10 üzerinden 3 alıp, Rabbinin merhametinden dolayı 5 puan verdiği lütufları, “mutlak iyilik” hanemize yazmaya gerek yok… Hâlimiz ortada… Buradan öksüzü, yetimi, fakiri, mazlumu düşünecek bir kalp çıkmaz. Timsah gözyaşlarının da kimseye faydası yok… “Fakirim, gücüm yok ya da yeterince semizleşemedim madden” diye kendine yanarsın ancak… “Neden başkalarına el uzatacak ya da dava edindiğin ne varsa oraya destek olacak bir gücün yok” ve bunu başkalarını incitmeden nasıl başarabilirsin, sen ona bak… Evet, bir gün bu muhasebeler bizi bir düzlüğe çıkartırsa –hâşâ irademizi reddetmeden söylüyorum- biliyorum ki bu ancak Yüce Allah’ın (c.c.) yardımıyla olur. En büyük problem; sevgisizliğimiz ortada… İlim, İrfan ve Hikmet Ehli Şenel İlhan Beyefendi bizlere her zaman “sevmeyi sevmekle başlayın” der… “Sevmiyorum demeyi ne kadar da çok seviyorsunuz.” diyerek de sevgisizliği eleştirir. Muhasebe üzerine özel sohbetlerinde söylediği sözler bizlere tam bir ilaçtır:
“Nefs muhasebesi yaparken Allah’ı dışlamadan doğal bir şekilde yerleşmesi gerekir. Kendini nefsinle, şeytanla değerlendiriyorsun. Oysa kendini Allah ile beraber değerlendiren insanda ucub olmuyor. Allah’ı devreye sokarsan şükür oluyor. Devreden çıkarınca da kibir oluyor. Hayat her haliyle lezzetli. Sanki bu nimetler içinde Allah işin içinde yokmuş gibi yaşıyorsunuz. Avamlar böyledir ama kemalat kesbedemez. İnsan, yaşarken ve yer, içerken sanki Allah’tan ayrıymış gibi davranıyor. Allah’ı dışlarsan ucub hastalığından kurtulamazsın. Cennete gitsen bile terakki edemezsin. Allah’ı dışlayarak bunu da farketmeden yaşıyorsak envai çeşit hastalıklar oluyor. Oysa Allah her şeyin içinde. Evrende tesadüf olan hiçbir şey ve varlık yoktur. Her şey Allah’ın varlığına muhtaç. Kişi kendini Allah’tan müstağni görür ve azar. İnsan, yaşarken ve yer içerken sanki Allah’tan ayrıymış gibi davranıyor. Tevekkül, imanın şartıdır. Birçok ayette tevekkülün imanın şartı olduğu belirtilmiştir. Hz. İbrahim, ateşe atılırken Allah’a güvendi, Cebrail (a.s.)’den yardım istemedi. Senin aklın, en küçük elektronun bile sahipsiz olabileceğini kabul ediyor mu? Bütün işlerimizi Allah görmektedir.”
“Nefis muhasebesi mantığında yetişmediğiniz için günlük muhasebe yapamıyorsunuz. Günahlardan hem topyekûn hem de tek tek tevbe etmek gerekir. Zulmetleri silen ameller işlemek gerekir. Kalbin zulmetini silmenin en başta gelen yolu, Allah dostlarıyla beraber olmaktır. Adam çekirdek çitler gibi kalp kıra kıra geziyor. Kalp kırınca da zulmet alıyor. Bu gibi durumların farkında olmak ve tevbe etmek gerekiyor. Ömrün faizle geçmişse kalbin pas tutmuştur. Yetenekli, kabiliyetli bir adam olsan bile basiretin ve ferasetin olmaz. Aynı zamanda kaza namazı borcunuz varsa onu tamamlamadan manevi lezzetleri alamazsınız veya farkında olmazsınız. Bilerek ya da bilmeyerek işlediğimiz günahlardan tevbe edeceğiz, sonra istiğfar edeceğiz. “Estağfirullah el-Azim el-Kerim ellezi la ilahe illahüvel hayyül kayyumu ve etübü ileyh.” İstiğfar; “Ya Rabbi bu günahımdan dolayı ceza verme, yaptırım uygulama” demektir.”
“Ahlak konusunda insanlar kendini tanımalı. Menfi özelliklerini bilemeyebilirler (kibir, riya, ucub gibi). Ama cömertlik, cesaret, doğru sözlülük; merhametliyim diye şüphelenmez, bunları bilir.”
“Kendini ‘X’ (belirsiz) olarak gören kişi kendine her şeyi yakıştırabilir. Bu belirsizlikten kurtulup “Ben şunları kesinlikle yapmam.” demeli. Nefs muhasebesi çok önemli. Her ikindiden sonra muhasebe yap, yapmıyorsan haftada 1 kez yap, hiç olmazsa ömründe 1 kez yap. Havas meşrep olana bir kıvılcım yeter, dava adamı olur.”
“Ben yeni tanıştığım birine 2 türlü nefs sohbeti yaparım.
1 - Kişisel nefs sohbeti
2 - Genel nefs sohbeti
Kur’an’da da hadislerde de nefisten söz edilir. Cenâb-ı Hak Kur’an’da nefse hem takvayı hem de fücuru ilham ettiğini bildiriyor. Yani her insanda iyilik de kötülük de kodludur. Bu yüzden karşımızdaki kim olursa olsun, hangi günahı işlerse işlesin, onu içinde iyilik de kodlu bir insan olarak görmeliyiz. Çünkü dünyanın en kötü insanında bile takva kodludur. İnsan “Madem içimde iyilik de fücur da var, peki benim fücurum nedir?” diye soruyorsa havas meşreplidir. Sormuyorsa avam meşreplidir. Aslında bunu herkesin sorması, herkesin merak etmesi gerekir. Havas meşrepli olan, nefsindeki hastalıkları temizlemek için bu merakı diri tutar. İslam’da nefs muhasebesi yapmak, sünnettir. İnsanlar, sanki içlerinde hiç fücur yokmuş gibi yaşıyor. Bunu öğrenmek için nefs muhasebesine başlamak, kendini tanımak gerekir: Hangisi senin asıl fıtratın, hangisi sonradan bulaşan bir hastalık? Bunu tek başına çözmek kolay değildir; bilirkişiye, hakiki bir Allah dostuna gitmek lazımdır.”
“Bir insanda sehâ ahlakı varsa (kişinin kendine yaptığı cömertlik), kendisi hakkında yapılan doğru tespitler ağırına gitse de kabul eder. Bu özellik bir kişide varsa, o kişi Allah dostu olabilir. Bir adamda sehâ ahlakı görüyorsam, ondan ümidimi kesmem. Allah dahil her şeyi flu gören bir insanın bu hâlden kurtulması için sehâdan başka neye ihtiyacı olabilir ki? “Evet, bu kusur bende var.” diyen adamı değiştirebilirsin. Çünkü kabul etti. Kabul ettikten sonra yapacağı iki şey vardır: Birincisi tevbe etmek, ikincisi de “Ben bu hastalıktan çalışarak kurtulacağım.” demesidir. Allah dostu olamasa bile, en azından tevbe kapısına yönelmiş olur. Nefs muhasebesi yapmak sünnettir. Hayatında hiç nefs muhasebesi yapmamış bir adamdan adam olur mu?”
Evet; İlim, İrfan ve Hikmet Ehli Şenel İlhan Beyefendi’nin, bu, insanı tanıma ve tanıtma ziyafetinden sonra muhasebe mantığında “yol arkadaşlığına” devam edelim… Hiç kimse de bu sözleri üzerine almamazlık etmesin, evet, üzerine alsın… Seni başkalarından farklı kılan ne? Nice güzel gönüller var… Hiç bilmediğin, tanımadığın bu insanları senin nakıs ve eksik haline ne kadar benzerlerse o kadar mı seveceksin?.. Sevgi özürlü olan sensin… Senin ortamını paylaşmayan ve senin ya şimdi ya da karşılaşınca “ötekileştireceğin” nice güzel kalpli insan var ve hepsini de Allah (c.c.) yarattı. Bir kere olsun -nefsine uymadan, nefis yapmadan- bir insanoğluna, bir insan evladına, fedakârlık yapıyorum havasına girmeden değer versene… Kabalık, hoyratlık, nadanlık bizde ama “dünyanın en güzel insanları biziz…” Öyle mi?! Bu kirli kuyudan çıkmak için önce ümide sonra da mücadeleye, muhasebeye, muhakemeye ihtiyaç var. Öyleyse biraz muhasebe lütfen…
