Gözlük, Saat, Altın 12
Dorukhan istemediği halde gün ortasında kendisine verilen dört günlük iznin işten atılmasının işaret fişeğimi yoksa başka bir olayın tetikleyicisi mi, karar veremedi... Bu gelgitlerde boğulmamak, ailesine durumu izah etmekte de yorulacağı için akşama kadar arkadaşlarıyla vakit öldürme planını hayata sokmak için Bakın Kafe’ye geldi. Toplam bin metrekarelik alana sahip Baskın Kafe, müteahhit yanından geçerken büyük binalar yapmak için iç geçirip o da yetmezmiş gibi gece rüyalarında gördüğü bir yerdi. Kendileri ile hayalleri arasındaki tek engel olan inatçı Cezmi’nin bir an önce ölmesi için toplu dualara çıkıyorlardı. Beş yüz metrekarelik bahçesinde hâlâ meyve ağaçlarının, söğütlerin ve ulu çınarların olduğu, beyaz mermerden yapılmış beş adet küçük yapay havuzların insana dinginlik veren şırıltısında huzur bulmak için sadece gençler değil, mahalledeki aileler bile buraya geliyordu. Müstakil yapı fırınlanmış ağaçtan inşa edilmiş. Şark usulü döşenmiş kanepeler, sandalyeler, tabureler, masif masalar, kasanın olduğu patron masasının arkasında biri siyah beyaz, biri renkli iki erkek fotoğrafı asılıydı. Kasada oturan, saçları kırlaşmış, gözleri hafif çökmüş ellili yaşlarındaki esmer tenli Cezmi ile yine kırk beş yaşlarında saçları neredeyse kaşlarından başlamış gibi gür ve siyah, şişman sayılamasa da kilolu ve kalın kollarıyla bir insanı saniyeler içinde parçalayacak gibi duran adam esnaflığın zorluğu, çalışanlarla sorunları hakkında koyu bir muhabbete tutuşmuşlardı. Cezmi, Dorukhan’ı işaret edip “İşte bu delikanlı.” dedi. Fuat “Abi, çok genç; hatta çocuksu sayılır.” dedi. Cezmi “Sen işe başladığında kaç yaşındaydın? Hem senin kafeye dedenler değil, bunun yaşında concon tipler gelecek. Kasada kendi akranlarının olması daha iyi.” dedi. Fuat zorla ikna olmuş formatında başını salladı. Dorukhan arkadaşlarıyla tavla oynarken karşılıklı attıkları her zarda, kırılan her pulda, aldığı her kapıda dilleri daha çözülüp meşhur sözlü tavla atışmaları yapılıyordu. Her kışkırtıcı söze kahkahaları eşlik ediyordu. Yengeç tahrik, bir o kadar da kafa karıştırma amaçlı “Seni gidi daktilocu Dorukhan, salla salla at, karşı duvara değsin.” Keyfi yerinde Dorukhan “Sen görürsün.” Düşeş altı, kapısını da aldım mı sana okullar tatil!” Berbat Yaşar “Yengeç, pulları paltona düğme yaparsın.” derken Sulu Nejat “Bence kız tavlası oynasın.” dedi. Gülüşmelerle zarları sallayan Yengeç “İlk oyun aceminindir gençler. Mars çok soğukmuş. Üzerinize kazak, palto ne varsa giyin, az sonra topunuz Mars’a giden ilk Türkler olacaksınız.” dedi.
Dorukhan, arkadaşlarıyla gülüp eğlense de yüreğinde bir eksik vardı. Yaptığı, eğlendiği şeyler aynı olsa da eski zevki alamıyordu. Sanki babasının öldüğü gün zorla baklava yedirilmiş dilinin tat alma özelliği sebebiyle tadını alsa bile gamdan, kederden zevkini alamayan adam gibiydi. Bu kafa ve duygu karmaşası içindeki Dorukhan’ın yanına bir garson gelip “Dorukhan, seni Cezmi abi çağırıyor.” dedi. Dorukhan yarısı gerçek, yarısı yalan kahkahaları bırakıp “Ne o, şikâyet mi var?” dedi. Yengeç ise yarım bardaklara, şişelere ve bitmek üzere olan tostlara bakıp “Oğlum paramız var. Cezmi abiye söyle. Tamam yazdırmayacağız. Çıkışta selam veririz.” dedi. Dorukhan başını kaldırıp Cezmi’ye bakınca Cezmi eliyle ısrarcı ve sert “Sadece sen gel.” işareti yaptı. Dorukhan “Artık gitmesi şart oldu.” dedi. Dorukhan “Berbat Yaşar, sen benim yerime geç. Şimdi gitmezsem ayıp olur, bakalım ne diyecek?” diyerek ayağa kalkarken aklının bir köşesinden “Cezmi abi pek ayağına adam çağırmaz, bir sıkıntı mı var acaba?” diye düşündü. Ayan Kuyumculuk’ta sorun çözmeyi bir şekilde başarıyordu. Ya da en azından başa çıkmayı öğrenmişti. Bu rahatlık içinde adımlarını atıp kasaya varınca “Hayırdır abi?” dedi. Cezmi eliyle göstererek “Bir sandalye çek, yanımıza otur.” dedi. Fuat sandalyesini az geri doğru çekince yarım ay şeklinde oturdular. Cezmi “Bu hemşerim Fuat Usta. Dorukhan da sana bahsettiğim mahallemizin cevval delikanlısı, çevrede Kral lakabıyla bilinir.” dedi. Dorukhan ve Fuat tokalaşıp merhabalaştılar. Fuat bir biyolog hassasiyetiyle Dorukhan’ı incelemeye başlamıştı bile. Cezmi o en tatlı ve babacan sesiyle “Dorukhan yeğenim, Fuat kardeşimin Bağdat Caddesi’nde kebap lokantası var.” Fuat’a bakarak, “Oranın en ciks yerlerinden biri...” Fuat yüzünde tebessümle başıyla tasdiklerken Cezmi “İyi de kazanıyor.” dedi. Dorukhan “Allah daha çok versin abi.” dedi. Fuat içten bir âmin ile karşılık verdi. Cezmi “Öyle deme para kazandıkça adamı gıdıklar, beni çoğalt daha da çoğalt der. Bizim Fuat’ın da yan tarafındaki kafe devren satışa çıkınca düşünmeden devralmış. İşletmeye başlayıp tabii bazı sorunlarla karşılaşınca ancak düşünmeye başlamış.” derken Dorukhan “Benimle ne alakası var?” bakışları içinde “Evet abi, ben ne yapabilirim?” dedi. Cezmi “Bu senin Fuat için, onun senin için çözüm ve fayda saylayabileceğiniz bir durum.” dedi. Fuat gür sesine sahip çıkmaya çalışsa da yine tok demir döven sesiyle “Bizim işlerde en önemli…” Kasayı gösterip “…En önemli yer kasadır. Adamın elinin altından geçen canlı para onun içini gıcıklar. Benim diyeni bozar, zehirler.” dedi. Cezmi “Açıkçası Fuat kardeşim, kasada duracak, biraz da müdür konumunda güvenilir birini arıyor. Bana derdini açınca senin iş aradığın aklıma geldi. Senden iyisini mi bulacak diyerek seni tavsiye ettim. Bugün sen erken gelince Fuat’ı çağırıp tanıştırmak istedim.” dedi. Bugün Dorukhan’ın duygudan duyguya geçip dört mevsimi aynı gün içinde dört defa yaşama günüydü. Daha on beş gün önce bütün kapılar yüzüne çat diye kapatılırken bugün daha aklından bile geçirmeden kendisinin açılmaya başlamasına çok sevindi. Artık işten kovulursa hemen bir yerde işe başlayabilecek olması kendisine olan güvenini arttırdı. Ümitlerini