Beyin Göçünü Avantaja Çevirmek / Doktorant Tugay Durak

Beyin göçü nedir? Nasıl ortaya çıkmıştır, ne tür anlamlar kazanmıştır, ülkemizden her giden beyin göçü kapsamında mıdır?
Beyin göçü kavramı 1968 yılında ilk defa İngiltere’de kullanılmıştır. İngiliz Kraliyet Akademisi, İngiltere’den Amerika’ya giden akademisyenlerle ilgili bir rapor yayınlıyor ve İngiltere’nin günlük gazetelerinden Evening Standart gazetesi “brain drain” ismiyle sayfalarına çıkarıyor. Brain drain yani beyin göçü kavramı ilk defa o zaman kullanılıyor. Fakat sonradan, gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere yetişmiş insan göçü olarak tanımlanmaya başlıyor. Zaman içerisinde böyle bir anlam kayması oluyor. Artık hiç kimse bir İngiliz akademisyenin Avrupa’ya ya da Amerika’ya gidişine beyin göçü gözüyle bakmıyor. Türkiye’den İngiltere’ye geldiği zaman beyin göçü oluyor, ama İngiltere’den Türkiye’ye geldiği zaman beyin göçü olmuyor artık. Böyle temel bir farklılık var.
Peki, kimler beyin göçüne dâhildir? Burada da bir farklılık var; ilk önce akademisyenlerle ilgili beyin göçü kavramı çıkıyor ama şu an üniversite mezunu olan herkesi de kapsıyor. Gelişmemiş ülkelerden gelişmiş ülkelere üniversite mezunlarının çıkışı… Ama burada şöyle küçük bir fark var: Eğer bir ülkede aşırı derecede üniversite mezunu varsa bunların her biri beyin göçü olarak tanımlanmıyor. Çünkü ihtiyaç fazlası… Bu, Hindistan, Çin için söylenebiliyor. Belki artık Türkiye için de benzer bir durum söz konusu. Yani 100 tane iş var, ama yılda 500 tane mezun oluyor; 400 tanesinin gidişi beyin göçü olarak sayılmaz diyorlar, öyle bir görüş de var.
Avrupa ve diğer ülkeler, artık niteliksiz işgücü almak istemiyorlar. Almanya’ya 1960’lı yıllarda gönderdiğimiz az eğitimli kişilerin gidişine beyin göçü demiyorduk, ülkemizde işsizlik azaldı diyorduk. Şu an üniversite mezunu işsiz sayımız çok yüksek; yurtdışına giden üniversite mezunlarımız ne yazık ki nitelikli kısımdan gidiyor. Giden nitelikli insanlar için beyin göçü tanımını kullanabiliriz. Az gelişmiş ülkelerden çok gelişmiş ülkelere giden üniversite mezunlarını tanımlamak için literatürde hâlâ beyin göçü kavramı kullanılmaktadır.
Beyin göçü neden problem oluşturuyor, ne gibi kayıplara sebep oluyor?
Her ülkenin belirli bir zekâ potansiyeli vardır. “Her ülkenin yüzde 10’u zekidir” denir. Bunu kaybetmeye başladığımız zaman problem yaşarız. Kaliteli beyinleri kaybettiğimiz zaman, kurumlarda çalışan insanın kalitesi düşüyor. Amerika ve İngiltere’nin şu an süper güç olmalarının arkasındaki en büyük nedenlerden birisi de, dünyanın çeşitli yerlerindeki zeki beyinleri çekebiliyor olmalarıdır. Zeki insanlar, kendi ülkelerinde kalmayıp oralara gittiği zaman, kendi ülkelerinde onların yerine daha az vasıflı kişiler gelmektedir. Dolayısıyla, yapılan işin kalitesi düşmektedir. En temel eksiklik bu diyebiliriz. Çok fazla insan göçtüğü zaman, kurumlarımız çöküyor aslında. Bugün Bulgaristan’a giderseniz görürsünüz, kurumlar çökmüş durumda. Kurumlar çökünce, kaliteli adamlar olmayınca, ortaya bir ürün konulamıyor. Teknolojide bir atak yapılamıyor.
Üniversitelerdeki ya da araştırma merkezlerindeki maddi kaynaklar değerli yeteneklerinizi belli bir seviyeye taşıyacak durumda değilse, kişilerin gidişini engellemenin de bir anlamı olmuyor bir noktada. Maddi kaynakların yeterliliği önemli bir mesele. Özellikle bilim parayla yapılmaktadır. Bilim yapmaya uygun ortamın ve paranın olması gerekmektedir. Birçok sıkıntının kaynağı, değerli beyinlerin gitmesiyle birlikte onlardan kalan boşlukların, o işte yeterince iyi olmayan kişilerle doldurulmaya çalışılmasıdır.
