Big Bang’deki “Zaman” Patlaması / Ayşegül Hakverdi

52-big-bangBir an başımızı kaldırıp gökyüzüne baksak. Sonra yavaş yavaş havalanıp bulutların arasından geçip tüm katmanları aşıp uzay boşluğunda tüm gezegenleri, yıldızları ve dünyayı izliyor olsak. Günlük koşuşturmalar, sıkıntılar, savaşlar, en sevdiklerimiz, en nefret ettiklerimiz, siyaset, sanat, dünya gündemi ve bizim gündemlerimiz her şey geride kaldı. Koca bir sessizlik içindeyiz. İşte tam o baktığımız yerden dünya ne kadar da küçük; istekler sıkıntılar ne kadarda küçük. Ancak peşimizi bırakmayan tek bir şey var “zaman”. Yer çekimi kuvvetiyle zaman paralel işlediğinden (izafiyet teorisi) uzaya da gitsek zaman ağır işler ama gene de peşimizi bırakmaz.

Zaman hızla geçiyor. Günler, haftalar, aylar, seneler, asırlar ve buna rağmen hiç geçmezmiş gibi gelen dakikalar, saatler. Ama geçiyor.

“Anı yaşamak” kavramının içini doldurup, kendimizce anlamlandırmaya çalışıp mutlu olmaya çalışıyoruz. Hızla akıp giden şu ömrün içini kendi hayat felsefemizle tanımlayıp pişman olmamak için gayret ediyoruz. Ancak ömür sona yaklaştıkça yaptıklarımızdan ya da yapamadıklarımızdan ötürü pişmanlık duyuyoruz.

Zamanın bizde yarattığı etki, bir sonumuz olduğu, her geçen saniyenin bizi ölüme yaklaştırdığı gerçeğiyle yüzleştirmesidir.

Tabi tek tanrılı dinler açısından ölüm yeni bir başlangıç ancak gene de dünya hayatı için bir son. Kimileri içinse her şey bir tesadüf ve ölüm bir son.

Biz bunları kendi hayatımızda sorgularken, zaman bize bir başlangıç ve sonun olduğunu söylüyor. Kendi ruh dünyamızın içinde sorguladığımız, düşündüğümüz bu durumu aslında yakın tarihimizde bilim “Big Bang” teorisiyle ispatlamıştır. Big Bang teorisi, dev galaksilerin oluşumundan atom altı parçacıklara kadar inilerek ispatlanmış ve sonuna kadar sağlamlaştırılmıştır. Bu teori bize varlığımızı felsefi boyutta derinlemesine düşünmek için çok önemli kapılar açar. Bu yüzden Big Bang’e kadar gelen süreci de kısaca anlatalım. Aristo ve Batlamyus dünya merkezli bir evren modeli oluşturdu. Bunun üzerine Müslüman dünyasında Nasreddin Tusi, Batlamyusçu modelin eksiklerini eleştirdi. Harezmi, Bitruci ve Biruni gibi birçok bilgin de astronomiye önemli katkılarda bulundu. Müslüman toplumların oluşturduğu birikim birçok bilim tarihçisine göre, Batı dünyasının Rönesans’tan bugünkü teknolojik gelişiminin gerçekleşmesini sağladı.

Kilisenin baskıları sonucu dünya merkezli evren modeli 1500 yıl Batı dünyasının kabul ettiği bir model oldu. Daha sonra Kopernik (1473-1543) Dünya yerine Güneş merkezli sistemi ortaya koydu. Tycho Brahe (1546-1601) gökyüzünün haritasını detaylı bir şekilde çıkardı. Kepler (1571-1630) çok iyi bir matematikçiydi. Brahe’nin gözlemlerini değerlendirip, Kopernik’in sistemindeki eksikliği giderdi. Gezegenlerin hareketlerinin dairesel değil elips şeklinde olduğunu ortaya koydu. Keplerin buradaki matematiksel yasaları daha sonra matematiğin bilimde merkez olacağını gösterdi. Bundan sonra da Galile (1564-1642) devam etti. Galile hareket yasalarını keşfetti. Gene Güneş’in merkez olduğunu söyledi ve matematik ve fizikle bunu gösterdi. Rene Descartes’ın da (1596-1650) katkıları büyük oldu.

Güneş merkezli evren sistemi iyice anlaşıldıktan sonra bu gezegenleri neyin yörüngede tuttuğu, dünyanın altındakilerin neden düşmediği gibi sorulara da Newton “evrensel çekim yasası” ile cevap verdi. Newton bu çekim gücüyle sonsuz ve durağan bir evren modeli çiziyordu. Oysaki böyle bir durumda çekim kuvvetiyle her şey tek bir bileşene dönerdi. Canlılık olmazdı yani. Albert Einstein da bunun üzerine denklemler üretti. Ancak bunun daha sonra hayatının en büyük hatası olduğunu söyleyecekti.

1922’de Aleksander Friedmann, Einstein’ın başlangıçta kabul etmeyi reddettiği bir şeyi fark etmişti. Evren genişliyordu. Friedman, Einstein’ın izafiyet teorisiyle bunu ortaya koydu. Lemaitre da aynı şekilde evrenin genişlediğini bulmuştu. Hawking ise matematikle evrenin genişlediğini ispat etti. Hubble’ın teleskopla yaptığı gözlemlerde Doppler etkisini kullanarak yani ışık kaynağının hareket etmesiyle uzaklaşıp yakınlaşma durumunu gözlemledi. Yıldızları incelediğinde ışığın hep kırmızıya kaydığını yani uzaklaştığını keşfetti. Yani ona göre de evren genişliyordu.

Ve nihayetinde Lemaitre, Einstein ve Hubble, California Teknoloji Enstitüsü’nde bir araya gelir. Buradaki süreci, benim de “Big Bang ve Tanrı” kitabından faydalandığım Caner Taslaman şöyle anlatmış: “Lemaitre, burada Big Bang teorisini adım adım anlattı. Evrenin başlangıcının bir “ilk atom” olduğunu, sonra bu tekliliğin parçalanarak birbirinden ayrıldığını, evrenin sürekli genişlediğini, bunu tersine sararsak da aynı sonucu kavrayacağımızı, evrenin öncesi olmayan bir günde yaratıldığını söyledi. Gerekli bütün matematik hesaplarını yapmıştı. Dinleyicilerden olan Hubble’ın verilerini, diğer bir dinleyici Einstein’ın formülleriyle birleştiriyordu. Lemaitre, söyleyeceklerini bitirdiğinde kulaklarına inanamadı. Einstein ayağa kalkmış ve duyduklarının, o güne kadar dinlediği en güzel ve en tatmin edici anlatım olduğunu kabul etmişti.”

Big Bang teorisinin babası Lematrie, Einstein ve Hubble, Big Bang’i onaylamışlardı. Bundan sonra yapılan tüm araştırmalar, itirazlar ve itirazlar üzerine yapılan araştırmaların hepsi Big Bang’i onayladı ve daha da büyüttü.

Mesela Entropi yasası. Entropi yasası evrenin ısısının tek yönlü, geri çevrilmesi mümkün olmayan akışıdır. Yani bir odanın içindeki kovadaki sıcak suyun soğuması, ısının odaya yayılması durumudur. Bu olay tersine çevrilemez. Yani Entropi bize, evrenin dönüşü olmayan bir şekilde yaşlandığını gösteriyor.

Big Bang’in maddenin bir başlangıç ve sonunun olduğu gerçeğini anlatırken, aynı zamanda Einstein’ın formülleriyle maddenin, uzayın ve zamanın birbirine bağlı olduğunu gösterdi. Einstein’ın izafiyet teorisiyle uzay-zaman kavramı kullanılmaya başlandı.

Evet, madde eskirken, eskimeyen ancak bir başlangıç ve sonu olduğu anlaşılan zaman hızla geçmekte ve bizi, kâinatı, tüm canlılığı bir sona doğru götürmekte.

Zaman elle tutulur, gözle görülür bir şey değildir. Güneş her gün doğup batarken ve geçiş yaptığı gökyüzünden yeryüzüne gölgesiyle bıraktığı işaretlerinden faydalanan insanlar, günleri ve saatleri belirleyip işlerini daha kolay ayarlayabilme olanağı sağlamıştır. Ancak gerçek manada zaman kavramının içini dolduran maddeye bağlanması yani bir hareketlilikle zaman kavramı gerçek anlamını bulmuştur. Biz zamanı görmek istersek yaşlanan bünyemize, çürüyen maddeye bakabiliriz.

Big Bang demek bir yaratıcının olduğu gerçeğini kabul etmek demektir. Big Bang’i bize anlatan, ispatlayan en önemli ve ilk sırada gelen zaman kavramı olmuştur. Big Bang bize zamanında maddeyle yaratıldığı gerçeğini gösterdi ve zamanın da sonunun olduğunu. Bu teori, zamanın ezeli olmadığını yani madde başlayıp sonlanacak olsa bile zamanın devam ettiği gibi –kendi içinde yaratıcıyı inkâr amaçlı- saçma teorilerin üretilmesine cevap olmuştur. Yani Big Bang, bilim “Allah var” demiştir. Mesela Big Bang’e delil olan kozmik fon radyasyonun bulunması ve sıcaklık dalgalanmasının tespit edilmesiyle astronom George Smoot şöyle bir açıklama yapmıştır: “Bu, Tanrıya bakmak gibi bir şey.” Bir başka bilim adamı olan fizikçi Arthur Eddinngton şöyle demiştir: “Bu konuyu (evrenin genişlemesi) ele alıştaki zorluk, bunun, her şeyin ani ve özel bir başlangıcı olduğunu gerektirmesidir. Evrenin başlangıcı olduğu fikrini, felsefi açıdan iğrenç buluyorum.” Bense bu iki görüş arasındaki farka sadece “vicdan” diyorum. Biraz elini vicdanına koyan herkes ve biraz adalet duygusu taşıyan herkes mutlaka bir yaratan var der. Ancak adalet duygusundan yoksunsa bilimle bir yaratılmanın söz konusu olduğunu idrak etse bile manevi boyuttan duruma baktığında tahammül edilemez bulabiliyor maalesef.

Bilimin bas bas bağırarak anlattığı, ortaya koyduğu yaratılışın var olduğu gerçeğini gözardı ederek yaşamak isteyen kişiye; “Evrenin başı ve sonu olduğu mevzusunu bir kenara ayırsan dahi, kabul etmesen dahi, bizlerin “ölüm” diye bir sonu var.” demek lazım. Biz, bize ayrılan sürenin hızla sonuna gitmekteyiz. İşte bu yüzdendir ki bazı bilim insanları Big Bang’le ilgili olsun başka bilimsel alanlarda olsun, mantıksal akıl yürütmelerle beraber işi matematikle, fizikle, kimyayla vs… ispatlanabilir hale getirmek yerine, kurgusal, kendince mantıklı hiçbir delili olmayan teoriler ortaya atıp inanmışlardır.

Çünkü asıl mevzu bir yaradılışın olup olmaması değil, yaradılışın amaç ve gayesi. Çünkü bu durum bizi bir sorumluluğa iter. Yaratıldıysak o zaman bir sebebi vardır. Daha hiçbir bilimsel delil yokken bazı filozoflar başlangıç ve sonun olmasının ve özellikle zamanın var olmasının bir sebebe muhtaç olduğunu söylemişlerdir. Bir yaratıcının olduğu gerçeği ve bizi dünyaya gönderdiği gerçeği önümüzde duruyor.

İşte bu durumda bize, dış âlemi tanıdığımız kadar iç âlemimizi de tanımamız gerektiğini anlatıyor. İnsan nedir? Tüm kültürlerden ve yapaylıklardan üzerine yapışmış her şeyden kurtardığınızda geriye kalan ve asıl istediği, temelde olan nedir? Yani fıtratı ne ister? Kendi içinden, kendisiyle kavgasından tutun da tüm dünyanın iyilik ve kötülükle yaptığı kavganın amacı nedir? İnsanın mayasında ne vardır? Yaratıcı bize bir sebep sunduysa bizimle nasıl diyaloğa geçti? Yaratıcının diyaloğa geçtiğini iddia eden dinlerden hangisi en akla, mantığa, kalbe, fıtrata, bilime vs. uygundur? Gibi gibi soracağımız binlerce soruyla tüm hayat gayemizi insan gibi insana yakışır şekilde yaşamak için harcayacağız. Hem buradaki yaşamımızı idame ettirirken hem de asıl amacımızdan hiç sapmadan yolumuza devam edeceğiz.

Allah’ın ilmi o kadar büyüktür ki bu yolda verilecek mücadele bir ömür sürer. Biz koca bir ömrü Allah’ı aramakla geçiririz aslında.

Şimdi dönüp de şu dünyaya şöyle bir baktığımızda kaç kişinin gerçek manada böyle bir arayışı var? Geliş sebebini bilerek bilinçli bir şeklide yaşayan kaç kişi var? Çivisi çıkmış dediğimiz dünyanın çivisini çıkartan sebep bu. Nasıl da alışmışız, nasıl hiç gitmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Öyle bir telaştayız ki şu verilen süre içerisinde neye nasıl yetişeceğimizi şaşırıyoruz. Üstelik bunu da “Zaman su gibi akıp geçiyor, hayatı yaşayalım.” düşüncesiyle her anı kendimizce tatmin olacak ve mutlu olacak şekilde doldurmaya çalışıyoruz.

Burada bize sunulan süre bilinç oluşturma ve hazırlık için verilmiş bir süre. Bunu içselleştirebilirsek fıtraten mutlu oluyoruz zaten.

Ancak insan içten içe hiç ölmeyeceğini düşünür. Bazı filmlerde görürüz insanoğlunun ölümsüzlük isteğini. Bir sürü yara alır kahramanımız ama hepsi hemen iyileşir, ölmez. Biz keyifle filmimizi izlerken içinde bulunduğumuz bu dünyanın, bu evrenin bir sonu olduğunu unuturuz. Bir an için dünyada yaşarken kendi bünyenize işleyen zamanı durduğunuzu düşünün. Evrenin sonu gelene kadar yaşayacaksınız. Etrafınızdaki tüm insanlar ölür, dünyanın tüm zevklerine varırsınız. İlerleyen zamanda hayata bakış açınız değişir, moda değişir, teknoloji değişir vs. bir şekilde uyum sağlarsınız. Ancak ortalama 60 senelik ömrümüzde bile mevsimine göre kaç kez depresyona girdiğimiz şu dünyada o kadar uzun bir süreye kim tahammül edebilir bilemiyorum.

İnsanın hırsları ne kadar büyük olursa olsun var oluşumuzun sebebine sebep olacak imtihanlar çerçevesinde her insan bir gün her şeyin biteceğini düşünerek, bir sonun olacağını düşünerek mutlu olur. Evet, zaman bizi bir sona doğru götürüyor ancak zamandan korkmayı engelleyecek tek şey Allah’ın sunduğu amaca uygun düşecek tarzda ve ruh halinde yaşamaktır. Bilim ve ilahi mesajlar bize bir sondan ve sondan sonraki başlangıçtan bahsederken biz kendi istek ve arzularımızın peşini bırakamıyoruz.

Şöyle bir düşündüğümüzde Allah neden bizim mikroskopla bakacağımız kadar küçük canlılar ve bize mikroskopla bakılabilecek kadar büyük bir evren yarattı. Bununla birlikte seviyesizce bir sürü canımızı sıkacak entrikalar ve manevi güzellikler yarattı. Bu seviyesizliklerin içinden çıkıp önce manevi olarak koca bir yüreğe ve asalete sahip olduğumuzu görmeliyiz. Bunu da maddeye dökecek olursak sanki sadece kendi içinde yaşadığımız şu dünya varmış gibi düşünürüz. Kendimizi öyle kaptırırız ki koca kâinatın içinde şu gezegenin noktadan da küçük olduğunu unuturuz. İşte Allah bize bu koca kâinatı her durum da bu kadar küçük ve basit düşünmeyelim diye yarattı. Tabi bu yaradılışın binlerce sebebi daha vardır. Ben bir penceresinden baktım.

Güzel anlarının az olduğu ve su gibi geçtiği, acılarınınsa uzun uzun yaşandığı, her şeyi kemiren zamanın bile bitip tükendiği; yaşanan tüm güzelliklerin içinde az da olsa bir acı ve tüm acıların içinde az da olsa bir güzelliğin olduğu, hiçbir zaman cennet olamayacak şu dünyada kalmış tüm zamanımızı en iyi şekilde idrak ederek, hakkını vererek, pişman olmayacak şekilde yaşamak dileğiyle…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir