Ebeveynliğin Görünmeyen Dili / Klinik Psikolog Emrehan Mutlu
Kitabınızda ebeveynin çocuğuyla kurduğu sağ beyin odaklı doğal bağın üzerine, geçmiş yaşam öykülerinin ve deneyimlerin zamanla ince bir tül örttüğünü belirtiyorsunuz. Ebeveynlerin kendi çocukluklarında aldıkları duygusal onayın veya yaşadıkları yoksunluğun, bugün çocuklarıyla kurdukları bu bağdaki yansımaları nelerdir?
Gerçekten güzel bir soru. Bizler ebeveynlik serüvenimizde, öncelikle bildiğimiz yolu tercih ederiz. Buradaki “bilmek”, bilişsel değil; sezgisel bir bilmektir. İçimize hangi tohum ekildiyse çoğu zaman önce onun meyvesini veririz. Hiçbir ebeveyn bunu kasten yapmaz. Bu şu demek de değildir: Anne baba çocuğuna nasıl davrandıysa, çocuk da birebir aynı ebeveynliği yapacaktır. Çoğunlukla bu durum, farklı bir uçta konumlanarak kendini gösterir.
Örneğin, çocukluğunda duygusal yoksunluğa maruz kalmış bir anne baba, kendi çocuğuna karşı aşırı sınırsız olabilir. Çocuğuna sınır koymak; ona mesafeli durmak, sevgisini eksiltmek ya da ihmal etmek gibi hissettirebilir. Bu nedenle çocuğunun olumsuz duygularına tahammül etmekte zorlanabilir; çocuğundan gelen olumsuz duyguyu kapsamak ve yumuşatmak yerine hemen ortadan kaldırmaya çalışabilir. Bunun tam tersi de mümkündür. Kimi ebeveynler ise kendi çocukluk yaralarının etkisiyle daha sert, kontrolcü ve cezalandırıcı bir yapıya bürünebilir.
Kendi ebeveynlerinden duygusal travmalar taşıyan kişiler, çocuklarına sevgilerini nasıl göstereceklerini bilemeyebilirler. Dokunmak, sarılmak, güzel sözler söylemek ya da duygusal yakınlık kurmak onlar için sınırlı ve zorlayıcı olabilir. Çünkü insan çoğu zaman kendi deneyimlemediği bir duygusal dili doğal şekilde aktarmakta zorlanır. Bilinçdışında âdeta şöyle bir his oluşabilir: “Ben böyle bir bakım almadım ki sana vereyim.” Bu nedenle anne baba, farkında olmadan çocuğuyla sağlıklı bir duygusal yakınlık kurmakta zorlanabilir. Kimi zaman sevgisi vardır ancak bunu çocuğun hissedebileceği şekilde ifade edemez. Oysa çocuk için yalnızca sevilmek değil, sevildiğini hissedebilmek de hayati önem taşır.
Ebeveynlikte mantık, kural ve nasihat odaklı analitik yaklaşımın, çocuğun dünyasında oluşturduğu duygusal düzenlemesi zorluklarının ve davranışsal kırılmaların altında yatan dinamikleri detaylandırabilir misiniz?
Öncelikle şunu bilmek gerekir ki çocuklar duygu düzenlemesinin çok büyük bir kısmını, ayna nöronlar aracılığıyla anne babalarından öğrenirler. Gelişmekte olan bir beyin, gelişmiş beyni aynalama eğilimi gösterir. Anne baba olumsuz duyguları tolere edebildikçe çocuk da stresin, kaygının ve zorlayıcı hislerin taşınabilir ve yönetilebilir duygular olduğunu öğrenir. Nasihat, mantık ve kural; çoğu zaman keskin sol beyin yanıtlarıdır. Anne baba sadece bu kanaldan yaklaştığında, farkında olmadan çocuğa şu mesajı verebilir: “Olumsuz duygular bekletilmemeli, hemen çözülmeli ya da ortadan kaldırılmalı.” Oysa gerçek hayat böyle işlemez. İnsan içindeki her olumsuz hissi hemen geçiremez; bazı problemler de o anın şartlarında çözülemeyebilir. Kimi zaman duyguların iç dünyada bekletilmesi, işlenmesi ve taşınması gerekir. Analitik yanı daha baskın olan bazı anne babalar, farkında olmadan çocuklarına bu duygusal beceriyi aktarmakta zorlanabilir. Bunun sonucunda duygu düzenlenmedeki güçlükler; aşırı hareketlilik, ders dinlemek istememe, sınırlara karşı yoğun tepki gösterme, inatlaşma ya da uyku problemleri şeklinde karşımıza çıkabilir. Elbette çocuk–ebeveyn ilişkisinde mantığın, kuralların ve nasihatin de yeri vardır. Ancak bunların ilişkinin merkezine yerleşmesi, çocukta zamanla direnç oluşturabilir. Çocuk sınırlarla savaşmaya başlayabilir. Çünkü sürekli mantık anlatan, yoğun kural koyan ve sık nasihat veren yaklaşım, çocuk tarafından yüksek otoriter davranışı olarak algılanabilir. Bu durum küçük yaşlarda nispeten işe yarıyor gibi görünse de özellikle ergenlik döneminde, tam tersine, daha fazla mesafe yaratabilir. Ergen, kendi kimliğine müdahale ediliyormuş ya da iç dünyasına nüfuz ediliyormuş gibi hissedebilir. Sağlıklı ebeveynlikte önemli olan; duygu ile sınırı, yakınlık ile otoriteyi dengeli bir şekilde bir arada tutabilmektir.
Ebeveynlerin yüksek beklentileri ile çocukların sağlıklı sınırları arasındaki ilişkiyi ele aldığınızda, bu durumun çocuğun kendi kimliğini inşa etme sürecine etkileri hakkında neler söylersiniz?
Bir çocuğa hiç sınır koymamak aslında ona farkında olmadan şunu söylemektir: “Al, bu kayık senin; önünde sonsuz bir deniz var ve nereye gideceğine tamamen sen karar ver.” Oysa bu özgürlük gibi görünse de çocuk için oldukça korkutucu bir deneyim olabilir. Çocuklar çoğu zaman sınırları sevmez gibi görünseler de iç dünyaları sınırsızlıktan derin bir kaygı duyar. Çünkü sağlıklı sınırlar, çocuğa güven, yön ve taşıyıcılık hissi verir. Sağlıklı sınırlar koyabilen aileler aynı zamanda gerçekçi ve dengeli beklentilere sahip ailelerdir. Elbette her ebeveyn çocuğunu akademik ve sosyal açıdan en iyi yerde görmek ister; ancak bunun uğruna yoğun baskı kurmak, sevgiyi ve takdiri yalnızca başarıya bağlamak, çocuğun zamanla sahte bir kimlik geliştirmesine neden olabilir. Çocuk, çevre tarafından kabul görmek için gerçek benliğinden uzaklaşıp sadece onay alan yönlerini göstermeye başlayabilir. Böylece yalnızca başarılı olduğunda sevileceğine ve değer göreceğine inanabilir. Hâlbuki bir çocuk, çevrenin beklentilerinden ibaret değildir; her çocuğun kendine özgü duygusal yapısı, mizacı ve öne çıkan davranışsal özellikleri vardır.
Çocukların yoğun duygu geçişleri yaşadığı kriz anlarında ebeveynler “görev odaklı” yaklaşımdan sıyrılıp sağ beyin yanıtları vermekte zorlanabiliyor. Ebeveynleri bu geçişi yapmaktan alıkoyan temel psikolojik engeller nelerdir?
Ebeveynlikteki en büyük çıkmazlardan biri, ebeveynliğin yalnızca bilişsel bir süreç olarak algılanmasıdır. Anne babalar bazen sezgilerinden uzaklaşıp okudukları kitaplardan, izledikleri pedagoji videolarından öğrendikleri “doğru” davranışları birebir uygulamaya çalışır. Ancak çocuklar bu yapaylığı çoğu zaman çok hızlı hisseder. Günümüz anneliğinin ve babalığının temel ikilemlerinden biri de budur: “İçimden geleni mi yapmalıyım, yoksa doğru olduğunu öğrendiğim şeyi mi?” Bu nedenle anne babalar sık sık “Tam o anda çocuğuma ne demeliyim?” “Nasıl davranmalıyım?” gibi sorular sorarlar. Oysa ebeveynlik yalnızca doğru cümleyi bulma meselesi değildir. Çocukların davranışlarına aşırı odaklanıldığında, davranışın altında yatan duygusal ihtiyaçlar gözden kaçabilir. Görev odaklı ebeveynler çoğu zaman davranışı düzeltmeye yoğunlaşırken, çocuğun iç dünyasında olup biteni fark etmekte zorlanabilirler. Hâlbuki çocuk çoğu zaman davranışıyla değil, davranışının arkasındaki duygusuyla görülmek ister. Sağlıklı ebeveynlik; bilgi ile sezgiyi, sınır ile duygusal teması dengeli bir şekilde bir arada tutabilmektir.
Eserinizde sayıları hayattan çıkarıp duygulara bağlı iletişime geçmenin önemine değiniyorsunuz. Günümüzün akademik başarı ve ölçülebilir verilerle çevrili dünyasında, ebeveynlerin bu geçişi sağlarken içselleştirmesi gereken zihinsel tutumu detaylandırır mısınız?
Çok yerinde bir soru. Sosyal medya da hayatımızın baş köşesine gelip oturduğu için bizi mutlu eden pek çok şey sayılara dayanır oldu. Bu çok da hayırlı değil aslında. Çünkü bizler hazzı mutlulukla karıştırmaya başladık. Haz, anlık olarak iyi hissetmeyi; mutluluk ise insanın hayatıyla derin ve kalıcı bir anlam bağı kurabilmesini ifade eder. Haz geçicidir; geçtiğinde tam tersine, içsel bir çöküşe yol açabilir. Sayılara dayalı bir anne-çocuk ilişkisi, beraberinde çocuğun performansının sonuçlarından alınan hazza dayalı bir ilişki getirir. Bırakın anne çocuk ilişkisini yeryüzünde hiçbir bağ bu şekilde kalıcı olarak kurulamaz. Bir çocuğun anne babası ile kurduğu ilişki hiçbir zaman çocuğun performansının sonucuna dayanmamalıdır. Anne baba, sonuçlardan tabii ki mutluluk duyabilir; bu çok anlaşılır bir durumdur. Ancak çocuğa verilen takdir; çocuğun çabasına, emeğine ve çalışkanlığına dönük olmalıdır.
Baba figürünün çocukla iletişiminde sağ beyin odaklı bir yaklaşım benimsemesi, nesiller boyu aktarılan aile içi rolleri ve çocuktaki güven duygusunu ne yönde dönüştürüyor?
Baba figürünü sağlıklı şekilde içselleştiren çocuklar, nesil farkını daha net kavrayabilir; sınır almakta daha az zorlanır, akademik hayata daha kolay uyum sağlayabilir ve karşıt davranışları daha düşük düzeyde gösterebilirler. Çünkü çocuğun içselleştirdiği baba figürü, zamanla dış dünyayı algılama biçiminin de temelini oluşturur. Baba, anne ile çocuk arasına giren ilk “öteki”dir; bu yönüyle çocuğun bireyselleşme sürecinde çok önemli bir role sahiptir. Babanın güven veren ve tutarlı duruşu sayesinde anne-çocuk arasındaki ayrışma daha sağlıklı gerçekleşebilir. Bu nedenle babanın aile içindeki duygusal rolü son derece kıymetlidir. Sağ beyin odaklı bir baba, sınır koyarken aynı anda çocuğun duygusunu da kapsayabilir; çocuk hem sınırı hisseder hem de ilişkiden kopmadığını deneyimler. Ancak babanın daha sol beyin dominant bir yaklaşımı varsa, sınır koyma süreci çocuk tarafından “patronun kim olduğunu gösterme” çabası gibi algılanabilir. Bu durumda çocuk sınırı güven veren bir çerçeve olarak değil, güç ilişkisi olarak deneyimleyebilir. Dolayısıyla güven içinde bir babalık görmemiş erkeğin, kendi çocuğuna da sağlıklı bir babalık yapması zorlaşabilir. Tabii ki babalık sezgisi, içsel farkındalık ve psikoterapi süreçleriyle de gelişip değişebilir.
Ebeveyn-çocuk ilişkisinin görünmeyen kahramanı olarak tanımladığınız ayna nöronların, aile içindeki duygusal aktarım ve empati süreçlerindeki işlevini açar mısınız?
Ayna nöronlar, farkındalık düzeyinin altında kalan mesajların ebeveyn ile çocuk arasında taşınmasını sağlayan çok güçlü bir mekanizmadır. Kaygılarımız, korkularımız, umutlarımız, beklentilerimiz, yaslarımız ve travmalarımız çoğu zaman farkında olmadan çocuğumuza geçebilir. Bu durum sıklıkla “genetik” diye yorumlansa da her zaman genetik değildir; çocuk çoğu şeyi ilişki içinde deneyimleyerek öğrenir. Örneğin, çocuğu ağladığında yoğun panik yaşayan bir anne, fark etmeden çocuğuna “Senin zor duygularını yeterince taşıyamıyorum” mesajını verebilir. Tam tersi şekilde, stresli anlarda sakin kalabilen bir anne ise çocuğuna stres karşısında dayanıklılığı ve duyguların yönetilebilir olduğunu hissettirebilir. Çocuk, özellikle hayatın ilk yıllarında ebeveyniyle kurduğu ilişkiyi büyük ölçüde ayna nöronlar aracılığıyla deneyimler; ebeveynin sesi, nefesi, bedensel ritmi ve duygusal tonu çocuğun sinir sistemini düzenler. Bu kıymetli dönemde çocuk, annenin nefes alışverişine, kalp ritmine ve genel sakinliğine kendini uyumlar. Çocuğun yaşı ilerlese de zorlandığı anlarda ebeveynine yaslanarak sakinleşme ihtiyacı bütünüyle ortadan kalkmaz. Bu nedenle ayna nöronlar, ebeveyn–çocuk ilişkisinin güvenli ve sağlıklı temellere oturmasının en önemli yapı taşlarından biridir.
Belirsizliğe tahammülün düşük olması ve aşırı planlı yaşam tarzı ebeveyn-çocuk ilişkisinde sıklıkla gerilim oluşturuyor. Bu tabloyu göz önüne aldığımızda, ailelerin “an içinde yaşayan” ebeveynlere dönüşme sürecinde karşılaştıkları temel içsel dinamikler nelerdir?
Aşırı plan yapma eğiliminin ruhsal kökeninde, çoğu zaman belirsizliğe tahammül edememe vardır. İnsan, kontrol edemediği ihtimaller karşısında kaygı hissettiğinde plan ve program aracılığıyla kendini güvende tutmaya çalışır. Elbette planlı olmak başlı başına olumsuz bir özellik değildir; ancak hayatın her alanında kusursuz bir düzen arayışı içinde olmak, kontrolümüz dışında gelişebilecek durumlar karşısında yoğun huzursuzluk yaşamamıza neden olabilir. Bu durum yalnızca ilişkilerdeki kendiliğinden tatmini azaltmakla kalmaz, aynı zamanda hayatın heyecanını ve canlılığını da gölgeler. Ebeveynlikte de benzer bir durum vardır. Anne baba bazen planı, programı ve “sürekli doğruyu yapma” çabasını bir kenara bırakıp çocuğuyla birlikte içinden geldiği gibi davranabilmelidir. Birlikte gülmek, eğlenmek, oyunbaz olmak, hatta zaman zaman “saçmalayabilmek” çocuk ile ebeveyn arasındaki duygusal bağı güçlendirir. Çünkü çocuk yalnızca yönetilmek değil; ilişki içinde hissedilmek ister. Eğer anne baba bu duygusal ve spontan alana yeterince geçemezse, çocuk zamanla bu ihtiyacını akran ilişkilerinde aramaya başlayabilir. Çünkü akranlar birbirlerine karşı çoğu zaman daha spontandır, daha oyuncudur ve duygusal olarak daha “eşit” bir ilişki sunarlar.
Kitabınızda “Sağ beyin bazen saçmalamaktır” diyerek kıkırdamanın ve bedensel temasın iyileştirici gücüne vurgu yapıyorsunuz. Yetişkinlerin kendi “ciddiyet” zırhlarından sıyrılıp çocuklarının dünyasındaki bu şairane ve oyunsal dile uyumlanma serüveni hakkında düşüncelerinizi alabilir miyiz?
Çocukların gözlerinde çocuk olmaya özgü bir ışıltı vardır; çünkü onlar, biz yetişkinler gibi hayatın ağır telaşları ve bitmek bilmeyen sorumluluklarıyla yaşamazlar. Bu nedenle hayattan çoğu zaman daha fazla keyif alır, anın içinde kalabilirler. Bir çocuğa sürekli yetişkin ciddiyetiyle yaklaşmak; çocuğun, karşısındaki kişiyi sıcak bağ kurulabilen biri olarak değil, daha çok otoriter bir figür olarak algılamasına neden olabilir. Oysa zaman zaman kendiliğinden bir iletişim kurabilmek, içten ve doğal davranabilmek ebeveyn ile çocuk arasındaki bağı güçlendirir. Anne ve babanın çocuklarına karşı kullandığı sevgi dolu, zarif ve adeta bir şairin dilini andıran sözler ise çocuğun iç dünyasına “değer görüyorum ve seviliyorum” hissinin tohumlarını eker.
Ebeveynler sevgilerini gösterirken çoğunlukla nelerde yanılıyor; çocuğun gerçekten “sevildim” hissetmesi için neye ihtiyacı var?
Her ebeveynin kendine özgü bir sevgi dili vardır; ancak ebeveynlerin yaptığı en büyük yanılgılardan biri, sevgiyi çocuğun iç dünyasında değil; daha görünür ve somut davranışlarda aramalarıdır. Bazı ebeveynler için sevgi, çocuğunun negatif duygularına karşı aşırı önlem almak anlamına gelir; çocuklarını üzmekten, hayal kırıklığına uğratmaktan ya da sınır koyarken sevgilerini kaybetmekten derin bir kaygı duyarlar. Oysa sürekli sınırların esnetildiği bir ortam, çocuğun benlik tasarımının yeterince olgunlaşmasını zorlaştırabilir. Kimi anne babalar ise sevgilerini daha çok hediyeler ve ödüller üzerinden göstermeye çalışır; ancak farkında olmadan, aşırı ödüllendirme yoluyla çocuğun içsel motivasyonuna zarar verebilir ve onun kendi isteğiyle harekete geçme becerisini zayıflatabilirler.
Bu mesele ile ilgili bir diğer önemli husus ise çocuğun sevildiğini hissetmesi için sağlıklı ilişkiler yaşamaya ve ev içinde de yaşandığını görmeye ihtiyacı olmasıdır. Sağlıklı, kapsayıcı davranışlar; yapılandırıcı ve düzenleyici sınırlar; güven verici, tutarlı anne baba yaklaşımları çocuklara sevildiğini hissettirir. Bir başka deyişle, bir çocuğa sevildiğini hissettirmek yalnızca sözlerle olmaz.
Konu sevgi göstermekse, ev içindeki atmosferi de unutmamak gerekir. Çünkü evde ebeveyn çocuk ilişkisi dışında farklı bir ilişki de vardır; annenin ve babanın birbirlerine yaklaşımları çocuk tarafından gözlemlenir. Erkek çocuk annenin babaya, kız çocuk ise babanın anneye olan yaklaşımını içselleştirebilir. Bir çocuğun sevildiğini hissetmesi; dolaylı olarak anne ve babanın birbirlerine olan yaklaşımıyla da ilişkilendirilebilir.