Beyin göçünün kapsamı sadece akademisyenlerden mi ibaret?
Beyin göçü üniversite mezunu kişileri kapsamaktadır. Şu an ülkemizde çok fazla üniversite mezunu var, bu mezunların bir kısmının gidişi problem değil; işsizliği azaltabilir, faydaları da olabilir. Ne zaman beyin göçü bir sıkıntı haline geliyor? Siz ona ihtiyaç duyduğunuzda o orada olmadığı zaman…
Literatüre göre beyin göçünün kapsamı sadece akademisyenler değil artık. Belki akademisyenlerin göçü daha bariz olduğu için ondan bahsediyoruz. Burada da eğitim için mi, yoksa çalışmak için mi gitti; bu da ayrı bir mesele. Çünkü eğitim için gidenleri beyin göçü olarak görmüyorum. Bir kişinin doktora için Amerika’ya gitmesi beyin göçü değildir. Mezun olduktan sonra kalırsa o artık beyin göçü olabilir. Ama işte burada da ne kadar kalırsa sorusu var, o da çok belirsiz.
21. yüzyılda beyin göçünü tekrar değerlendirmek lazım. Yurtdışına eğitim için giden kişi doktorayı bitirip orada 1 sene ya da 2 sene kaldı diyelim, beyin göçü müdür bu? Eskiden olduğu gibi, gidince bir daha gelmeyecek diye bir şey yok artık. İstese ertesi gün gelir. Eskiden insanlar Almanya’ya bir gidiyor, bir daha ancak emekli olunca geliyorlardı ya da hiç gelmiyorlardı.
Ülkemizden yurtdışına gidenler, geri dönme konusuna nasıl bakıyorlar? Bu konuda istatistikler neler söylüyor?
Yurtdışına giden akademisyenlerden ülkemize ciddi bir anlamda dönüş olmadığını söyleyebilirim. Türkiye, milenyumun ilk başında göç veren değil, göç alan bir ülkeydi. Şu an ne yazık ki rüzgâr tersine dönmüş durumda. Dengeler sürekli değişebiliyor.
İletişimde olduğum akademisyenler, şu an için dönmeyi düşünmediklerini belirtiyorlar. İngiltere’deki kadrolar ikiye ayrılıyor; geçici ve kalıcı kadro. Eğer kalıcı kadroya geçmişse birisi, Türkiye’ye dönüş ihtimali düşük demektir. Çünkü artık kalıcı, ömür boyu çalışabilir demektir. Geçici kadrodakiler daha kolay dönebilir. İş bulamıyorsa ya da zor şartlarda yaşıyorsa, maddi-manevi olarak aradıklarını bulamadıysa, Türkiye’deki lükslerini ve yaşantısını kaybetmişse tabi ki geri dönüş daha kolay olmaktadır.
Kötü şartlarda yaşayıp ülkelerine dönemeyen insanlar var. Bir belgeselde, Afrika’dan Avrupa’ya kaçmış kişilerle konuşuyorlar. “Afrika’dan buraya gelmek isteyenlere ne tavsiye edersiniz?” diye soruluyor. Adam: “Kesinlikle böyle bir şey yapmasınlar.” diyor. “Peki, o zaman, siz niçin geri dönmüyorsunuz?” sorusuna “Çünkü bu bir utanç meselesi artık; başaramadı ve döndü diyecekler.” diye cevap veriyor. Şartları iyi olmasa bile birçok insanı, ülkesine dönmesini engelleyen durum bu.
Bir de çok kötü şartlarda yaşadığı halde sanal bir mutluluk içinde olanlar var. Kendilerine bir sanal gerçeklik inşa ediyorlar. Örneğin bir kuş görüyor, “Ne güzel kuş!” diyor. Havaya bakıyor, “Ne kadar güzel, bugün de bulutluymuş.” diyor. Böyle insanlar var. Hâlbuki Türkiye’nin iklimi birçok ülkenin iklimine göre çok daha güzel. Geldikleri yerden daha kötü şartlarda da olsalar kendi ülkelerini kötülüyorlar. Orada kalmaları için bir mutluluğa tutunmaları gerekiyor. “Başaramadı ve döndü” sözünü duymamak için dönmüyorlar.
