Bedevî Zevkler… / Dr. Metin Serimer

Bedevî zevkler deyince, insanlığın bir coğrafyasında bir kesime atıfla değil, medeniyet olgusunun inşa edici unsuru olan insanın “çorak” taraflarına vurgu yapmak için söylüyoruz. Bunu başında belirtelim ki, yanlış anlaşılmasın… İslâm Ansiklopedisinde Prof. Mustafa Fayda, “Bedevî” (Çöl ve vahalarda develeriyle birlikte konargöçer olarak yaşayan Araplara verilen ad) maddesinde “İslâm ve Bedevîlik” başlığı altında şu konulara dikkat çeker:
“İslâm dininin yasakladığı Câhiliye devrine ait kötü alışkanlıklar arasında bedevîlerin bazı davranış ve tavırları da bulunmaktadır. Bedevîler Müslüman olunca Medine’ye hicret etmeleri istenmiş ve İslâmiyet’in yayılması uğrunda cihad ile mükellef tutulmuşlardır. Hicretten sonra yerleşik hayatı terk ederek tekrar bedevîliğe dönmek de cemaatten uzaklaşmak, İslâm’ı müdafaa hususunda Müslümanlara verilen vazifeyi terk etmek, iyi ve güzel şeyleri, cemiyeti kalkındıracak işleri bırakmak anlamında kabul edilerek büyük günahlardan sayılmış ve yasaklanmıştır (Buhârî, “Fiten”, 14; Müslim, “İmâre”, 82; Müsned, I, 409).” Devamında ise; “Kur’ân-ı Kerîm’de bazı bedevîlerin gerçek anlamda iman etmedikleri anlatılmaktadır. Esedoğulları’ndan bir topluluk bir kıtlık yılında Medine’ye gelip Hz. Peygamber’e Müslüman olduklarını söyleyerek zekât istediler. Bunun üzerine menfaatlerine düşkün olan bedevîlerin gerçekten iman etmediklerini, zekât alabilmek için Müslüman olmuş göründüklerini ortaya koyan şu âyet nâzil oldu: “Bedevîler ’inandık’ dediler. De ki: Siz iman etmediniz, fakat ’Müslüman olduk’ (teslim olduk) deyin! Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz Allah amellerinizin sevabından hiçbir şey eksiltmez; çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Hucurât 49/14). Taberî tefsirinde yer alan bazı rivayetlerde, bedevîlerin hicret etmeden önce kendilerine muhacir denilmesini istemeleri üzerine bu âyetin nâzil olduğu ve onlara “a’râb” yani bedevîler şeklinde hitap edildiği nakledilmektedir (Tefsîr, XXVI, 90). Bedevîlerin Müslüman olduklarını söyleyerek Hz. Peygamber’i minnet altında bırakmak istedikleri de şöyle ifade edilmiştir: “Onlar Müslüman olmakla seni minnet altında bıraktıklarını sanırlar. De ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın; eğer imanınızda samimi iseniz sizi doğru yola ilettiği için Allah’a minnet borçlusunuz.” (Hucurât 49/17). Yine devamında “Bedevîlerin yaşadığı hayat şartları onları sert karakterli ve katı yürekli yapmış, bilgisizlikleri ve kimseden emir almak istemeyen tabiatları sebebiyle âyette belirtilen duruma düşmüşlerdir. Hz. Peygamber’in, “Kim çölde oturursa katılaşır…” (Müsned, II, 371, 440) meâlindeki hadisi bu gerçeği dile getirmektedir.”
BEDEVÎ DEĞİLİZ AMA…
Fethi Gemuhluoğlu’nun “Söz Orucu” beni hep duygulandırmıştır. Bu sözler, Necip Fazıl’ın “Allah dostu odur ki, nefsine tek pay biçmez / Kırk yıl bir ekşi ayranı özler de onu içmez.” dizeleri gibi gelir bana. Bir şeyler var, taşacak ama sen kendini tutup onu hapsediyorsun. Sözünde iftar yapmıyor, sözün de orucunu tutuyorsun… Ama bir sebebi var mutlaka…
İnsanlık tarihini insanlık adına taşıyan bazı simalar var ki, sözleri ve yaşantılarında örneklik boyutu çok yüksek… Şah-ı Nakşibend’in “Ben en ednayım” sözü, manevi hikmetlerin kapısını aralayan nimet bir sözdür. Yine Abdülhakim el-Hüseynî’nin “Benim nefsim Firavun’un nefsinden yetmiş kat daha kâfirdi.” sözü anlayana çok büyük müjdeler verir, velayet müjdesidir bu söz aynı zamanda… Bu kadar büyük bir nefsi adam ettim ve başardım anlamında… O yüzden manevi büyükler, nefsin adiliğini, çirkefliğini, şirretliğini iyiliğe tebdil olacak ya da olması gereken en büyük potansiyel olarak görürler… Nefsin ne kadar adi ise ruhî kabiliyetlerin de o kadar devâsadır, derler… İnsanı tanımak bu demek ki… Kötülük var, iyilik de var, nefis var, ruh da var… İnsana insanı anlatmak için, bu değişkenlerin herhangi biri ihmal edilerek anlatmak mümkün değil… Büyüklerin serlevha sözleri, insanoğluna, insanın kendine insanı anlatma hususunda büyük bir külliyat ve birikim olarak önümüzde duruyor.
Kıvranıp duruyordum, nasıl bir yazı yazsam da faydalı olsam… “Sen o kadar ihlaslı mısın?” sözleri yankılandı kafamda. “Bu ne?” dedim kendi kendime… Riya vesvesesi mi? Yazacaksan yaz, ne mızırdanıyorsun, en fazla, olsa olsa, kulaklara kar suyu olursun! Nasıl olsa her halükarda riya olacak, kötü bir kastın yok, bari yaz, belki işe yarar, amel olur sana dedim. Seni affeden, bu hatanı da affeder… Gizli bir ucub ve varlık duygusundan kim kurtulmuş ki, sende yokmuş gibi tepki veriyorsun, değil mi? İnsan ne olduğunu bilmez mi? Bilir, hem de gayet iyi bilir… Bir bilge, “İnsan, kendinden ve Allah’tan saklayamaz.” demişti. Sonunda yine de “İçimde ukde kalmasın, yazayım.” dedim. Duyguluydum, konuşmayı seviyordum, yazmak ise benim için konuşmak gibiydi, ağzımı kapatsam yine konuşurdum, ölsem yine konuşmak ve yazmak isterdim. Abdulhakim el-Hüseynî (k.s.) talep sahibi dervişler için “Kabrimden onlara tütesim gelir.” demiyor mu? Muhabbetli ve talepli dervişe gıpta ederim diyor yani. Demek ki her halükarda konuşulacak bir mesele var… Bir talepsizlik sorunun yoksa yaz dedim. “Yaptığın işi doğru dürüst yapmak ihlâstır.” demişti, Şenel İlhan Beyefendi, kıymetli büyüğüm, biricik dayanağım, başımın tacı, gönlümün nuru, sevgi, korku ve hikmet bilge’m… O varken konuşmak ayıp, soru bile sorma, derdini sızlan, kalbinden yazıl da yazıl… Ah, yanında adam gibi hayatın her anında biraz kalbimize sahip çıkıp yanında dursaydık, irademize sahip olup güzel hizmetler yapsaydık, söylediklerine birebir uysaydık… Ahh, ah ki ne ahh… İlk yazdığım yazıya “Bu ne! Dalga mı geçiyorsun?” demişti kendileri. Haşa, ne mümkün, o gün için elimden o gelmişti… Sonra Allah yardım etti ki, onun da beğendiği bir şey yazmıştım. İlk yazdığım yazı idi; “Kibir gübürü üzerine…” Allah’ın yardımı olmadan ne olabilir ki… Mümkün değil… Bunu öğrenmek, inanmak, iman etmek tam 30 yılımı aldı diyebilirim… Biraz çile, biraz manevi sopalar, döve döve öğrettiler, acı çekerken ağladık, inledik, yakındık biraz tabii… Eh, yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, gezdiğimiz yanımıza kâr kaldı, üç günlük dünya hayatı; hiç zevk almadık desek yalan olur. Hesabı mı? Tek tesellimiz, meşru olması… Oysa öğrenilecek, hissedilecek, hayıflanılacak o kadar çok şey var ki… Allah’tan ki, büyüğümüz bize, “Pisliğin üzerini örtme, temizle, laf olsun diye yakınma, elinden geleni yap…” düsturunu öğretmişti. Bir tek bu mu, düştüğünde kalkmayı, ümitsiz olmamayı, yolda nasıl ilerleneceğini, ihlâslı olmayı, sosyal bir insan olmayı, diğerkâmlığı; yani yolda lazım olan azığın hepsini…
İnsanın yapısında var, hayatı kıyas kabilinden yaşarız hep. Kıyas, nefsin marifetleri bakımından çok üretken, çok rahatlatıcı ama gerçekte acı bir konformizm sunuyor insana. Çünkü kıyas kibir demek, kıyas haset demek, kıyas ucub yani kendi kendine verdiğin sahte diplomaların tümü, sahte bir yetkinlik duygusu demek… Kıyas riya demek… Yoksa insanın kıyasla ne işi olur… Ama oksijen yerine karbondioksit alıyorsun, haberin yok… Bal yerine zehir içmek aslında…
Kıyas bir küçümseme aracı ya da büyüklenme vesilesi. Tevazu ile vakarın farkını bir bilgi, bir ölçü olarak bilmeyenler için, harika bir tespit var; “Kibir büyüklük değil büyüklenmek, zillet ise küçüklük değil küçüklenmektir.” demişti büyük bilge, kâmil insan Şenel İlhan Beyefendi… Kıyaslayan ama adaletsiz insanın düştüğü çukur bu maalesef… Ama ilacı var. Lakin hep kendisiyle avunulan dünyalık diplomalar, insanı ne kibirden ne de zulmetten kurtarıyor! Diplomanın böyle bir hüneri yok. Ama aciz insan, hakikatten nasiplenene kadar diplomaya öyle bir anlam yükleyebiliyor. Daha doğrusu muhakeme ve muhasebesizlik diyelim… Mesleğini kişilik edinenlerin alayında hep bu psikoloji var. Ahlaktan nasiplenmeyip diploma ile adam gibi gezme sahtekârlığı… Toplumsal olarak insanın bütün ahlâkî açıklarını diploma kapatabilir mi? Konudan konuya geçiyoruz ama hayatın bilinen gerçekleri bunlar. Meslekî kimliğin bir kişilik ya da ahlâk unsuru sayılması düşündürücü değil mi? Beklenti ve umut olarak “evet”, ama gerçek çok farklı… Sahi, biz ne zaman adam olacağız? Muhasebe ve muhakeme, aşılacak yollar, yıkılacak dağlar misali… Ne kadar iyi yüzersen yüz, okyanusu aşamazsın. Allah’ın yardımının büyüklüğü bu işte… İnsan ne kadar kıymetli, ne kadar aziz bir canlı ki, üzerinde bu kadar büyük bir emek var. İnsan biricik ve “her şey” insan için… Allah’ın rahmeti ve merhameti konusu, nasıl da karşılık buluyor insanda, değil mi?
Bu sohbet, ancak, iniltilerle devam edebilir. Belki de hicran yarası dedikleri bu. Hicran ayrılık, vuslat, Dost’a kavuşmak… Zülfüyâra dokunmadan, Yar’a kavuşulmuyor ki… Zülfüyâra dokunmak, yani “burnundan kıl aldırmak…” Bunun gönüllü ve irade ile yapılanına “mücadele” diyorlar, mücadele yani iç oluşla yoğurmaya “mücahede…” İçeride “sufî benlik”, dışarıda alperen olmak… Koca Yunus ömrünü vermiş; “Bir ben var içimde benden içeru…” demiş. Tam da “Bizim Yunus…” Biz yani “ben…” Birbirine benzer insanoğlu… Ayna metaforu, insan aynada her yönüyle kendini görüyor. Çünkü kendisi, bir öteki kadar kıymetli… Bizim Yunus derken, bendeki Yunuslardan bahsediyor… Koca Yunus, bu yüzden evrensel işte… Yolun sonunda kendini gören Simurg misali, kendini bulmuş… Çünkü herkesin bir Simurg’u var dağları aşan ya da aşacak olan…
İnsanoğlu “bağırır” ama ses hızı belli, frekansı da belli… Kalplerden geçeni dahi bilen merhametli bir İşitici var. Yani bağırmanıza da gerek yok… Çoğumuz bilmez belki, “İsmail” işiten demek… “Semi” kökünden gelir. Duyma, işitme demek. Yani bir İşiten var… Allah… Bir İşiten, bir Gören var… Sem ve basar; işitme ve görme… İşiten ve gören, hayy, diri yani… Allah’ın (c.c.) sıfatları hep… Bizi dirilten, yani yoktan var eden ve yeniden diriltecek olan da O… Hassas ruhlar, bir can için bile onur savaşı verir, kurda kuşa yem etmek istemez insanoğlunu… Kurda kuşa yani hayata… “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe 9/128) ayetiyle Kur’an’da övülen Peygamber’in, durduğu yer ne muhteşemdir… Peygamberlik müessesesi, kıymet ve değer müessesesi, insana insanı anlatıyor… Kendi kıymetini bilen başkasının kıymetini de biliyor… Kıymet, Allah katındaki varlığımız… İtibar edilen değer…
HATALAR
Bir yüz ekşitmenin altındaki psikoloji dahi bizi çok üzer… Yani üzülmemiz, hayıflanmamız gereken, “eyvah n’oluyor yine!” dedirtecek bir durum vardır ortada. Olmamış, yemek pişmemiş dedirtecek bir durum. Öyle ki, dünyevileşme anlamında, modern zamanların modern yolcuları, kendi kulvarlarında yol almıştır ama modern derviş, -yani aynı asrı paylaşmak anlamında- kendi kulvarında yol alamamış durumuna düşersiniz… Dünya mı ahiret mi karar vermiş adama yakışmaz bu, senin bir davan var ve nâkıssın… Üstelik yaşanacak tek bir dünya var, hem de “ahiretin tarlası” olan bir dünya.. Yani ne ekersen onu biçeceksin… Zaman sınırlı, sen nâkıs ve oyalanmaya devam ediyorsun…
“Yüz ekşitmek” deyip geçmeyin… Fiziği biraz kötü bir insanla dahi kendini kıyaslayıp nefsinin adiliğini görebilir insan… Kıyaslamaktan kasıt, onu öne çıkarmamak, pozitif bir ayrımcılık yapmamak, aksine aleyhine olmak ya da nötr olmak, duyarsız olmak… Yine kendinle kıyaslayıp senden iyi durumda olan karşısında zillete düşmek ya da kibirlenmek; hiç fark etmez… Hepsi de irfan vadisinde insanı boşa çıkartır ama haberimiz olmaz… Bu kıyaslamanın başı var, sonu yok maalesef… Bazen paranızla, bazen makamınızla, bazen sosyal sermayenizle mağrur ama aslında mağdur olursunuz… Kırılıp dökülmeden yola devam etmek hiç kolay değil…
Düşmana mı dosta mı haset edersiniz? Hiç haset var mı sizde diye sormayacağım. Var… Bu soruyu sormak için masum olmak zorunda da değilim, bende de var… Hakiki irfan meclislerinde insan sıradanlaşmazsa ne hakikatle buluşur ne de kendisiyle yüzleşir… Orada dostlar hep aynadır ve aynı zamanda aynıdır… Psikoterapilerdeki “id” denilen alan, nefisle eşdeğer tutulan, bilinçdışı ve farkındalıklarımızı aşan bir alandır ve “id” ile yüzleşmek zordur. O nedenle zikir gerçekten tam bir ilaç ve kurtuluş yoludur. Pek çok insan, hasedini kabul etmekte zorlanır. Ama bu yolları aşmış büyüklerin tecrübeleri, hasedin, nefis hastalıkları içinde en zor çıkanı olduğunu söyler bizlere. Kibrin ucub ile amcaoğlu olduğu, hasedin de kibirle sıkı bir yol arkadaşlığı olduğu bilinir. Hatta hased, “yakın akraba hastalığıdır” denir. Dilenci, cumhurbaşkanına hased etmez ama diğer dilenciye hased etme potansiyelini alabildiğine taşır. Çok kıymetli büyüğümüz, Şenel İlhan Beyefendi’nin gönül sohbetlerinde bu konuların derinlemesine işlendiğini yıllarca müşahede ettik, istifade ettik. Kendisinden Rabbim, binlerce kere razı olsun, hakkını ödeyemeyiz. Üzülerek söylemeliyim ki, bu güzel ahlâk sohbetleri maalesef lâyıkıyla her yerde işlenmiyor, işlenemiyor.
ÜMİTLER VE BEKLENTİLER / AHİRET AZIĞI
Her şeyden önce, mümkünse kaldırabileceğimiz bir fasıklığı öneriyorum! Yanlış anlaşılmasın “Fasık olun!” demiyorum, fasıklığımızı fark edelim diyorum. Bu, “Dayanabileceğin kadar günah işle!”den farklı bir şey değil aslında… Yaptığımız her şeyin bir karşılığı olduğunu bilmezsek, ne ödülün ne cezanın, üzerinde durulmuş bir keyfiyet olduğunu biz “hissedemeyiz.” Üzerinde düşünmek anlamında kıymetli bir şey söylediklerim. Ümit ve korku arasında olmak, amellerini abartarak ucub eylemek, teşvik edilen amellere çaba harcamak, sakındırılan konulara temkinli yaklaşmak, şüphelilerden uzak durmak ve takva, bizdeki duygu ve düşünce karşılığı olarak hep buradan beslenmiyor mu? Ama bire bin veren Allah ve O’nun (c.c.) cömertliği, merhameti ve dahi bilemeyeceğimiz nice nice yücelikleri, bizleri amellerimizle varlık bulduğumuz bir tür “kontür Müslümanlığı” yaptırmaktan da alıkoyuyor. Amelimiz az, günahımız çok iken, ümitli olmamızı sağlayan şey, Allah’ın büyüklük ve merhametine olan inanç değilse, asıl sıkıntı orada başlıyor. Burada hesabî olacaksak, hiç olmazsa amelimizin az olduğunu bilelim; çünkü Kur’ân ve hadislerde hangi ameli yaparsak neyle karşılanacağımıza dair o kadar çok ve muhkem bilgi var ki, saymakla bitmez… Ve söz konusu amellerin çarpanları ya da çoklu karşılıkları, hep ebediyet hissi veren keyfiyettedir. Hatta bir düşünme şekli olarak, Allah’a borç vermek, Allah’ın misliyle vermesi gibi hesabî kıstaslar dahi vardır. Ama düşünce biçimi olarak, sebeplilik açısından, hep diğer kullarla ilişkiler ve bu minvalde “kul hakkı” kavramı ön plana çıkarılır. Kula yardım etmekle Allah’a yardım etmek, hastaları ziyaret etmekle Allah’ı ziyaret etmek gibi benzetmeler yapar Allah (c.c.). Nitekim Bakara suresi 261. ayette; “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” buyurmaktadır. Kullarını yaratmış ama onları başıboş bırakmamış, hatta müjdelerle yollarını açan, sürekli olarak kullara iyilik güzellik tavsiye eden bir Allah var… Lütfen söyleyin… Kullarını başıboş ve yalnız bırakmamış bir Allah var, peki Allah’ından kopmamış kullar nerede?
O nedenle, ahiret azığı konusuna biraz da buradan bakmak faydalı olur düşüncesiyle, bölüşmek istedim… Doğrusunu söylemek gerekirse, bölüştüğümüz şey de bir “azık” değil mi? Kullar arasında bölüşülen bir şey yani… Yoksa Allah’ın arzı da geniş, lütfu da geniş, burada bölüşmeyi öğren de gel, ahirette bölüşecek bir şey yok, hak edene hak ettiği veriliyor zaten… Ne dersiniz, koca dünya hayatı sadece bu duygudan mülhem olsa, yine de büyük bir aşkla yaşanmaya değmez mi? Hep şükrederek, tefekkür ederek, tabir caizse, Allah’ın şarkısını söyleyerek… Yani O’na olan sevgiden, muhabbetten dem vurarak…
Bedevî zevkler dedik ama iyisiyle kötüsüyle bizim de böyle, kaba, kalın, hoyrat, usturupsuz zevklerimiz var kardeşim… Biz de insanız… Madem öyle, nefsine zulmetme ama başkalarına da zulmetme… Sonunda aciziz ve vazgeçilmez değiliz, ama ahirete dokunmak anlamında potansiyelleri olan bir canlıyız… Aramızda bir ölüm perdesi var ama o perde, biraz düşününce hem var hem yok aslında… Yolculuğumuz, dünyaya doğmakla başlamış bir defa… Başımızda böyle dertler varken, bu şartlarda ölmek dedikleri şey sakın “olmak” olmasın; ne dersiniz… Yoksa ölümden büyük hakikat olmadığını bilmeyen mi var!
Sonuç olarak, büyük mahcubiyetlerin ardından her şeye rağmen aslanlar gibi mücadele etmek, asla ümitsizliğe düşmemek bizim şiarımız olmalı… Sadece Allah’tan istemek yani O’na (c.c.) sığınmak… Onsuz olmayacağını bilmek… Lale gibi boynunu büküp elinden geleni yapmak… Son nefese değin, ahiret azığımızı çıkarmak…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.