iyice yeşertti. En sonunda aklı bütün duygularını ve onun geçişlerini kontrol altına alıp “Ama benim bir işim var.” Biraz duraksa da “Ayrıca patronumdan ve işimden de son derece memnum.” dedi. Fuat kurnazca “İlk işin mi?” dedi. Dorukhan başını hafif sallayıp “Evet.” dedi. Fuat yanaklarının şişkinliğinden içine gömülse de iriliğinden bir şey kaybetmeyen gözlerinden beliren ikna ediciliğin ışıltısı ve iş hayatının bilgeliğinin parıltısıyla eli Dorukhan’ın dizinde “Yeğen, ilk defa cebine kendi kazandığın para girmesinden kaynaklı bir mutluluk, bir duygusal bağ seninki... O hazzı çok iyi bilirim.” Diğer elini havada sallayıp “Biz de o yollardan çok geçtik. Ama günler geçip yaşadıkça gördük ki, sen de göreceksin, şartlar biraz değişince yeri geldiğinde abim, hatta babam gibi dediğin adamlar seni kapının önüne koymaktan çekinmeyecekler. O gün hem az paraya iktifa edip hem canhıraş çalışıp gençliğini harcadığın için boşluğa düşeceksin.” Yüzünü iyice buruşturup “Her şey boşunaymış diyerek çekeceğin ahlar, vahlar ve keşkeler hiç fayda vermeyecek.” dedi. Fuat acı acı konuşurken Dorukhan’ın beyni ise parça parça olan resmi birleştiriyordu. Ama bir türlü tam okuyup anlamlandıramıyordu. Daha sabah patronu Onur, müşteriye benim vekilim, en güvendiğim adamım derken odasına bir bahane uydurup en samimi dostunun sohbetine ortak ediyordu. Öğle vaktinden sonra sebepsiz izne gönderiyordu. Yoksa bu iltifatlar idamlık adamın son anlarını mutlu geçirmesi için miydi? Fuat ona daha çok deneyimli ve realist adam olan müdürü Muhabbet Bey’i anımsattı. Fuat “Gel bak, biz seninle üç, dört gün deneme çalışması yapalım. Karşılıklı memnun kalır, uyuşursak beraber yola devam ederiz. Şunu da hemen söyleyeyim ben sana piyasanın üstünde maaş, kârdan da pay veririm. Hatta...” Cezmi’ye bakıp suyundan içerek “Bizim de öyle oldu. Patronumuz ilerleyen zamanda işletmesine ortak edip pay verdi. Bu işler böyle yürür.” dedi. Dorukhan’a sadece “Üç, dört gün deneme yapalım.” cümlesi mantılı gelmiş, aklını çelmişti. Bu sayede ailesine izne çıktığını rahatlıkla söylerken işten atılsa bile işinin hazır olduğunu söyleyecekti. Hem denemekle ne kaybedecekti? Dorukhan “Benim de dört günlük iznim var. Canım sıkılıyordu. Tam da denk geldi. Sabah iş başı yapar, hafta sonuna kadar çalışırım. Hem işi hem de sizi yakından tanırım.” dedi. Fuat elini uzatıp tokalaşırken, “Hayırlı olsun.” dedi. Dorukhan “Allah utandırmasın.” dedi. Cezmi “Şükrü üç gave çek oğlum.” dedi. Fuat kartvizitini uzatırken “Sabah sekizde bekliyorum.” dedi.
Gecenin simsiyah karanlığı iyice çökünce Dorukhan güzel yemek kokularının geldiği dairelerinin kapısını anahtarıyla açıp içeri girdi. Özlemle “Anne, ben geldim.” dedi. “Hoş geldin paşam.” sesi salondan gelince hafif afalladı. Annesi şu anda her zamanki gibi mutfakta sofraya hazırlıyor olmalıydı. “Hayırdır anne?” diyerek salona girerken annesi “Bak komşumuz Nimet teyze misafirimiz.” dedi. Dorukhan gülümseyerek, daha çok tevazulu “Hoş geldin Nimet teyze.” dedi. Nimet sıkıntılı, mahcup ama dirayetli durmaya çalışan bir yüz ifadesiyle “Hoş bulduk oğlum. Nasılsın?” dedi. Dorukhan “İyi işte. İş güç koşturuyorum. Bilal abi ne yapıyor? Artık kafede pek göremiyorum.” dedi. Nimet durgun “Bilal abinin düğününü yapacağız.” dedi. Dorukhan “Aaa ne güzel, çok sevindim.” dedi. Nimet sitemkâr, zembereği boşalmış saat gibi konuşmaya başladı. Nimet “Sağ ol paşam da. Her şey...” elini yanmış gibi sallayıp “Her şey ateş pahası, kız tarafı her bir şeyi tas tamam istiyor.” Ellerini yana açıp "Eeee bizim halimiz belli, etimiz ne budumuz ne? Kara kara düşünürken aklıma sen geldin.” dedi. Dorukhan şaşırmış “Ben mi?” dedi. Nimet “Evet sen...” dedi. Dorukhan “Ben sizin düğününüz için ne yapabilirim ki?” dedi. Nimet “Annen bahsetti, sen Kapalıçarşı’da kuyumcuda çalışıyormuşsun.” Dorukhan anlamaya çalışarak “Evet de...” dedi. Nimet “Kulağımıza geldiğine göre de oraların her bir deliğini, inini, cinini bilirmişsin... Bize önayak olsan da takıları bari ucuza alsak. Şimdi biz kendi başımıza gitsek kimseyi tanımayız.” Gözleri iyice nemlenerek “Üç liralık şeyi beş liraya verirler. Kazık yeriz.” dedi. Dorukhan hayatında ilk defa birinin böyle hayati önemde bir işini yapacaktı. İçini muhteşem bir sevinç kapladı. Dorukhan “Valla Nimet teyze, bir şeyler yaparız ama...” düşünceli “Bilmiyorum nasıl olacak? Bizim mağazadan hayatta olmaz, bütün mahalle bir araya gelse bir yüzük alamayız. Kim yardımcı olur? Kim, kim? Hııı...” parmağını şıklatıp “Yüksel Usta var. Biraz terstir, aksidir ama iyi adamdır. Birçok mağazaya o ürün verir. Sen dur hele...” dedi. Hemen telefonundan arama yaptı. Uzun uzun çalan telefon nihayet açılınca en çok Nimet derin bir nefes aldı. Dorukhan “Abi ben Ayan Kuyumculuk’tan Dorukhan... Bu saatte rahatsız ediyorum. Nasılsın? Allah daha iyi yapsın. Abi senden bir istirhamım olacaktı. Bizim mahallede annem gibi sevdiğim, saydığım bir teyzem var. Kardeşim bildiğim oğlu evlenecek. Düğün alışverişi için altın, bilezik, takı alacaklar. Elleri çok geniş, rahat değil. Düşündüm ki biz de işçilik, mişçilik biraz yardımcı olsak, nasıl bir şekil yaparız?” dedi. Konuşması biten Dorukhan’ın alacağı cevabı beklerken Nimet nefesini tutmuş bembeyaz yüzü kıpkırmızı olmuştu. Gözleri ise heyecan, umut ve endişeyle bakıyordu. Dorukhan’ın annesi ise oğluyla gurur duymaya çoktan başladı. Bir ahbabının işini küçük oğlu görüyordu. Herkesin gözünde serseri, işe yaraması zor görülen çocuk, şimdi dertlere derman oluyordu. Dorukhan “Tamam abi bekliyorum.” dedi. Kapattığı telefonu Nimet’e gösterip “Şimdi mesajla adres ve isim atacak.” dediği anda mesaj geldi. Dorukhan “Ne ne hız Yüksel Usta?” diyerek açarken "Tığcılar Sokak Rococo Han. Selen Gold Kuyumculuk. Mahir Bey... Atölyeci Yüksel Usta’nın selamı var demen yeterli. Size yardımcı olacak. Mesajı sana da atıyorum.” dedi.
Akşam yemeğinin ortasındaki Yüksel bir yandan yemek yerken diğer yandan da telefonun hoparlörünü açıp arama yapıyordu. Yüksel “Alo Mahir.” Mahir “Alo Yüksel Ustam, hayırdır bu saatte...” Yüksel “Hayır hayır. Birader, yarın benim selamımla bir aile gelecek ne isterlerse verin. İşçilik, mişçilik almıyoruz bahanesiyle iyi bir indirim yapın. Yaptığınız tenzilatı da gelin benden alın.” dedi. Mahir “Yüksel ustam, ne gerek var. Biz gerekeni yaparız.” dedi. Yüksel “Sen gene yap ama bu iş bende, tamam...” dedi. Mahir “Sen öyle diyorsan. Sıkıntı yok...” dedi.
Adresi sağlamcılık adına bir kâğıda da yazan Nimet, sıcak sevinç gözyaşlarının akmasına engel olamadan sıkı sıkı Dorukhan’a sarılıp canı gönülden “Allah ne muradın varsa versin evladım.” dedi. Sonra annesine dönüp “Senin bu oğlun var ya kral çocukmuş...” dedi. Dorukhan’a sadece arkadaşları “Kral” derdi. O da gol kralı olduğu için. Dorukhan “Estağfurullah Nimet teyze, elimizden geleni her zaman yapacağız.” derken artık birleştirdiği resmi okumaya başlamıştı. On beş gün önce iş bulamazken şimdi güvenilir adam diyerek iş kendisine geliyor. Bir ailenin sorunu çözünce saygınlığı artıyordu. Sonra patronu Onur’u düşündü. O insanlar çıkarlarına ters tavır alsa bile, hatta vakıalarda aleyhlerine duruş ortaya koyduğunda da ona güvenmeye ve krallardan daha çok saygı duymaya devam ediyorlardı. Nimet teyze ise sadece gördüğü iyilik ve ihsanla coşup ona “Kral” demişti.
Patronu Onur ile kendisinin şu anki durumunu kıyaslayınca insanı kral yapan neydi? Bilgi ve ahlak mıydı? Yoksa konumunu, nüfuzunu, gücünü, adalet, ahlak ve bilgi ile taçlandıranlar mı kral oluyordu?
Onur bir yandan yemeğini yiyip bir yandan yaptığı resmi heyecanla anlatan küçük kızı Sevgi’yi can kulağıyla büyük bir mutluluk içinde dinliyordu. Sevgi’nin çocuksu sesindeki tatlılık heyecanla birleşince kelimeler kulaklardan direkt yüreklere gidiyordu. Sevgi “Annem kötüleri mahkemede yargılatıp hapse gönderiyor. Ablam kendi jetiyle canı istediği zaman dünyanın neresinde bir konser varsa oraya gidiyor. Tarık abim ise spor arabasıyla Demet ablamın jetiyle yarışıyor.” Onur “Vaavv iyiymiş.” dedi. Sevgi “Ben ise büyümüşüm, oyuncak evimin aynısının kocamanını yapmışım, oyuncaklarım da büyümüş, canlanmışlar; ben onlarla güzel güzel oynamaya devam ediyorum.” dedi. Onur yüzünü buruşturup “Prenses, çok güzel de ben sana küseceğim ama...” dedi. Sevgi telaşlanıp sesinde korku ve büyüyen gözlerle “Niçin babacığım?” dedi. Onur “Bu güzel resimde ben yokum...” dedi. Sevgi sandalyesinde iyice dikleşip gürleye gürleye “Olur mu babacığım?” İşaret parmağıyla gösterip “İşte sen buradasın.” dedi. Onur “Ama o sadece bir el... Aşk olsun benim sadece elim mi var?” dedi. Sevgi ellerini hızlı sağa sola hareket ettirip “Aslında sen o kadar hızlı hareket ediyorsun ki biz sadece elini görebiliyoruz.” dedi. Onur “Enteresan ama nasıl? dedi. Sevgi “Benim saçlarımı okşayan el, annemin karşılaştığı güçlüklerde ona destek olan el, abim hatalar yaptığında onu tutup kaldıran el, ablama yol gösteren el sensin babacığım. Sen görünmez bir süper kahramansın.” dedi. Onur’un hoşuna giderken yüzleri iyice buruşan ailenin diğer bireyleri sarsılan egolarından dolayı rahatsız oldular.
Sakin, bir o kadar da yorgun adımlarla yaklaşan hasta bakıcı en saygılı tavırlarını takınıp “Onur Bey, anneniz yemeğini yedi. İlaçlarını aldı. Durumu şu an gayet iyi... Uykuya da daldı dalacak.” dedi. Onur dikkatle dinleyip “Tamam siz de istirahate çekilebilirsiniz.” dedi. Duyduklarından hiç memnun olmayan eşi Asude sirke satan suratla emreder tonda “Kış gelmeden villayı tadilat yaptırmamız lazım.” dedi. Onur başını kaldırıp şöyle bir çevresine göz attı, “Gerek var mı? Gayet iyi.” dedi. Asude “Gerek olduğu için değil, evin havası değişsin istiyorum.” dedi. Damarlarında kanı deli akan Tarık ise beyin kanaması geçirmeden içimdekini ortalığa saçmama gerek var der gibi “Baba evin tadilatını bilmem ama iş yerinde acil ihtiyaç var.” dedi. Onur gayet rahat “Bizim dekorasyon yeni yapıldı.” dedi.
Tarık çatalı ve bıçağı beyaz porselen tabağa vurdurarak patlayacak öfkenin işaret fişeğini çaktı. Tarık “Duvarların değil, çalışanlar ile senin ilişkilerinin tadilata ihtiyacı var. Bugün Dorukhan’a sebepsiz izin vermişsin. O çocuğu kovacağın herkesin dilinde. O bunu kesinlikle hak etmiyor. Evet ben de onunla pek uyumuyorum. Ama bu haksızlığı da kabul edemem.” dedi. Onur sakince dinleyip “Anladım.” manasında başını hafif sallayıp telefonunda yapay zekâ üretimi bir müzik parçası açıp herkese dinletmeye başladı. Yenen yemeğe eşlik eden müzik bitince Onur “Söyleyin bakalım, bu eserde ne eksik? Bilene benden beş bin lira ödül.” dedi. Büyük kızı “Baba bence bir eksik yok. Şaşırtmalı bir soru.” dedi. Onur “Farklı bir yaklaşım ama değil.” dedi. Eşi “Bence konuyu dağıtıp geçiştiriyorsun.” dedi. Onur “Sen ne dersin paşam?” dedi. Tarık kendisinin ciddiye alınmadığına kanaat getirip “Ya babacığım, ben genç bir insanın hayatından, geleceğinden bahsediyorum. Sen ne soruyorsun?” dedi. Onur “O zaman ödülü ben alacağım.” dedikten sonra telefonu hafif yukarı kaldırıp “Hata, zaaf, yanlış eksik. Hayat, hayatlarımız muhteşemlikler, eksiksizlikler portresi değildir.” dedikten sonra son lokmasını yiyip “Hanım, eline sağlık, yemekler çok leziz olmuş.” dedi. Peçete ile ağzını silip eliyle Tarık’ı gösterdi “Oradan bakınca öyle ikircikli, iki ucu açık görülsün istedim.” dedi. Tarık “İyi ama niye? Sen adil birisin, sana net olmak yakışır.” dedi. Onur “Evlat, ben Dorukhan’ı izne göndermesem diğer çalışanlar onu neredeyse boğacaklardı. Çocuk yetenekli, kıvrak zekâlı. Benim onunla biraz fazla alâkadar olmam fazlasıyla rahatsız ediyor. Bu onu korumak için hayata geçirdiğim bir stratejidir. Dorukhan için ise bir karar verme anı geldi. Dostu, düşmanı tanısın istedim. Nihayetinde de yalnız kalıp kendi iradesiyle kendi yolunu çizme imkânı verdim.” dedi. Öfkesi hafiften yatışan Tarık biraz da mahcup, bir yudum soğuk içeceğinden içerken Onur eşine dönüp sevgi dolu bakan gözlerle “Canım eşim, dünya ahiret yoldaşım. Tadilat bahanesiyle değil, dünya yıkılsa ben annemi başımda taşırım. Kardeşlerim bencil, merhametleri, vefaları eksik, onunla ilgilenmezler, biliyorsun. Annemde onarılmaz hastalıklara sebep olurlar.” dedi. Asude “Ama bu ne kadar adil? Onlar da evlat, sen de.” dedi. Onur “Sevgili avukat hanım.” Elini kalbinin üstüne koyup “Geçen günde de söyledim. Benim akrabalarımla adalet değil, merhamet ilişkim var. Müsamaha gösteriyorum, hatta belli bir sınıra kadar suistimal etmelerine bile bile izin veriyorum.” Eşinin elinden tutup “Hem bu sadece onlarla sınırlı değil. Sizinle de olan ilişkilerim aynı minval üzere. Suistimallerinizi görmezden geliyorum.” Asude’nin gözlerinin içine bakıp “Ya ben ya annen ya kardeşlerin demeye getirme. Bu doğru bir seçenek değil. Hem annem hem akrabalarım hem de canım ailem sizler... Hepsi olması gerektiği kadar…” elini kalbinin üzerine koyup “…Olması gerektiği yerde.” dedi. Bir anda yüzünde öfke bombası patlamış gibi asıldı. İşaret parmağını sertçe sallayıp tehditkâr “Söylediğim gibi bende her şey olması gerektiği yerde ve olması gerektiği kadardır. Anlamadığınız yerde yanımda duramazsınız bile en azından karşıma geçmeyin.”
Devamı gelecek ay…