Türkiye’de iyi bir pozisyonda çalışan birisi Prag’a gidiyor, bir süre çalışıyor; sonra aradığının o olmadığını fark ediyor ve Avrupa’da yaşadığı standardın Türkiye’de yaşadığı standartlara denk gelmeyeceğini düşünüp geri dönüyor. O kişi bana şunu demişti: “Biz Türkiye’deyken oradaki her şeyi eleştiriyorduk. Durum öyle değilmiş. Dünyanın diğer ülkelerinde farklı problemler var. Sana kucaklarını açmıyorlar, sonuçta göçmensin. Ve bunun mantıklı bir karar olmadığını anlayıp geri döndüm.” Ve şunu ekledi: “Bir keresinde Prag’daki olumsuz bir durumla ilgili sosyal medyada paylaşım yapmıştım. Bir arkadaşım bana neden buradaki kötü şeyleri insanlara anlatıyorsun diye mesaj göndermişti. Yurtdışında yaşayan insanlar sosyal medyada sadece çiçek, böcek, güzel şeyler paylaşırlar. Çünkü böyle harika bir hayat içinde yaşadıklarını düşünmelerini isterler Türkiye’dekilerin. Yurtdışına gitmek isteyen herkese gitmesini tavsiye ediyorum; gidin ve Türkiye’ye dışarıdan bakın, Avrupa’ya içeriden bakın, şartlar çok iyi değilse muhtemelen geri dönersiniz.”
Beyin göçü avantaja nasıl çevrilebilir? Akademik diaspora politikaları nasıl düzenlenmelidir?
Aslında benim üzerine düşündüğüm mesele de bu. 21. yüzyılda, beyin göçünü eskiden olduğu gibi tanımlamak istemiyor insanlar. Artık bir evi İngiltere’de, bir evi Türkiye’de olan pek çok insan var. Bu, işadamları ve akademisyenler için de geçerli. Hypermobility; yani sınırlar artık aşırı derecede saydam, günlük gidiş-gelişler mümkün. Günlük gidiş-gelişlerin kolaylaştığı bu devirde bunu tekrar düşünmek lazım.
Akademik diaspora ise, bilgisayar başında çalıştıkları için en kolay akademisyenlerle oluyor. Akademik diaspora ile ilgili Kore örneği verilir: 1960’lı yıllarda Türkiye’nin millî geliri Kore’den daha fazlayken, 1980’e gelindiği zaman Kore’ninki Türkiye’nin iki katına çıkıyor. Burada akademik diasporanın etkisinden bahsediliyor. Ülkeye geri dönebileni ikna edip dönmeleri için çalışıyorlar. Türkiye’nin de yapması gereken şey budur. Yurtdışından Türkiye’ye gelebilecek olanları ikna etmek ve Türkiye’de onlara maddi imkân sağlamak, uygun ortamı oluşturmak gerekiyor. İyi, donanımlı bir üniversite sağlamak lazım ki aynı çalışmalara devam edebilsin. Eğer dönemiyorlarsa da bunlarla dışarıda irtibatı korumaya devam etmek de önemlidir. Günümüzde neredeyse tüm çalışmalar online yapılmaktadır. Türkiye’nin yurtdışındaki akademik diasporasına baktığımız zaman birçok akademisyen Türkiye’ye destek vermek, Türkiye’yle işbirliği içinde olmak istiyor.
Uluslararası projelerde çok etkin rol oynayabiliyorlar. Örneğin bir proje açılıyor. İngiltere’deki bir Türk akademisyen projeye giriyor, projenin Türkiye ayağı için de Türkiye’den bir arkadaşıyla işbirliği yapıyor. Beraber projeye girip çok rahat kazanabiliyorlar. Yurtdışında çalışan akademisyenler, uluslararası projelere dâhil ederek Türkiye’nin uluslararası arenada varlığının devam etmesini de sağlıyorlar. Başka ülkelerdeki insanlarla proje yapmak yerine Türkiye’deki akademisyenlerle projeler yapıp Türkiye’de akademinin gelişmesini istediklerini belirtiyorlar. Türkiye’ye dönmeseler bile köprü görevi yapmış oluyorlar.
Türkiye, yurtdışında herhangi bir şekilde bir çalışma yapmak istediği zaman, oradaki akademisyenler bu işi kolaylaştırıcı bir rol oynuyor. Ayrıca bilginin aktarılması daha kolay oluyor.
Akademik diasporanın en büyük faydası bilgi transferinin yapılabilmesidir. Almanya’daki bilgiyi getirip Türkiye’ye de inşa ediyorlar. Dünyada bilgi üretimi, sadece belli ülkeler çevresinde dolaşıyor. Yeni bir bilginin üretildiği bir yer olmak artık çok zor. Çin bilgiyi transfer etmeyi başardı. Çin, Oxford’daki, Harvard’daki Çinli akademisyenleri mobilize ederek bunu başardı. Yani artık sıfırdan yeni bilgi üretmek çok zor; ancak bilgi, akademik diaspora sayesinde transfer ederek yapılabilir.
Bilgi transferi sayesinde yeni bir bilgi üretebilir hale gelebiliyoruz. İlk önce transfer, sonra üretim oluyor. Biz sıfırdan bir şey başlatıp belli bir yere gelebiliriz belki; ama zaten belli bir yere gelmiş bilgiyi diaspora sayesinde Türkiye’ye transfer edip üzerine koyduğumuz zaman anlamlı bir fark ortaya çıkarmış oluyoruz.
Beyin göçünün tanımını yaparken, az gelişmiş ülkelerden daha gelişmiş ülkelere olduğunu söylediniz. Peki, tersine bir beyin göçü için sizce neler yapılmalıdır?
Akademisyenlerin dönmesi için gereken temel birkaç şey var. Üniversitelerin maddi imkânlarının çok iyi olması gerekiyor. Üniversite özerkliği burada devreye giriyor. İfade özgürlüğünün yanı sıra istediği dersi açabilmesi, istediği dersi anlatabilmesi gibi esnekliklerin olması önemlidir. Gelen kişinin kendini özgür hissetmesi gerekir. Ne araştıracağına karar verebilmek de akademik özerkliğin içine girer. Akademisyenlere uygun bir akademik ortam inşa etmek yani hem maddi imkânlarıyla donatılmış hem de manevi olarak bu insanların kendilerini rahat, daha özerk hissedeceği bir ortam sağlamak gerekir. Akademisyenler güvence istiyorlar. Yani hiçbir şekilde kimsenin onlara karışmadığı, en azından çok büyük şeyleri ihlal etmedikleri sürece karışılmadığı bir ortam istiyorlar. İngiltere’de bu iş yasalarla korunmuştur. Akademisyenler dışındakilerin geri dönüşleri ise, nitelikli diasporaysa, çok rahat bir şekilde olmaktadır. Burada da yine ekonominin iyi olması gerekir.
Türkiye geri çağırmak için yapabilir? Akademisyenlere odaklanıp ciddi araştırma üniversiteleri kurup, maddi imkânlarla bunları çok iyi donatırsa ve bu üniversitelere de kendi içinde bir bağımsızlık alanı oluşturabilirse, maddi-manevi ortam sağlanabilirse akademisyenleri çekmede başarılı olabilir.
Kitlesel bir dönüş için ülkenin kitlesel olarak ekonomik açıdan çok iyi şartlara gelmesi, popüler bir ülke olması gerekiyor.
Akademisyenler için çok daha rahat yapılabilecek çalışmalar vardır. Bunlar için özel fonlar ayrılır ve denir ki: “Türkiye’ye gel, bu projeyi yap.” Bir akademisyen “Türkiye’ye 1 yıllığına gidip bir proje yapmayı çok istiyorum. Ama Türkiye’de böyle bir olanak yok.” demişti. Akademisyenlerin gelişi çok daha kolay olmaktadır. Oradaki üniversiteden izin alıyor, Türkiye’de bir süre kalarak çalışmalarını yapıyor. Bağı koparmamak çok önemlidir. Yurtdışına öğrenci olarak gidenlerle bağı sağlam tutamıyoruz. Çin’de yurtdışına yılda 500 binden fazla öğrenci gidiyor; bir tanesiyle bile bağını koparmıyor Çin, bunlarla sürekli irtibat halinde. Biz yurtdışına giden öğrencileri ve göçmenleri ne zaman kayıp olarak değil, Türkiye’nin denizaşırı gücü gibi görürsek ve onlarla iletişimi hiçbir zaman koparmazsak, kapsayıcı olursak bu kişilerin ülkeye dönüşleri de kolay olur. Bunun yanında ülkedeki fırsatlardan haberdar edeceğiz ve sürekli yeni fırsatlar sunacağız. O kişi de ülkede kendine uygun güzel bir fırsat bulduğu anda gelecek. Ülkesiyle irtibatı düşük olanların gelme ihtimali de düşük. Bunlara spesifik olarak da uygulama yapılacak, teşvik edilecek. ASELSAN bu konuda çok iyi bir örnektir. Mühendisleri sürekli geri çekmek için uğraşıyor ve başarılı oluyor. Akademisyenlerin geri dönüşüyle ilgili programlar yapmak; ilk etapta kısa süreli çağırmak, daha sonra uzun süreli çağırmak, meslek gruplarına özel uygulamalar yapmak faydalı olacaktır.
Kısaca irtibat koparılmayacak, onlara özel program yapılacak, maddi ve manevi olarak kendilerini mutlu hissedecekleri bir ortam oluşturulacak Türkiye’de. Kitlesel bir dönüş için de ülkenin kitlesel olarak daha iyi olmasını hedeflenmelidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.