Aleksitimiden Kurtulmak Mümkün mü? / Dr. Özlem Şener

Aleksitimi nedir? Aleksitimik bireylerin iç dünyaları nasıl olur?
Aleksitimi, duygular için söz yokluğu olarak tanımlanıyor. Fakat benim en beğendiğim tanım, bir psikiyatristin söylediği duygu arazlığı tanımıdır. Çünkü aleksitimi, sadece duygular için söz yokluğu değil, duyguları duyabilmeye de sağır olmak anlamını kapsayan bir yapıya sahiptir. Böylece, Türkçe karşılığı, tam olarak duygu arazlığı diye değerlendirebiliriz.
Bu kişiler duygularını yaşarlar, ama inandırıcı bir nitelikte olmaz bu duygular. Duygularını tanımlamalarını istediğimizde, genellikle tanım bulamazlar ve duygu tanımı diye yaptıkları şey duyumların tanımıdır, yani kendi bedenlerinde ne olduğunu tanımlamaya çalışırlar. Bu kişiler, ağırlıklı olarak mantıklarını, zihinsel becerilerini kullanan bireylerdir ve yıllar içerisinde düşüncelerin üzerinden kendilerini tanımlamaya alıştıkları için ve duygular kullanılmadığı için, onun ne anlama geldiğini anlayamamak, anlayamadığı için de tanımlayamamakla karşı karşıdırlar. “Bu olay karşısında ne hissettin?” diye sorulduğunda, “Bir karıncalanma oldu.” diye ifade edebilirler, yani vücudunda ne olduysa onu tanımlarlar. “Bir ateş bastı.” diyebilirler. Bunun arkasında korku, kaygıyı veya başka bir duygu varsa o duyguyu tanımlamak onlar için çok zordur. Çünkü duygular, onlar için ne olduğunu bilmedikleri bir şeydir. Duygularını tanımada ve bu duyguların tam olarak ne anlama geldiğini tanımlamakta güçlük çekerler ve genellikle de duygular yerine duyumlar üzerinden tarif ederler. Sadece kendilerinin duygularını değil, diğerlerinin duygularını anlamak da onlar için zordur. Bundan dolayı aleksitimik bireyleri, empatik beceriyi kullanmaktan da biraz yoksun bireyler olarak tanımlayabiliriz. Hayal ve fantezi kurmada da bir yetersizlikleri vardır. Genellikle dünyaları daha gerçekçi, daha mantıklı, olup bitenler üzerinden bir tarifleri vardır. Mekanik hafızayı kullanırlar, bilişsel yönelimli bir özelliğe sahiptirler. Yapılan bütün çalışmalar da bunları gösteriyor.
Aleksitimik bireyler için yapılan çok güzel bir tabir var aslında: Duygu cahilleri. Bu bireylerin çoğunlukla sayısal zekâlarının, mantıksal zekâlarının çok iyi olduğu, fakat duygusal anlamda ciddi bir eksiklikleri olduğu gözlemlenmiştir. O nedenle, duygu cahilleri şeklinde yapılan tanım da benim harika bulduğum tanımlardan bir tanesidir.
İç dünyaları nasıldır? Şöyle bir örnek verilebilir: Bir çocuğun; korkmuşsa, kaygı yaşıyorsa, bir endişesi varsa, “Çok kaygılıyım, endişeliyim, şundan sebep böyle hissediyorum.” diye tanımlamasını beklemeyiz. Genellikle ya “Başım ağrıyor.”, ya “Karnım ağrıyor.” derler. Aleksitimik bireyler de, çocuklar gibi, bunlar üzerinden kendilerini ifade ederler ve bu davranış, bu eğilim yetişkinlik düzeyine kadar devam ettiği için, ilerleyen yıllarda organ dilini kullanmayı keşfederler. Yani duygularını ifade etmezler de, bedenlerindeki organlarını kullanarak, organ dilini kullanarak duygularını bir şekilde ifade etmeye çalışırlar. Aleksitimik bireylerle ilgili yapılan çalışmalar birebir aleksitimiyi incelemek üzerinden çıkmamıştır. Vücuttaki birtakım deformasyonların, bozulmaların yani semptomların psikolojik kökenleri vardır. Buna psikosomatik rahatsızlıklar deriz. Ağrılar; migren ağrısı, karın ağrısı, mide ağrısı, kol-bacak ağrıları veya egzama… Bunların hepsi benzer kategoride yer alabilen psikosomatik kökenli hastalıklardır ve aleksitimi de onların araştırılması üzerinden ortaya çıkmıştır. Yani bu kişilerin ağırlıklı olarak duygu tarifi yapamadıkları ortaya çıkınca, aleksitimi de bunlar üzerinden keşfedilmiştir.
Aleksitimik belirtiler, özellikler nelerdir?
Aleksitimik özelliklerde temel dört tane durumdan bahsedilir. Bir bireyin aleksitimik olup olmadığına dair dört temel duruma bakılması gerektiği vurgulanır. Psikiyatride kullanılan tanı kitabına göre bir insana aleksitimik diyebilmek için belli özellikleri göstermesi gerektiği, bunlardan en az beş tanesinin olması gerektiği ifade edilmektedir.
İlki, duyguları fark etme, ayırt etme ve söze dökme güçlüğüdür ki aleksitiminin en belirgin özelliği budur. Duyguları ifade etmekte ve bunları ayırt etmekte, sonra da söze dökmekte ciddi bir güçlük yaşamaktadırlar. Diğeri, hayal kurmada ciddi bir kısıtlılık yaşıyor olmalarıdır. Diğer bir nokta da dışa dönük düşünmeleridir. Yani çok uyumlu görünürler, sosyal anlamda çok uyumlu yaşarlar; fakat bu uyumluluk aslında onlar için kendini ifade etme biçimi değildir.
Bunlardan, duyguları ifade etme üzerinde biraz daha duralım. Kendilerini ifade etmelerini istediğimizde, üzgün mü, yorgun mu, kaygılı mı, mutlu mu olduklarının ayrımına varamazlar, genellikle bedensel duyumlarından yola çıkarak ifade ederler. “Rahatım veya rahatsızım, vücudumu gevşemiş hissediyorum” gibi ifadelerle kendilerini tanımlarlar. Konuştukları zaman yüz ifadelerinde bir donukluk vardır. Her ne duygu yaşarlarsa yaşasınlar, yüzlerinde genellikle aynı tonda, değişmeyen, duygusuz bir ifade vardır. Günlük yaşamda iletişim kurabilirler, düşünebilirler, birçok şey anlatabilirler, çok iyi sohbet edebilirler; ama bu sohbetlerin içerisinde genellikle duygu geçmez. Bir duygu sorduğunuzda da bedensel yakınmalardan söz ederek bunu anlatmaya çalışırlar. Duygusal yaşamları çok kısıtlıdır ve duyguları yüzlerinden anlaşılmaz. Düşünce, duygu ve duyumu ayırt etmede güçlük yaşarlar.
Duygular, duyguları ifade edebilmek, duygusal bağ kurabilmek, bizim hem iletişim kurmamızda, hem de dünyada sağlıklı bir insan olarak, bir topluma ait birey olarak yaşayabilmemizde önemli yer tutar. Bu insanlarda, duyguları tanıyamadıkları ve konuşamadıkları için, duygusal bağ kurup kurmadıkları anlaşılamamaktadır.
Hayal güçleri çok kısıtlıdır, çoğu kez duygularını çağrıştıracak hayallerden uzak dururlar ve hatta gördükleri rüyayı bile çoğunlukla hatırlamazlar.
Aynı konu üzerinde çok ısrarlıdırlar, tekrarlayıcı konuşmalar yaparlar. Kendi bildiğini yapan karakteristik özelliklere sahiptirler.
Toplumda uyumludurlar ve bunun için çok çaba harcarlar. Bu, onlarda büyük bir strese sebep olur. Aleksitimik bireylerde depresyon, stres, kaygı bozuklukları olabilir. Ama bunları görmez ve böyle bir problemleri yok gibi yaşam sürerler. Kişiler duygularını ifade edemedikleri için, ruh bir kısıtlılığa girer ve kendini depresif bir moda sokar; ortaya çıkmayan duygu bir müddet sonra başka bir yerden patlak verir. Tıpkı bir balonun içine çok fazla hava doldurulması sonucunda patlayacak olmasının verdiği sertlik gibi, insan ruhu da duyguların ifade edilememesi durumunda ciddi bir kaygı yaşar, eğer bunlar dışarı çıkmazsa patlamaya neden olur. Vücutta hasar oluşur; mide ülseri, hipertansiyon ve benzeri hastalıklar meydana gelir. Migren de duyguları ifade etmemekle, sıkışmışlık hissi nedeniyle olmaktadır.
Empati kuramazlar, başkalarını anlama yetenekleri zayıftır ve bağımlı bireylerdir. Bu bağımlılık madde ya da insan bağımlılığı olabilir. Sosyaldirler, dışa dönüktürler, insanlarla ilişki kurarlar, ama yakın sosyal ilişkilerden de bir o kadar kaçarlar. Düşünsenize, yakın ilişki içerisine girdiğinizde, çok yakın dostluklar-arkadaşlıklar kurduğunuzda, onlarla duygu paylaşmanız gerekir. Ama bu insanlarda paylaşacak bir duygu yok; bu nedenle tek başına bir hayat sürmeyi tercih etmektedirler.
Aleksitimide kimler daha büyük risk altındadır?
İletişim bizim yadsınamaz bir ihtiyacımızdır. Çünkü ait olmak isteriz; bir aileye, topluma, bir sokağa, mahalleye, bir kültüre ait olmak isteriz ve ait olmak için de etrafımızda bulunan insanlarla iletişim kurma ihtiyacı duyarız. Toplumlara baktığımızda, özellikle Doğu toplumlarında iletişim kurarken duyguların pek ifade edilmediğini görürüz. Duyguları ifade etmenin kimi toplumlarda zayıflık, güçsüzlük göstergesi olarak kabul edildiğini; kimi toplumlarda, atadan böyle görülmediği, bunun ayıp olduğu şeklinde değerlendirmeler olduğunu görürüz. Bununla beraber, bazı ailelerde -Doğu’da veya Batı’da, fark etmeksizin- duygular hiç konuşulmaz. Duygu ifade edilmez, aile bireylerinin duyguları sorulmaz; hep yapılması, edilmesi gereken şeyler üzerinden bir konuşma vardır, aile muhabbeti yoktur. Bu tip aileler içerisinde ve bu tip toplumlarda yetişen bireyler gerçekten risk altında bulunuyorlar.
Aleksitiminin tanımları, kuramlara göre farklılık gösteriyor. Nörofizyolojik kurama göre farklı, biyolojik kurama göre farklı, psikanalitik kurama göre farklı, bilişsel kurama göre farklı. Kuramlara göre tanımı birbirinden farklı olsa da temelde aleksitiminin duygulardan yoksun, duyguları konuşmaktan yoksun ortamlarda büyüyen kişiler için ciddi bir risk oluşturduğunu söyleyebiliriz. En önemli olan şeyin de şu olduğunu düşünüyorum ve buna dair yapılmış araştırmalar da var: Çocukluğunda, ergenlikte, genç yetişkinlik döneminde önemli bir travma yaşamış olan bireyler duygularını ketliyorlar. Bu travmalar ne olabilir? Anneyi kaybetmek, babanın anneye şiddet uygulaması veya gözünün önünde gerçekleşmiş, korkunç, dehşet veren bir olay olmuş olabilir. Direkt kendine yapılmış bir şiddet de olabilir bu. Duygulara dair ruhunda ve zihninde bir kapanma yaşanıyor. Haliyle bu kişiler ilerleyen yıllarda aleksitimik belirtileri daha sık, daha fazla gösterebiliyorlar. Çünkü duygular ifade edildiğinde ne olacağını ve bununla nasıl baş edileceğini bilmedikleri için yok sayarak, üstünü kapatarak, bir nevi sümen altı ederek, duygular yokmuş gibi bir hayat yaşıyorlar.
Nörofizyolojik kurama göre sayısal zekâya, sayısal hafızaya, mekanik hafızaya sahip olan bireylerin duygusal hafızaları daha az geliştiği için bu rahatsızlığın ortaya çıktığı söyleniyor. Nörofizyolojik kuramcılara göre sayısal ağırlıklı zekâ düzeyi olan bireyler de bu noktada risk altında görülebilir. Bu, tamamen kuramsal açıdan baktığımda söyleyebileceğim bir söz.
Aleksitimik bireylere nasıl davranılmalı?
Toplum içerisinde kolay kolay ele alınıp çözülecek, ilaçla tedavi edilecek bir rahatsızlık değildir. Nörofizyolojik kuram, aleksitimi için doğuştan gelen bir problemdir der. Kişinin böyle bir zihinsel yapıya sahip olarak doğduğunu söyler. Aleksitimik bireylerle çalışmak zaman isteyen bir iştir, zor olabilir ve aleksitimik bireylerin de bunu bilmeleri lazım. O yüzden, en başta ihtiyacımız olan şey sabır. Daha sonrasında aslında yapılacak olan bazı şeyler var. Aleksitimik bireyi, duygu durum ve bilişlerinde ne tip bir problem olduğu konusunda önce bilgilendirmek gerekiyor. Bu bilgi verildikten sonra da hissettiği duygularını sinyal olarak kullanmaya başlamasına yardımcı olmak gerekiyor. Ayrıca bireyin duygularını fark edip sözel olarak ifade etmesi ve empati kurma yeteneğinin geliştirilmesi için onların desteklenmeleri önemlidir. Bunlar için de bir dizi terapi süreci ve eğitim süreci gerekebiliyor.
Aleksitiminin tedavisi ilaçla yapılan bir tedavi değil, tamamen terapidir. 1950’li yıllarda önce psikodinamik terapiler kullanılmıştır. Ama bu terapi tekniğine, kişilerdeki duygu durumuna negatif etki edici sonuçlar ortaya çıkardığı için devam edilmemiş, onun yerine bilişsel davranışçı terapiler yapılmıştır. Doktora tezim, aleksitimik bireyler üzerinde psikodramanın etkisini incelemek üzerinedir. Etkili ve başarılı sonuçlar elde ettim. Hangi terapi tekniğinden faydalanırsanız faydalanın, terapiyle birlikte bir psikoeğitim almaları, yani bu kişilerin duygularını tanımalarına yönelik bir eğitim içinde olmaları gerekiyor. Ne olduğunda korku olur, ne olduğunda yetersizlik hissedilir, ne olduğunda çaresizlik hissedilir, öfke nasıldır, coşku nasıldır… Duyguları tanımaları ve bu duyguları nasıl hissettiklerine dair bir eğitim almaları faydalı olur. Bunun için videolardan, filmlerden faydalanılabilir; psikoeğitim çalışmalarında filmler hakkında konuşulabilir. Terapilerde kendi yaşamsallıklarını terapi gruplarına getirebilirler. Grup terapisinin onlar için çok faydalı olacağına inanıyorum. Başkalarında da o duygu paylaşımlarını görmek onlar için çok eğitici ve iyileştirici olabilir. Her biri aleksitimik bireylerden oluşan bir grup terapisi de olabilir; karma, başka problemler yaşayan bireylerin olduğu ve bir-iki tane aleksitimik bireyin olduğu gruplar da olabilir. Duygularını tanımlayabilen, duygularını ifade eden bireyleri gördüğünde, nerede ve neye karşı bu duyguyu ifade ettiklerine dair örnekleri terapötik zemin içerisinde görüp anlıyor ve duyumsuyorlar. Bunun, kendilerini ifade etmekte, duygularını çözmekte çok işlevsel olduğunu ifade edebilirim.
Eğer geçmişte herhangi bir travma sonucu bir kapatma olmuşsa; korunaklı bir ortamda, uygun bir zeminde bunlarla yüzleşince kişinin psikolojik yeterliliği artmış oluyor. Kendi kendilerini iyileştirmiş olabiliyorlar bu süreç içerisinde.
Aleksitimide aileden görülemeyen sevginin ve ilginin bir etkisi var mı, bunlar arasında nasıl bir bağlantı vardır?
Elbette etkisi vardır. Hayattaki ilk bağımız annemizledir. Hayatı önce anneden öğreniyoruz; annenin sevme biçiminden, annenin yaklaşım biçiminden… Onunla nasıl bağ kurmuşsak, hayatla da öyle bağ kuruyoruz. Çocuk esirgeme kurumundaki iki aylık bebekler üzerinde yapılan bir araştırma var. Araştırmada, birinci gruptaki bebeklere mamaları kucakta veriliyor. Karnı doyuruluyor, seviliyor ve yatağına yatırılıyor. İkinci gruptaki bebeklerin ise yattıkları beşiklerin etrafı örtüyle çevrilmiş; hiç kucağa alınmadan, beşikten kaldırılmadan altları temizleniyor. Beslenmeleri için de biberon beşiğin kenarına bağlanıyor ve bebek oradan emerek besleniyor. Bakıcılarla bebekler temas etmiyor. 2 yıl sonra bu bebeklerin fizyolojik gelişimlerine bakıldığında, iki grup arasında çok önemli farklar olduğu görülüyor. Sevgi gösterilmiş ve kucağa alınmış bebekler oturabiliyor ve yürüyebiliyorken; hiç kucağa alınmadan, beslenmesini bile yatağın kenarına bağlanmış biberondan emerek yapan bebeklerin ise 2 yaşına geldiklerinde hâlâ oturamadıkları gözlemlenmiştir.
Aileler nerede hata yapıyor?
Aileler çocuklarıyla zaman geçirmekten kaçınıyorlar ve “Ne oldu çocuğum, ne hissediyorsun burada, anlatır mısın bana?” demiyorlar. Çok hızlı bir çağda yaşıyoruz; ne kadar eğitim alırsak alalım, çocukların duygularını dinlemeye zaman ayırmıyoruz veya ayıramıyoruz. Bu, ailelerin yetiştirme tarzı açısından önemli bir etken. Çocuklar en çok model alarak öğrenirler. Biz çocuklarımızla iletişim kurarken, çocuklarımızın gözünün önünde duygularımızı paylaşmaktan kaçınıyoruz. Anne-baba ilişkisini düşünelim: “Çok üzüldüm. Neden bana böyle davranıyorsun? Bana böyle davranmaya hakkın yok.” cümlesinin arkasından, “Sen bana böyle davrandığında kendimi haksızlığa uğramış hissediyorum, haksızlığa uğramış olmam da kendimi yetersiz hissettiriyor.” gibi cümlelerle, çocukların duygularının ifade edildiği bir atmosferde yetişmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Böylece duygular kaçılacak, ifade edilmeyecek; ifade edilirse küçük düşülecek, zayıf görülecek gibi bir algı veya inanç geliştirmez çocuklar. Çocuklar görmedikleri şeyi yapmayı öğrenmezler. Gördükleri şeyi yaptıkları için, duyguların ifade edilebildiğini öğrenebilir ve bunu bir beceri olarak kazanabilirler. Ailelerin dikkat etmesi gereken nokta, duyguların ifade edildiği bir aile ortamı oluşturmalarıdır. Buluşma saatleri, konuşma oyunları düzenlenebilir.
Ailelere tavsiyeleriniz nelerdir?
Bunu ifade etmeden önce şunu söylemek istiyorum: Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, aleksitimi, eskiden psikosomatik hastalıklara eşlik eden bulgular olarak bilinirken şu anda normal popülasyon içerisinde de aleksitimik özelliklere sahip bireylerin çok fazla olduğu ortaya çıkmıştır. Yani bunun psikosomatik hastalıklara eşlik eden bir bozukluk olarak değil, maalesef, toplumumuzda normal yaşantısını devam ettiren popülasyon içerisinde de çok fazla yaygın olmaya başladığı gerçeği var.
Bunun en önemli nedenlerinden biri, çok fazla bireyselleşmiş bir hayat yaşamaya başlamamızdır. Bireyselleşmeyle beraber kişilerin yalnızlaştığını, üstüne bir de teknoloji kullanımının çok fazla artmasıyla beraber bireylerin daha da yalnızlaştığını, hatta çocukların bile yalnızlaştığını görüyoruz. Pandemiyle beraber hepimiz evdeyiz. Çocuklar dışarıya çıkamadıklarından, arkadaşlarıyla buluşamadıklarından, çocukları oyalamak için hep teknolojiyi kullanıyoruz. Bir tarafıyla hayatı kolaylaştıran bir avantaj gibi gözükse de bir yanıyla önemli bir dezavantaj. Ne yetişiyor acaba yarınlara? Böyle bir soruyla kaygımı da ifade etmek isterim. Yarınları nasıl çocuklara bırakıyor olacağız ve bizim çocuklarımız ruhsal sağlıklılık anlamında nerede olacaklar? Buna dair önemli bir çalışma yapılması gerektiğine inanıyorum.
Bunun ötesinde, annelere-babalara ne öneriyorum? Çocuklarla vakit geçirmelerini tavsiye ediyorum. Hani hep kaliteli zaman geçirmek diyoruz ya, aslında bundan kastımız, onlarla oturup yemek yemek değil. Yani yemek yemeyi bir duygu ifadesi, ilgi gösterme; çocuğun da bunu annesinin ilgilenme biçimi olarak algılamasındansa, bir kitap alıp okumak, “Haydi bu masalı da sen tamamla. Nasıl tamamlardın? Oradaki karakter sen olsaydın nasıl hissederdin?” gibi sorularla, sohbetlerle, güncel yaşantıların içerisine duygularını ifade etme ve duygularını söyleme becerilerini çocuklara kazandırmalarını tavsiye ediyorum. Duygular öğretilir mi, yaşanır mı? Duygular yaşanır; ama yaşadıklarının ne olduğunu anlamaları için öğretilir, yani anlama becerileri öğretilir.
Bu nedenle kitap seçerken de çok dikkatli olmalarını öneririm. Çocuklarının okuyacağı kitapları veya çocuklarına okuyacakları kitapları seçerken, duygu ifadesine yer verilmiş olan kitapları tercih etmelerini; akabinde de kendilerinin sorduğu sorularla bunları desteklemelerini ve çocuklarına duygularını öğretmelerini tavsiye ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.