Çokluğun Hikmeti Tekliğin İspatı / Ayşegül Hakverdi

56-coklugun-hikmeti-tekligin-ispatiHer olay, her bilgi, kendi içinde bir ya da birden çok hikmeti barındırır. Hikmetin manası; kâinatı ve ondaki varlıkların yaradılış gayesini ve faydalarını bilmek, âlemin ahvalini derinden derine tefekkür etmek, derin kavrayış, ilim, sır, gaye, fayda, adalet gibi anlamlara gelir.

Bir bilgiyi ya da bir olaydan, durumdan doğan bilgiyi, biz bir yönüyle kavrarız. Ancak bilemediğimiz daha birçok yönü olabiliyor ve zaman ilerledikçe bazen algılıyoruz, bazen algılayamıyoruz. Bir meselenin derinine inmek, derin bir kavrayış gerektiriyor. Hatta bazen bir işi derinden kavrar da hikmetini anlarsanız, onun görünen yüzünden çok farklı bir manaya geldiğine de inanılmaz bir şekilde şahit oluyorsunuz. İyi gibi görünen vaziyetlerin altında kötü şeyleri barındırdığı ve bunları doğuracağı, kötü gibi görünenlerin ise iyi şeyleri doğuracağını anlıyorsunuz.

Tabi illa, bir olay kendinden çok farklı yönlere kapı açar diye bir şey yok. Kimi zaman da bir durumu yüzeysel idrak ettiğimizi, mesela güzel bir olaysa daha derin güzelliklere kapı açtığını görebiliyoruz. Asıl mesele: karmaşık gibi görülen ve hepsinin bir sonuca bağlandığı, aklı ve duyguları döndürüp şaşırtan, kendi küçük dünyamızdan manen daha büyük bir algıya ve madden de çok büyük bir evren algılayışına, bilimin de katkılarıyla en büyük ve gerçek hikmetin yani “Tek”liğin, tabiri caizse her şeyin tek elden çıktığının ve bunun daha iyi anlaşılabilmesi için dolaylı yollardan anlatıldığının farkına varılmasıdır.

Bu konuyu hem madden hem manen biraz örneklendirelim. Kâinata baktığımız zaman mükemmel bir nizam ve denge olduğunu görüyoruz. Herkes aşağı yukarı bilir ki bu dengedeki en küçük sapma tüm yaşamı yok edebilir.

Bu dengede zerrecikler bile hesaplanmış. Bir atomun yapısını bozacak ve diğer atomları da etkileyecek bir sistem kurulsa büyük bir nükleer enerji ortaya çıkıyor ve atom bombası dediğimiz etkiyi yaratabiliyor. Ne kadar büyük bir bölgeyi etkiledi ve yıllarca da etkisi devam etti. Oysaki çok büyük ağırlıkta bombalar atılsa da böyle bir etki göstermez. Öyleyse atomu her daim bir arada tutan ve hiçbir aksaklık göstermeyen bu güç nereden geliyor? Ki her şey atomdan oluşuyor. Her şey farklı gibi de görünse aynı yapı taşı.

Daha da ilginç bir başka konu da Heisenberg’in Belirsizlik Teorisi. Evrende temelde birkaç çekim yasası var. Oluşan bir atom hareketine göre bu çekim güçlerinden biri harekete geçiyor. Bunun üzerine şu deniyor: Sayısı bilinmeyecek kadar ve hesap edilemeyecek kadar atom ve çekirdeği vardır. Hangi kanunun ne zaman, hangi fizik olayında devreye gireceği öngörülemediği için evrende “Tek” bir kudretin olduğu anlaşılmıştır. Atomun yapısının bozulmasından ziyade, bir de atomun hareketi esnasında devreye giren kanunu da belirleyen gene “Tek” bir güç.

Bir başka ilginç konuysa dünyamızın korunaklılığı. Biz farkında olmasak da dünyaya sürekli dev zararlı enerjiler, öldürücü parçacıklar ve ışınlar gelmektedir. Ancak dünyanın üzerindeki manyetik zırh, dünyamıza renk veren ışınlar ve hayat enerjisi için yeterli miktarda ultraviyole geçirmek dışında hiçbir şeyi geçirmez. Hatta bu zararlı enerjiler, zırh tarafından dünyanın kutup bölgelerine doğru gönderilip oradan da atılır. Kutup bölgelerinin bazı yerlerinde bu enerjileri gökyüzünde müthiş bir ışık şöleni halinde izleyebilirsiniz. Ne kadar ilginçtir ki bu tek kudret hem göktaşları hem zararlı enerjiler yağdırırken bir yandan da zırhı ile koruyor. Bunun birçok hikmetini sıralayabiliriz ancak en önemlisi bu kudretin “Ben Buradayım” diyor olmasıdır.

Atomun korunaklılığından tutun da hangi kanunla hareket edeceğine ve de dev yapılara kadar bu müthiş nizam kodlanmış bir halde farklı hallerde ancak tek elden hareket eder.

Maddenin üzerindeki bu kod, canlılar üzerinde de mevcuttur. Bunlar canlılarda içgüdüdür. Mesela Beta balığı, solunumunu akciğerde yapar. Su altında belli süre kalır, sonra yüzeye çıkıp hava alır. Bu balık nasıl ürer? Yumurtaları suyun dibine koysa balık yavruları yumurtadan çıkınca ölür. Beta balığı ne yapar? Önce su yüzüne bir köpük bulutu yayar. Yumurtaları bu bulutun içine yerleştirir. Yavrular çıkınca erkek Beta balığı su altında siper alır, suya dalan yavruları hızla toplar ve ağzının içinde onlar yetişene kadar saklar, aç kalır ama onları yutmaz, hava alıp her türlü tehlikeden uzak yaşamalarını sağlar. Tüm hayvanların kendi yaşam alanlarınca kendilerine ait kodları vardır ve sürekli onları yaparak hayatta kalırlar ve böylece eko sistem bozulmadan devam eder.

Hayvanların bu denli içgüdülere sahip olmasındaki hikmetler nelerdir? Hayvan deyip geçtiğimiz bu canlılar, bir yerde insandan dahi daha fedakâr olabiliyorsa ki bunların geleceğini garanti altına almaya da çocuklarının sayısıyla övünüp varlık bulmak gibi cahillikleri de olmadığına göre niye yapsınlar bu fedakârlığı? Tüm hayvanlar kendi yaradılış türüne göre kodlanmış bir şekilde ne yapması gerekiyorsa onu yapıyor. Bu kadar farklı hayvan türünü yaratan ve her birinin vazifesini ayrı ayrı yaratan gene “Tek bir” kudrettir.

Tabi buradan evrim teorisine geçip bilinçli bir yaradılışın tersini inkâr etmek isteyecek kişiler olacaktır. Ancak bilimin bu kadar ayyuka çıktığı bir dönemde, her şeyin açık ve net olduğu, evrimcilerin çaresiz kaldığı böyle bir dönemde bir de bunların açıklamasına girmeyeceğim. Merak eden olursa da Onk. Dr. Haluk Nurbaki hocanın nerdeyse 30 yıl önce yazdığı eserlerine bakabilir. Aslında bakarsanız son yüzyılın bilimde gerçeği anlatmak isteyenlerin ve de dini anlamdaki çalışmaların hep ateizmle, materyalizmle uğraşan, bu yönde hakkı ispat etmeye çalışan bir mücadelesi olmuş. Ancak özellikle son 10 yıla baktığımızda, arkasına sığınılan materyalist zihniyet yıkılıp nefsin kendi davası açıkça ortaya çıkmıştır. Şimdilerde, inanmak istemeyen kişilerin evrim teorisi gibi bir teorinin arkasına sığınmaktan da utandıklarını daha doğrusu çaresiz kaldıklarını görmekteyiz ve ben aradayım diyerek de her fırsatta Hakk’a dil uzatmaya çalışan vicdansızları görmekteyiz. Ya da bir Yaratıcı olduğunu kabul etse dahi kendi kafasındaki yaratıcı tasviriyle kendince kılıf uydurup ahlaksızlığını rahatça yaşama çabası içerisinde bir sürü insan da var. Yaşadığımız dönem çok sıkıntılı, fitnelere çok açık bir dönem, bunu da göz ardı etmemeli ve birbirimize karşı da her daim merhametli olmalıyız. Bu yüzdendir ki artık ahlakların da hikmeti hususunda derinleşmemiz lazım.

Konuya ahlaki açıdan baktığımız zaman, mesela tövbeyi ele alalım. İnsan, günahına pişman olduğunda tövbe etmiş olur. Tövbe için ilk adımdır. Sonra bu tövbede tutarlı olabilmek için, içselleştirip derinleştirebilmek için şükredici olmak lazım. Ne sıkıntı yaşıyor olursa olsun şükreden bir insanın tekrar tekrar aynı günaha düşmesi zordur. Hem sorunlara çareler arayıp hem de bulunulan durumda da şükredici olabilmek, Allah’tan razı olabilmek ya da sıkıntı olmasa dahi şükredici olmak, insanı hem huzurlu eder hem belalara karşı korur hem de günaha düşmesini engeller. Bu sebepledir ki Kur’ân’da Bakara suresi 52. ayette “Sonra bunun arkasından da sizi bağışladık, artık şükretmeniz gerekiyordu.” deniyor. Tövbe ederek şükür psikolojisinde olunması gerektiğine işaret ediliyor. Yani tövbende samimiysen şükürlü olman gerekiyor. Baktığımızda şükürlü bir psikoloji huzurludur, mutludur. Kişinin tövbe etmesinin istenmesinin sebebi, başta kendi iç huzuru içindir aslında. Her kelimesi hikmetle dolu olan Kur’ân, insana nasıl yaşaması gerektiğini anlatır. Bir duygunun samimiyetini başka bir duyguyla delillendirerek insan psikolojisini de en sağlam ve en güzel şekilde anlatır. Allah’ın (c.c.) ruha göndereceği tüm ilhamın temelidir Kur’ân. İster talep edip ilham alır, sonra Kur’ân’da olduğunu görürsünüz, ister Kur’ân’da görüp üzerine düşünüp -yani talep edip- aynı noktaya varırsınız; bağlantının, mantığın ve hikmetin farkına varırsınız. Ahlaklar birbirini etkiler, hatta iç içedir ve hikmetlerle doludur. Şükür, tövbe… hangi ahlak olursa olsun kişiyi getirdiği nokta “Tek”lik şuurudur.

İnsanın da fıtrat üzere dediğimiz iyi içgüdüleri ve kontrol edilmezse kötüye götürecek içgüdüleri vardır. Ancak insan, kendi cinsi dışındaki hiçbir canlıda olmayan kompleks bir yapıya sahiptir. Bilinç, zeka, akıl, sezgi… Bunları kontrol eden ve bu farklılığı oluşturan ruhtur. Çünkü beyin sadece matematiksel ve fiziksel arşivleme yapar; bunları yorumlayıp hayat katan ruhtur. Ruh ise Allah’ın (c.c.) ilminin etkisindedir.

Evet, atomlar, dev gezegen ve galaksiler, yaradılışına göre belli içgüdülerle kodlanmış hayvanlar, nefsiyle aşağıların en aşağısına düşebilen ve ruhuyla da en yukarılara çıkabilen insan, ruhunun algılayışıyla birlik anlayışına dahil olur.

Çeşitli çeşitli konulardan bahsettik. Bunların hepsi farklı ama madde ve manayla aslında bir “Tek”liği ispat eden, Tek’liğe işaret eden mevzulardır. Hepsinin kendi içinde ayrı ayrı birçok hikmeti vardır. İnsanın ilmi arttıkça, keşfi arttıkça, bir meselenin birçok hikmetinin olduğu anlaşılır. Ancak bizim burada anlattığımız, hepsi ne kadar farklı konular da olsa hepsi tek bir noktada birleşir ve tek bir şeyi anlatır olduğudur.

Şöyle bir baktığımız zaman kötü ahlaklardan güzel ahlaklara kadar tüm ahlakın, duygunun, hissiyatın bir adı vardır. İyi ya da kötü uç noktalarda da olsa aynı şeyleri yaşarız. Bu da gene dağınık gibi görünse de bir bilincin, evrenin “Tek”lik bilincinin ispatıdır.

Rabbimiz’in sürekli bize “Tek”liğini göstermesindeki hikmetlerinden biri nedir dersek; yaradılış gayemizi unutmamızdır. Yoksa özel yaşantılarımız içinde kendimizi kaybederek yaşıyoruz. Her şey bizim elimizdeymiş gibi basit matematik hesaplarla hayatımıza yön veriyoruz. Evdeki hesap çarşıya uymayınca da Allah’ın (c.c.) “bak ben varım” dediği yerde durup düşünmek, hikmeti anlamak yerine, basıyoruz yaygarayı. Yaptığımızın karşılığını hemen almak istediğimizden, her şeyin istediğimiz gibi gitmesini istediğimizden, bu durum, sanki bir düzen yokmuşçasına ve adalet yokmuşçasına bir anlayışın içine girip kötü yollardan kendi adaletimizi sağlama çabası içerisine sokuyor bizi. En önemlisi de bu işteki “Tek”liği görememiz. Dağınık ve düzensiz geliyor. Tek bir kudretin her şeyi yerli yerine oturtacağını algılayamıyoruz. Daha doğrusu hem elimizden geleni yapıp hem de sabredemiyoruz. Ölçü bir yerde kaçıyor. Çünkü bizlerin manevi tarafı zayıf ve eksik. Kâinat hiçbir boşluğu kabul etmiyor ve bu sebeple eksik tarafımızı, menfi manadaki benlik hevesimizi alıyor. Biz ne kadar kendimizi ikna etmeye çalışsak da daha doğrusu kendimiz sandığımız nefsimizi; nefsimiz elle tutulur şeylere tâbi olacağından, maneviyatı olmadığından, hikmet meselesini kabul etmediğinden, ancak ruhumuzun da “Tek”liğe teslim olma, huzur bulma arzusundan arada bocalayıp duruyoruz. Oysaki her şey aklımıza ve nefsimize var olma hikmetini gösterip “Tek”liği işaret ediyor.

En akıllı canlılar olmamıza rağmen “Tek” bir kudretin varlığını, bu kudretin kâinatta tüm zerrelere hâkim olduğunu, tüm yaşadığımız olaylar içinde var olduğunu, bunların hikmeti algılamak olduğunu ve sonunda “Lâ İlâhe İllallah” dememiz gerektiğini, bizlerin ve tüm insanların idrak etmesi dileğiyle, muhabbetle kalın…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir