Finans Tarihinin Perde Arkası / Doç. Dr. Mustafa Canbaz

“Geçmişten Bugüne Finansal Yükselişin Temelleri” isimli kitabınızda takasla başlayan ve günümüz finansal sistemine uzanan serüveni ele alırken, insanlık tarihinin en büyük dönüşümlerinden birini anlatıyorsunuz. Bu konuyu ele almaya sizi iten temel motivasyon neydi?
Evet, kitabın, insanlık tarihinin en büyük dönüşümlerinden birini ele aldığını söylemek doğrudur. Zira cevabı aranan temel sorular, dünyadaki bu büyük dönüşümü ortaya çıkaran dinamikleri aramaya odaklanmıştır. Sorular şunlardır;
• İnsanoğlu henüz bir iki asır öncesine kadar sürdürmekte olduğu, oldukça basit günlük yaşamdan nasıl olup da bugün, kendini tarifi imkânsız bir hal alan, merkezine teknoloji ve finansın yerleştiği, dijital ağlarla örülü bir ilişkiler yumağı içinde bulmuştur?
• Başlangıçta, toplumsal bir dayanışma örneği olarak dinî yapıların bünyesinde gerçekleşen basit parasal işlemler, nasıl olup da bugün ya devasa görkemli binalarda ya da “sanal, insansız ve şubesiz” bankalarda anlık zaman diliminde milyar dolarlık işlem olarak gerçekleşme aşamasına ulaştı?
• Bu temel sorular yanında 20. yüzyılda sınırlarını demir perde ile çevreleyip içeriye değil, Batılı ülkelerin ürünlerini, sinek bile sızdırmayan, çoğunluğu özel mülkiyetten bîhaber Sovyetler Birliği ve Çin gibi dışarıya sıkı sıkıya kapalı ülke vatandaşlarının, hâlihazırda en yoğun teknoloji kullananlar listesinin başında ya da en çok kazananlar listesinin başında yer almaları, Batı kaynaklı kapitalist sistemin en hızlı üretici veya tüketicileri olmalarını sağlayan temel güdü nedir?
Bu ve benzeri sorular, kitabın kaleme alınmasının temel motivasyonudur. Çünkü para ve finansı anlamadıkça, bugün dünyada olan hiçbir şeyi anlamak mümkün değildir.
Bereketli Hilal coğrafyasında başlayan medeniyetin temelleri ile bugünkü finansal merkezlerin coğrafyası tamamen farklı. Bu güç kayması nasıl gerçekleşti?
Kutsal kitapların beyanlarından açık olarak anlaşılan, insanoğlunun dünya mücadelesinin başladığı coğrafyanın adı Bereketli Hilal’dir. Bugünkü bilimsel çalışmalar ve kazıların ortaya koyduğu gerçekler de böyledir. İstisnasız kutsal kitaplarda ismi geçen tüm peygamber ve nebilere yurt olan bölgede yaşan insanlar, başlangıçtan itibaren yeme-içme, giyim ile barınma-güvenlik gibi insani ihtiyaçlarını giderirken birtakım zorluklarla karşılaşmışlardır. Bu zorluklar, iş birliği, dayanışma ve yardımlaşma (Batılıların hediyeleşme dedikleri) yanında takasla giderilmiştir. Aslında bu şekilde insanoğlu, sadece ticaretin başlangıcı sayılan elindeki fazla ürünle kendisinde olmayanı edinmeye yarayan iş birliği, paylaşma veya takası başlatmış olmamakta; yanı sıra toplum halinde yaşama, medeniyet kurma, yani şehirli bir topluma dönüşmüştür. Şu var ki, böyleyken bile insanoğlu uzun süre kendi halinde fazlaca yarın ya da rızık endişesi olmadan, Doğu ile Batı arasında kavşak niteliğindeki bu topraklarda huzurlu, uzun dönemler geçirmiştir. Baruttan kâğıda, matbaadan usturlaba varıncaya kadar Doğu medeniyetinin çeşit çeşit ürünü ve buluşu ile ‘altın çağı’ yaşayan İslam medeniyetine ait birçok bilimsel eser ve teknik yenilik buradan Akdeniz yoluyla Avrupa kıtasına geçmiş, Osmanlı’nın hâkimiyet döneminde de sorunsuz devam etmiştir.
Ancak ne olduysa, özel mülkiyet arzusunun tetiklenmesi ve ihtiyaçların temini için başvurulan takas ‘kazanç ve birikim’ aracına, yani ticarileşip finansallaşmaya doğru evrilirken, Müslüman topluluklar bu değişime karşı çok da ilgi göstermemişlerdir. Hâlbuki bu coğrafya birçok yenilik ve geçişgenliğe mekân olmuştur. Örneğin, değerli metal olarak para, ilk olarak bugün Anadolu denilen (Manisa Sard) bu topraklarda darb edilirken, hesap işleri ve kayıt yapma (muhasebe) ise Sümerler ve Mısır’da ortaya çıkmıştır. Öte yandan ticari mallar Doğu’dan Batı’ya İpek Yolu olsun Baharat Yolu olsun, bu coğrafyalardaki güzergâhlardan geçerken, beraberinde çevrede sayısız kervansaray ve ilim meclisleri/kütüphaneler ile yüzbinlerce ilmî eser ve kültürel birikim bırakmıştır.
Hâl böyleyken, modern anlamda parasallaşma Doğu Akdeniz’de Müslüman ve Fenikeli tüccarlar hâkimiyetinde yürüyen uluslararası ticarete 8. yüzyıllarda katılan Venedik ve Ceneviz gibi Güney İtalyan şehir tüccarların Doğu’dan gelen ipek, çay, baharat ve diğer gizemli ürünleri Avrupa içlerine doğru aktarması ve ellerinde önemli miktarda para biriktirmesi sonrasında başlamıştır. Bölgede zenginleşen birçok şehir yanında Lombardları ile ünlü Floransa gibi birçok şehrin meydanlarında, sarraflık ve sikke ile işlem yapan, para değiştiren, ayar kontrolü yapan ve daha sonraki asırlarda banker olarak tanımlanacak kişiler ortaya çıkmıştır. 10. yüzyıldan itibaren Medici gibi bankerler nedeniyle kapitalizmin tohumları ekilirken, henüz kıtanın iç kesimlerinde yokluklar içinde feodal bir dönem yaşanmaktadır. Ancak, kıtanın güneyinden kuzeye doğru akmaya başlayan değerli ticari mallar yanında Haçlı Seferleri din adamları, krallar ve derebeyler başta olmak üzere herkesin gözünü açmıştır. Ancak söz konusu mal ticareti dolayısıyla büyük ‘açık’ vermektedirler.
Gözleri açılan ilk Avrupalı topluluklar, Haçlı Seferleri’nin doğduğu ve en az sekiz asırlık Endülüs İslam medeniyeti üzerine kurulan İspanyol krallığı ve komşuları Portekizliler olmuştur. Papanın yaptığı taksim ile 15. yüzyılın son çeyreğinden itibaren denizcilikle iç içe olan bu iki milletten İspanyollar Latin Amerika’nın gümüş ve altın deposu Peru gibi ülkelerine yönelirken, Portekizliler, Doğu yönünde Hind ve Uzak Güney Asya’nın ‘Baharat Adaları’na doğru yönelmişlerdir. Bu tarihten, yani 16. yüzyılın başlarından itibaren, Doğu’nun da Batı’nın da, aslında dünyanın gidişatı değişmiştir. Zira bu iki millet, ulaştıkları coğrafyalardan taşıdıkları kıymetli ve değerli gümüş ve altın yanında baharat, ipek ve çay gibi Uzak Asya’nın gizemli ürünlerinin hayrını bizzat kendileri görmeseler de, komşu ülkeler ve bir de asırlardır oradan oraya sürgün haldeki Yahudi bankerler, bunlardan oldukça yararlanmıştır.
16. yüzyılda, feodal yapı ve kilise baskısının yoğun olarak yaşandığı kıtanın büyük kısmına karşılık, İberya’dan göçe zorlanan Yahudilerin yoğun olarak yerleştiği Anvers, Amsterdam ve Hamburg gibi kuzey şehirlerinde ciddi bir ekonomik canlılık yanında inanç ve düşünce planda önemli bir değişimler gözlenmiştir. Başta Almanya’nın her yanına dağılmış Fugger ailesi olmak üzere Fransa ve İngiltere’de para ticareti yapan ve daha sonra bunlara katılan Rothschild ailesi gibi savaşları finanse eden çok sayıda banker ortaya çıkarak, deniz aşırı ticaretin finansal ayağı temin edilmiştir. Bu arada, Roma Katolik kilisesine karşı Martin Luther’in öncülük yaptığı protesto sonucu doğan Kalvinizm, din ve dünya işlerine bakışta önemli bir değişikliğe yol açarak Hristiyanlık inancı yerine aklı referans yapmış, buradan hareketle cenneti yeryüzünde gerçekleştirmek için topluma iktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel değerler empoze etmiştir. Sekülerleşme (dünyevileşme) yönünde başlayan düşünme ve davranış sonucu, kapitalizme dayalı bir ekonomik sistem kurmak için engel kalmamıştır. Bu arada İngiltere kralı 8. Henry ise, özellikle İberya’dan kovulan Yahudi bankerleri Londra’ya davet ederek, kurduğu Anglikan kilisesinin verdiği fetva ile faiz yasağına son vererek, onlara asırlardır gizli yapmak zorunda bırakıldığı tefeciliği resmen yapma imkânı sağlamıştır. Bunlar olurken, bir yanda da İslam ve Doğu medeniyetlerinde, genelde insana yarar sağlaması için geliştirilen birçok yenilik Avrupa’ya ulaşıp güç ve kazanç sağlamak başta olmak üzere bambaşka amaçlar için kullanılmaya geçmiştir. Örneğin, ilk defa Çin’de kullanıldığı kabul edilen barut, şenlikler ve törenlerde eğlence amaçlı kullanılırken, İngiltere’ye ulaştığında insanları öldüren ateşli silahlara dönüşmüş, pusula (usturlap) ise yeni denizleri ve kıtaları keşif için kullanılmaktadır.
Bir yandan teknik yeniliklerin güç devşirmek için geliştirmesi, diğer yandan Yahudi bankerlerle kurulan güçlü bağ, Londra’nın hem silah hem de ekonomik olarak güç kazanmasını sağlamıştır. Bu güç sayesinde İngiliz Krallığı, 16. yüzyıl sonlarından itibaren İspanyol, Portekiz ve hatta Fransız ve Hollandalı sömürgecilerin tecrübelerinden yararlanarak, kurduğu kumpanyalar (çok sayıda tüccarın ortaklığında kurulan anonim şirket) ile Doğu’da sadece Hint ve Çin’e değil; oradan Avustralya’ya kadar, öte yanda Kuzey Amerika ve Afrika’nın en uç noktasına kadar ulaşmıştır. Şu var ki, krallığın imtiyaz verdiği English East India Company, Spanish Company, Moscovy Company, Venice Company, Levant Company, Royal African Company, Hudson Bay, Providence Island Company, Senegal Company ve daha birçok özel amaçlı şirketler, bir şirket olmaktan çok fazlasına sahipler olmuşlardır. Koloniler kurmak, asker ve silah bulundurmak, ülkeleri yönetmek, kanun yapmak ve yargılamak, anlaşmalar yapmak, fabrikalar ve kaleler kurmak, okullar kurmak gibi yetkileri vardır.
Benzer şirket kuruluşları, başta Fransa ve Hollanda olmak üzere diğer Orta Avrupa ülkelerinde de ortaya çıkmıştır. Ancak hiçbiri, Hindistan ve Çin gibi koca medeniyetleri ve nüfuslu toprakları, Avustralya, Afrika ve Kuzey Amerika gibi kendisinden onlarca kat büyük kıtaları ele geçiren İngiliz güçler kadar başarılı olamamıştır. Ele geçirilen toprakların altı ve üstündeki değerli tüm kaynaklar (sadece altın ve gümüş değil, ülkelerin kendilerine özgü yerel bitki ve hayvanları, tarihî eserleri, yazıtları vb.), 17. yüzyıldan itibaren yok pahasına elde edilip gemilerle Londra’ya taşınmış, bir kısmı banka kasalarına ve liman depolarına yığılırken bir kısmı British Museum’in salonlarına yerleştirilmiştir. Kıtanın güneyinde tohumları ekilen kapitalizmin bir sisteme dönüşmesi ve Londra’nın ‘dünyanın ilk finansal merkezi’ olması için her şey hazırdır. Kısaca, 20. yüzyılın ortalarına kadar süren ‘üzerinde güneş batmayan Britanya İmparatorluğu’, özel amaçlı şirketler sayesinde tesis edilmiştir. Ancak, bunun 16. yüzyılda Yahudi bankerlerle kurulan iş (finansal) birliğinin bir meyvesi olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Bu iş birliği, geçen yüzyılın ilk yarısında gerçekleşen iki dünya savaşı sonrasında, Batı dünyasının yeni hegemon gücü ABD’ye devredilmiş, Londra’nın yerini Wall Street almıştır.
Bu arada, ticaretin çabuk ve kolaylaşması için altın ve gümüş gibi kıymetli metallerden darbedilen metal ‘para’nın doğumu gerçekleşmiş ve para, değişim aracı olmaktan çıkarak, birikimin en temel aracı olacaktır. Birikimin toplandığı ve kapitalizmin temel kurumu bankaların, sanayi devrimi sonrası başlayan gelişim ile para da en temel kazanç araçlarından biri olacaktır. Çünkü para ve banka ne kadar birlikteyse, faiz de bir o kadar onlarladır. Para, banka ve faiz olmadan tanımlanması imkânsız hale gelmiştir. Zira, kısmi rezerv bankacılığı ile ticari bankalar, merkez bankalarının kat ve kat üstünde para üretmeye başlamışlardır. Üretilen bu kaydi para ile sadece yeni kredi imkânı oluşmamakta, finansal operasyonlar için de kaynak oluşmaktadır.
Şüphesiz ticaret ve para kaynaklı bütün dönüşümler, takasla başlayarak günümüzde uluslararası mal ve hizmet ticaretine ve ışık hızında gerçekleşen para trafiğine kadar ulaşmıştır. Yine bütün bunlar, geçmişte az bir çabayla günlük rızık peşindeki insan yerine, bugün karşımıza bitmez tükenmez bir meşgale ile birlikte bir türlü tatmin olmayan, tükettikçe tüketen bir insan profili çıkarmıştır. 7/24 finansal olanla iç içe, akşam onunla yatıp, sabah onunla uyanan bir insan…
Sömürgecilik döneminde Avrupa’ya taşınan zenginlikleri detaylı tablolarla göstermişsiniz. Bugün bu zenginlik transferi nasıl gerçekleşiyor? Modern finansal sistem bu transferde nasıl bir rol oynuyor?
Günümüzde zenginliklerin el değişimi, bir anlık işlemdir. Telefonun ya da bilgisayarın bir tuşuna basılarak, bir anda, yani ışık hızında, varlıklar bir elden diğer tarafa geçebilmektedir. Bunun için, dünya finansal tarihinde sayısız örnek bulunmaktadır. Başta, menkul kıymet ve emtia borsaları olmak üzere, döviz işlemleri, sofistike finansal enstrümanlar üzerine yapılan spekülatif işlemler, zenginliğin el değişiminde sıklıkla karşılaşılan yöntemdir. İngiltere’nin iki asırlık en köklü bankalarından Barrings Bank, 1994 sonlarında Singapur’daki ofisinde çalışan Nick Leeson’un tarafından gerçekleştirilen vadeli işlem sonucu 827 milyon sterlin (2023’te 2 milyar sterlin) zarar ettikten sonra 1995 yılında iflas etmiştir. Şu var ki, bu sayılanlar şu sayacaklarımızın yanında çok da masum kalır. Birçok ülkenin sahip olduğu doğal gaz, petrol, altın vb. değerli kaynakları, ya ABD ve diğer gelişmiş ülkeler ya da çok uluslu şirketler tarafından bir şekilde ele geçirilmiştir. Körfez, Afrika ve Latin ülkeleri başta olmak üzere İran, Irak, Venezuela, Nijerya gibi kaynak zengini birçok ülke açısından sahip oldukları doğal kaynaklar, adeta onlar açısından lanetliktir. Ya bunları işletilememekte ya çıkarılamamakta ya satılamamakta ya da zorla el konulduğundan sahip olunamamakta, dahası birçoğu işgale veya 1953’te İran’da Musaddık’a yapılanlar gibi darbelere maruz kalmaktadır.
“Zaman ticarileşmemiş, paraya dönüşmemiş” dönemlerden bahsediyorsunuz. Zamanın paraya dönüştürülmesi insanlığın en büyük kaybı mı?
Yaşadığımız modern zamanlar, finansallaşmanın zirvede olduğu, kazancın ise büyük oranda, emek ve üretime dayalı alandan değil de reel olmayan alandan sağlandığı bir zamandır. Para, emek ve alın teri olmasa da herhangi birinin klavyenin bir tuşuna basmasıyla kolaylıkla üretilebilmektedir. Bugün ülkelerin ekonomik döngülerinin, neredeyse yüzde 90’lar dolayındaki kısmı, merkez bankası dışındaki aktörlerin ihraç ettiği paralarla sağlanmaktadır. Hâlbuki para emtia, emek ve alın terinin karşılığında, diğer tarafa ödenen değerdir, bedeldir. Ancak, bunun bir kâğıt parçası ya da dijital ortamda üretilmiş bir sayıdan ibaret olduğu, bu yüzyılda tam anlamıyla bir gerçekliktir. Bir bakıma, hak ölçüsü olmaktan uzaklaşan para, kolaylıkla üretilebilen, faiz karşılığı alınıp satılabilen fiziki olmayan (sanal) bir metaya dönüşmüş, zenginleşmenin bir aracı olmuştur. Parayı en çok üretenler ise bankalar ve finansal mühendislik işleriyle uğraşanlardır. Ülkelerin en büyük şirketlerine bakıldığında, listenin başlarında en çok yer alan banka ve finansal kurumlar ile onların iştiraki konumundaki teknoloji veya sanayi şirketleri olduğu görülür. Esasen banka ve finansal kuruluşa sahip olduğunuzda, yani finansa sahip olduğunuzda sanayi sektörüne de sahip oluyorsunuz. Şunu ifade etmek yanlış olmayacaktır, herhangi bir banka veya finansal grup bünyesinde olmaksızın büyük bir sanayi şirketine sahip olmak ya da dönüşmek mümkün değildir. Dolayısıyla, hemen hemen çoğu gelişmiş ülke sanayisi, bir elin parmakları sayısınca finansal grup ya da ailenin elinde bulunmaktadır. Bu bakımdan, çoğu ülke ekonomisinin ‘finansal hegemonya’ altında olduğunu, hatta bununla sınırlı kalmayarak, yer yer siyasi ve kültürel egemenliğe dönüştüğünü belirtmek gerekir. Nihayet, dünyayı saran bu finansallaşma dalgası, parayı; ödeme ve değişim aracı olmaktan çıkarıp amaca dönüştürmüştür. Onu elde etmek için, maalesef her türlü insani değer ayaklar altına alınmaktadır. Dahası, bize emanet edilen ve çocuklarımıza miras bırakacağımız dünyanın kaynaklarının yok edilmesi, hoyratça tüketilmesi ve çevrenin kirlenmesi ya da atmosferin ısınmasını saymıyorum. 19. yüzyıla kadar oldukça sakin olan dünyamız, 20. yüzyılda başlayan ve 21. yüzyılda hızla devam eden güç mücadelesi ve finansallaşmaya daha ne kadar dayanabilecektir?
“Adil bir ekonomik ve para düzeninin inşası” gerektiğinden bahsediyorsunuz. Böyle bir düzenin inşası için atılması gereken adımlar neler olabilir? Eğer dünya finansal sistemini tasarlama şansınız olsaydı, ilk kuralınız ne olurdu? Bu sistem nasıl adalet, sürdürülebilirlik ve insan onuru üzerine kurulabilirdi?
İnsanlık, bugün Doğu’dan Batı’ya yoğun bir kargaşa, huzursuzluk ve bunalımlar, hatta savaşlarla karşı karşıyadır. Dikkat edilirse, temelde sebep, geçmişte olduğu gibi değerli kaynakları ele geçirmek ve hegemonya kurma arzudur. Hâlbuki dünyanın kaynakları 8 milyar nüfusa fazlası ile yetecek durumdadır. Sadece ABD’nin bir yıllık savunma harcaması 1 trilyon dolardır, öte yandan 8 milyar nüfusu içinde 204 kişinin katılımı ile 2024 sonunda ‘dolar milyarderleri’nin sayısı 2.769’a yükselirken toplam servetleri 15 trilyon dolara ulaşmıştır. Sınırlı sayıdaki kişilerin, bu devasa boyutlardaki servetine karşılık milyarlarca kişinin açlık sınırında yaşadığı, öte yandan iki seneye yaklaşan bir süredir soykırıma tabi tutulan Filistinli Müslümanların hayatta kalma mücadelesi verdiği bir dünyada küresel barış ve huzurdan söz etmek mümkün değildir. Ancak, yine de ‘adil bir dünya mümkündür’ diyerek bazı öneriler sunulabilir:
• Öncelikle, konu sosyoekonomik ağırlıklı göründüğünden, İslam’ın, 14 asır önce, insanlığa birçok ibadet nitelikli ilke ve kural yanında zekâtı ve öşrü zorunlu tutarak, servetin dar bir çevrede birikmesini uygun bulmayarak, üretimi ve ticareti ise övgüye layık bularak, oldukça basit ve aynı zamanda ideal bir ‘dünya nizamı’ sunduğunu belirtmek gerekir.
• Esasen İslam, inanç ve ahlak kuralı olarak bir yandan iktisadi her tür ilişkide haksızlık yapmama, sözleşmeye bağlılık, spekülatif hareket ve faiz yasağı, yanı sıra zekat, karşılıksız borç verme (karz-ı hasen) ve paylaşmacı gibi ilkeler koyarak, diğer yandan para ve kazanca farklı anlam yükleyerek, özgün bir ‘insani model’ ortaya koymuştur.
• Sihirli bir değnek ya da bir kurtarıcı beklemek yerine, yapılması gereken Yaratıcı’nın insanoğluna çizdiği yol haritasına uymaktır.
Yoksa kıyamete kadar bir yanda servetin büyük bölümünü elinde tutan ‘mutlu azınlık’, diğer yanda nüfusun büyük çoğunluğunun oluşturduğu “öfkeli yoksullar” veya “soykırım ve zulme uğrayanlar” ile dünya barış ve huzurdan uzak kalmayı sürdürecektir. Buna dur diyebilecek, hâlihazırda herhangi bir irade veya birikime sahip olan kişi, kurum ya da ülke var mıdır? Bulmak çok zor, ancak en az sesini yükselten, kalemiyle dokunanların varlığı, ümitsizliğimize bir nebze şifa olur diye düşünüyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir