O an, için için kızarken yaşlı adam beyaz bir zarf uzattı. “Al bakalım delikanlı, bu avansın.” Zarfı usulca açtı. Kabaca baktı, hatırı sayılır bir miktardı. Günün tüm yorgunluğunu ve birikmiş öfkesini sünger gibi emip temizlemişti. “İşin bu günlük bitti. Yarın saat sekiz otuzda burada ol. Günün geri kalanının tadını çıkart.” Ama Salih’in gücü kalmamıştı. Tek derdi eve gidip uzanmaktı. Fakat aklında, dolaşırken gördüğü o güzel eşarplar vardı. Neredeyse koşar adımlarla mağazaya doğru yol aldı. Derin bir nefes alarak içeri girdi. Kararsız gözlerle eşarplara bakarken bir kız “Yardımcı olayım.” dedi. Kıza bakmadan “Güzel bir eşarp alacağım.” “Kime? Nişanlınız, anneniz?” Nişanlı, kelimesi bombanın pimini çekmişti. Ona Feride’yi hatırlattı. O yüreğine saplanmış ve çıkartılamayan bir kurşundu. Her gün santim santim acı vererek dolaşıyordu. Tezgâhtar derinlere dalan Salih’e “Beyefendi” dedi. Aceleci bir şekilde “Yengeme, kırklı yaşlarında.” Kız tek tek bütün alternatifleri çıkarttı. İçinden “Bu ne zor işmiş be kardeşim.” dedi. Sonra muhakeme etti. Yengesi her kesimden insanla görüşen, saygın bir kişilikti. Aynı zamanda işi gereği güçlü görünmeliydi. Zarafetle gücü buluşturan bir tanesini seçti. Kız “Güzel seçim ama en pahalısı.” dedi. Salih umursamazca “Ona değer.” dedi. “Anlaşılan yengenizi çok seviyor ve saygı duyuyorsunuz.” “Evet” manasında başını salladı. Otobüse binmeden bir de tatlı aldı. Muharrem Dokumacı, onu bütün gün sağa sola koşturtarak yorup, aklını işine yoğunlaştırarak kızı unutturmuştu. Evet, bu adam boş değildi. İstanbul trafiği ve duraklardaki dur kalklar, ona beşikteki çocuk muamelesi yapmış, oturduğu koltukta gözleri kapanmıştı…
Buna benzer koşuşturmacalı günler birbirini takip ederek iki haftayı tamamladı. Öğle yemeğini yedikleri saatte, dışarıdan, önce anlaşılamayan bağrışlar duyuldu. Muharrem ne olduğunu öğrenmek için dışarı çıkarken atışmalar koridora taştı. Adamın birisi “Bir de Müslümanlığı kimseye bırakmazsın ama gösteriş için ibadet edersin. Adam ol da önce borcunu öde. Pis sahtekâr, yalancı.” Bu ithamları duyan Muharrem Bey kapıdan bir hışımla geri döndü. Gözleri dört dönüyor burnundan soluyordu. Belli ki hakaret içeren bu sözler kanına dokunmuştu. Öfkeyle çekmecesini açtı. Silahının namlusuna mermiyi sürerek hızla seslerin geldiği iki üst kata doğru adeta uçarak gitti. Salih’i bir korku aldı, “Ya kan dökülürse!” Bu korkuyla ona yetişti. Otuzlu yaşlarında, bir elinde kumaşçıların çantası olan orta boylu bir adam saydırmaya devam ediyordu. Karşısında ise yirmi beşinde olduğu belli genç simasında derin sıkıntı izleri taşıyan yiğit bir adam vardı. O da altta kalmadan cevap veriyordu. “Ulan borcumuzu ödemeye çalışıyoruz. Bende şimdiye kadar paran kaldı mı?” Muharrem önündeki adamın kolundan sıkıca tuttu. Adam döndü, karşısında aslan bakışlı birini görünce bir an tırsar gibi oldu. Muharrem hiç teklemeden “Ne kadar lan alacağın?” Adam; “Sana ne oluyor, sen de kimsin?” bakışıyla baktıktan sonra “Otuz” dedi. Peşi sıra gelen Salih’e dönen patron; “Şu anahtarı al, kasadan otuz bin lira al gel.” Koşar adım kasadan emaneti getirip patronuna verdi. O da sövercesine bir tarzda adama verip senetleri aldı. Muharrem, esnaf gencin koluna girip kendi iş yerine götürdü. Bir bardak su ikram etti. Birkaç dakikalık bir sessizlik oldu. Yüzünün hafif hafif kızarmasından mahcup olduğu belliydi. Daha kötüsü belki de handaki diğer esnafa rezil oldum düşüncesi ince ince içini kemiriyordu. Genç tam teşekkür edecekken Muharrem söze girdi. “Hakkını helal et yiğidim. Şurada komşumuzun sıkıntısı var. Ne derin gaflet ki bizim haberimiz yok. Adamız diye dolaşıyoruz. Sanki zamanında aynı sıkıntıları yaşadığımızı unutmuş gibiyiz. Şunu unutma! Buradaki her bir iş yeri sahibi böyle cenderelerden geçmiştir.” Bu konuşmanın onu biraz rahatlattığı her halinden belliydi. “Abi, teşekkür ederim. Acemilik işte, bir adama mal kaptırdık onun parasını kurtarmaya çalışıyorum. Bu arada sağa sola ödemelerimizi aksattık. Evim olsa satacağım ama ne fayda elde yok avuçta yok. Bir tek, iş için lazım olan arabam var, onu da satamam. Dipsiz bir kuyu işte, bir anda tökezleyip düştüm. Kısa zamanda ödemem mümkün değil; sizinle de aylık senetler yapalım daha sağlıklı olur.” Muharrem, bildik acıları ben de yaşadım diyen gözlerle baktı. İçinde hüzün, merhamet ve mahcubiyet vardı. “Üzülme, şimdi işinin başına dön. Sonra bakarız.” dedi. Genç teşekkür edip dükkânına giderken ortamın ateşi sönmüş fakat yaşlı adamın iç dünyasının harareti iyice artmış ve çok acı tatlı olaylar görmüş gözlerinden, saklanmak istenen billur bir damla yaş olarak düştü. Salih bir an ne yapacağını bilemedi “Su abi” dedi. Sadece “evet” manasında başını salladı. Salih hemen küçük buzdolabından bir şişe su açtı. Adam birkaç yudum içti. Sonra eski çekmeceden yıpranmış bir fotoğraf albümü çıkarttı. Atik bir el hareketiyle orta sayfayı açıp Salih’e uzattı. Bu, siyah-beyaz eski bir fotoğraftı. Takım elbiseli, kravatlı birkaç adamla, onlara yumruk sallayan bir genç ve araya girenler. Yüzler tam seçilemiyordu. Salih uzun uzun baktı. Muharrem de onu seyrediyordu. “Bu ilk esnaflığa başladığım yıllar. Borç harç açmıştım. O zamanlar senet daha yaygındı; imzaladık ama ödeyemedim, ödeyemiyorum. En sonunda haciz kapıya geldi dayandı. Ben zaten için için yanıyorum. Sözümü yemişliğin ızdırabı, rezil olmuşluğun mahcubiyeti ve işyerini kapatacak olmanın kederi. Senin anlayacağın tam kara kış. Bir de bakmışım kapıda bir avukat iki icra memuru belirdi. Merhaba, merhaba yüzler asık. Oturun çay kahve içelim anlaşalım yok, taksit yok, biraz daha zaman verin ona da yok. En sonunda avukatın “Biz senin gibi masum görünüşlü şark kurnazlarını çok gördük.” demesiyle yumruğumun tadına bakması bir oldu. “Ben, Allah ne verdiyse bunlara girip dükkândan dışarı attım. Tabi esnaf araya girdi. O zamanlar handa Rizeli Şipşak Ali Kemal vardı. Otuz iki pozluk makaralı bir fotoğraf makinasıyla fotoğraf çekmeyi çok severdi. Millet kavgayı ayırıyor, o çekim yapıyordu. İşte o günden ve Şipşak’tan hatıra bu kaldı. Ama şu an yine aynı acıyı hissettim.” “Eee sonra ne yaptın?” Albümün en başını açtı. Nur yüzlü bir kişinin fotoğrafı vardı. Muharrem’in yüzünde ayrılığın hüznü, tatlı hatıraların zevki aynı anda belirdi. Ve “Şeyhim” dedi. Salih şaşkın şaşkın “Ne abi, şeyhinden mi borç aldın?” dedi. Muharrem dayanamadı kahkaha attı. “Hem evet hem de hayır.” Salih’in kafası hep düz mantıktı, biraz öfkeyle “Bir şey ya evet ya da hayırdır.” dedi. Bu sert tondaki kelimelere karşılık, tecrübeyle pişmiş bilgiler dökülmeye başladı. “Evet, hayat her zaman seni iki kere iki dört kesinliğinden imtihan etmez. O kesinlik olsa da senin duyguların, şeytan, nefsin, psikolojik yapın, çevren vb. birçok etkenin olaya müdahil olacağı bir açıklık hep vardır. Mesela Peygamberimiz’in peygamberliği kesindi. Ama Rabbim, inkârcılar için imtihan mantığında insanî eksiklikler yaratmıştır. İşte orada matematiki kesinlik değil duygular konuşur… Neyse, dükkânı kapattım. Aklım başımdan çıkmış ruhsuz bir ceset gibi dolaşmaya başladım. Dolaşa dolaşa hesapsızca, hazretin imamlık yaptığı camiye gelmişim. Birkaç kere tevafuk sohbetine girmiş, kulağıma birkaç kerameti çalınmıştı. Ümitsiz ve bitmiş bir halde caminin bir köşesine kimseler görmesin diye adeta sinercesine çöktüm. Dalgın dalgın otururken tanımadığım biri geldi. “Muharrem Dokumacı sen misin?” Evet cevabını, içimden de burada da mı bizi buldular diye geçirdim. “Buyurun, hazret sizleri bekliyor.” Derin bir oh çektikten sonra kendimi kaderin kollarına bırakıp o adamın peşine düştüm. İmam odası gibi bir yere girdik. Mübarek sohbet ediyordu. Yarıda kesip “Hoş geldin evladım Muharrem.” dedi. Hiç tanışmadığım biri nasıl beni çağırtıp ismimle hitap eder? Sorusunun cevabını bulmak için acaba bildik biri var mı diye etrafa bakınırken, Efendi gazeteye sarılı bir paket uzattı, “Al evladım, bu sıkıntını halleder; artanı da sermaye yaparsın.” dedi. Sonra da gözlerimin içine, oradan da ruhumun derinliklerine bakarken beynimin kıvrımlarına hitap etti. “Evlat, Allah dostları tonton hacı dedeler değildir. Onlara, peygamberlere verilen ilm-i ledün’den verilmiştir. Ve kendisine emanet edilenlere sahip çıkmak ve yetiştirmekle mükelleftirler. Daha açığı, acıkan bebeği emziren anneye benzerler. Talebelerini maddi ve manevi beslerler.” O dakika şunu soramadım; “Ama ben sizin talebeniz değilim.” Soramazdım da; anladım ki bizim bu kapıda nasibimiz vardı. Ancak böyle bir musibet(!) bizi buraya getirebilirdi. İşte o paranın bereketiyle biz aldık yürüdük.” Salih artık sadece bir albüme bakmıyor, bilgi ve hikmet yüklü bir kitabı okuyor gibiydi. Tek tek çevirmeye başladı. Şimdinin pek ünlü sanatçı, siyasetçi, yazar, iş adamlarının fotoğrafları vardı. “Bunlarla işin ne abi?” Şöyle bir baktı. “O olay bana ders oldu. Para kazanmayı ve infak etmeyi, düşenin elinden karşılıksız tutmayı öğrendim. Çeşitli vakıf ve derneklerde görevler aldım. Oralardan faydalanan gençlerin, hatıra olsun diye çektiği fotoğraflar.” “Peki, o zâta beni de götürür müsün?” Yüzü bir parça daha düştü. Özlem dolu kelimelerle; “Üzgünüm evlat, kendisi bu fani âlemden ebediyete göçtü.” Salih bir an nasipsiz olduğunu düşünüp isyankâr bir tarzda “İyi ama bizim suçumuz ne? Böyle mübarekleri görüp faydalanmadan mı öleceğiz? Yok mu yetiştirdiği?” Bu soru ona çok ağır gelmişti. Birkaç yudum daha su içti. “Evlat, o mübarek hep şöyle derdi: Biz emanetçiyiz, zaman ahir zaman, Mehdi’nin zuhuru yaklaştı, onu bekleyin. Yani sen bir bakıma çok şanslısın.” “Yapma abi! Bizim okuldaki öğretmenler ve pek çok tanınmış ilahiyatçı prof; Mehdi ile ilgili hadisler uydurma, Mehdi diye biri yoktur. Bu, israiliyattan bize geçmiştir. İlim, bilim en büyük mehdidir, diyorlar.” Yaşlı adamda, öfkenin baskın olduğu ama içinde biraz da merhamet duygusu olan bir yüz şekli belirdi. Sert bir ses tonuyla “Doğru, onlar için Mehdi yok. Bizim için var. Mehdi’yi anlatan yüzlerce hadis var. Ama onların meselesi delilin olup olmaması değil, Mehdinin kendisi. Allah’ın ona bahşettiği yüksek derecedeki maddi ve manevi nimetlere karşı klasik hastalık hased… Bu sebepten, Mehdi şu an çıksa ve yüzlerce olağanüstülük gösterse o hadisleri tek tek kendi üzerinde ispat etse onlar yine inkâr edecekler.” Kafa karışıklığı içindeki Salih “Haşa o zaman Peygamber abesle mi iştigal etti?” “Hayır, hayır! Deliller, kalben Mehdi’ye inananların veya o kabiliyette olanların akıllarına takılan soruları cevaplaması ve gerçek Mehdi’ye kadar çıkacak sahte Mehdileri ayırt etmemiz için var. Hulâsa onunla alakalı hiçbir hadis ve bilgi olmasa bile, bizler onu görünce ona tâbi olacak, diğerleri inkâr edecek tabiatta. Ayrıca onlar mahşer günü; Yarabbi biz Mehdi ile birlikte olamadık. Çünkü sen bize bilgi vermemiştin; dediklerinde bu kapı sahih hadislerle kapatılmış. Yine tercih kulun iradesine bırakılmıştır.” Salih konunun ağırlığından iyice çöktü; “Yani biz duygularımızla mı yoksa aklımızla mı hareket edeceğiz?” “O kadar karışık değil. İçimizde yüksek düzeyde Mehdi sevgisi olacak. Onu tanımak ve bulmakta aklımızı kullanacağız. Kısacası duygularımız aklımızın önüne geçmeyecek. Ve…” Salih kısık sesle; “Ve, veee…” “İnsanlar Allah’ın seçtiği özel zâtlarla karşılaşınca bütün negatif ve pozitif duyguları devreye girer. İşte duygu imtihanı o zaman başlıyor. Yahudiler, peygamberi çocukları gibi bildikleri halde, negatif duyguları devreye girip peşine takılıp gidince imtihanı kaybettiler. Zaten Mehdi’nin öyle adam toplamak gibi bir derdi olmayacak. Çoğu kafasız, Mehdi’yi cemaat önderi ya da tarikat şeyhleriyle karıştırıyor; daha doğrusu onlarla kıyaslayarak anlamaya çalışıyor. Ama Mehdi, Hz. Süleyman’a kıyasla anlatılmıştır. Ve o, gelenin gelmesine sevinmez, gidenin gitmesine üzülmez. İşte yeğen, beni tir tir titreten, geceleri kâbus gibi üzerime çöken düşünce de şudur: Mehdi’yle karşılaşınca karaktersizlik yapıp onun yanına gidip iman etmeyi tercih edememe ihtimali…” Adam o kadar zayıf düşmüştü ki cümleyi bile tamamlayamadı. Salih “Olur mu abi öyle şey?” Yılların deneyimine sahip yaşlı adam sanki evladını kaybetmiş babanın hali içinde “Olur, olur evlat.” “Abi bence fazla abartıyorsun.” “Hiç değil evlat… Etrafına üç beş adam toplayıp biraz entel dantel konuşup aptalca, Allah yolunda cihad ediyorum diye ortaya çıkan sahte Mehdilerin ve dolaylı iddiada bulunanların bulunduğu bir zamanda bence sen de korkmalısın. Ve gerçeğini bulma şerefine erişince de inkâr etme karaktersizliğine kapılmamak senin en büyük derdin olmalı.” Salih “Karakter…” “Tabi karakter, senin anlayacağın dilde, Hz. Mehdi çok karizmatik yani on parmağında yüz marifet olmalı ki insanlara hükmedebilsin, tartışmasız bir lider olsun. Onun karşısında birçok insan kişilik kaybına uğrayıp menfileşecek.” Salih “Bak ben bu zaviyeden hiç bakmamıştım. Bu ciddi bir imtihanmış.” “Sen ne zannediyordun.” Salih bir günde sanki on yılda yaşanmış tecrübeyi elde etmişti. Aklında hep şunlar vardı: Allah dostu olmak, ahir zaman ve Mehdi.
Okulun açılma günü hızla yaklaşırken kendisine bir ev aramaya başladı. Kimse öğrenciye ev vermek istemiyordu. Olanlar da mantıksızca ve acımasızcasına kirayı arttırıyordu. Onun bu çabalarını çevresindeki herkes sessizce izliyor, neredeyse hiç müdahil olmuyordu. Salih de “Aslında amcamın veya Muharrem Bey’in mutlaka tanıdığı vardır. Birçok vakıfta ve dernekte görev yapmışlar. Bir yol bulurlar…” diye düşünse de bir türlü konuyu açamıyordu. Yine böyle yorucu bir günün gecesinde amcası “Yeğen, sabah seni namaza hiç gitmediğin bir yere götüreceğim.” Israrla “Nereye?” diye sorduysa da öğrenemedi. Zaman zaman heyecan ve merak galebe çalsa da yorgunluk onu mağlup edip derin bir uykuya daldı. “Oğlum Salih hadi kalk.” Bu Ömer Suat’ın sesiydi. Zar zor gözünü açan Salih birkaç saniyede yatağın üstünde, başı ellerinin arasında oturdu. Hala çok yorgundu ama merakının da itmesiyle hızlıca abdest aldı. Sünneti evde kılıp çıktılar. Arabadan indiler. Ömer Suat Bey; “İşte evlat burası Yavuz Sultan Selim Han’ın yaptırdığı cami… Hey gidi ecdat…” dedi. Sonra yürümeye başladılar.
Yaklaşan sonbahar serinliğini hissettiriyordu. Salihin beden ve ruh dünyasına tarifsiz ve sebepsiz bir huzur doldu. Daha önce de tarihi camilere gitmiş oralarda da farklı hissiyatlar yaşamıştı. Ama burası nedense bir başkaydı. Huşu içinde eda edilen namazdan sonra kalabalık cemaat dağıldı. Ayakkabıları giydiler. Ömer Suat Bey Salih’in koluna öyle bir girdi ki ne bir amca ne de bir arkadaş; daha çok onu bilmediği âlemlere gezdirecek bir rehberdi sanki… Artık ikili, dilsiz ve kelimesiz konuşmayı öğrenmişlerdi. Bu sessiz muhabbetin içinde Yavuz Sultan Selim’in türbesine vardılar. Osmanlı padişahlarının dokuzuncusu, yetmiş dördüncü İslam halifesinin ruhu için fatihalar okundu. Sonra aynı adımlarla geri dönülüp Haliç ve Boğaz manzaralı bir banka oturdular. Ömer Suat Bey cebinden bir anahtar çıkarttı. Sonra Salih’e uzatıp “Evlat, yeni evin hayırlı olsun. Burası, benim ilk İstanbul’a geldiğimde kaldığım çatı katı bir bekâr eviydi. Sahibi vefat etmiş ama oğluyla hala görüşürüz; sana vermesi için razı ettim. Okuluna da yakın sayılır, Fındıkzade tramvay durağına yakın…” Biraz duraksadı; daha derin samimi kelimelerle devam etti: “Canım yeğenim! Üç dört ayda çok ama çok değiştin. Daha doğrusu büyük adam olabileceğinin ışığını yaktın. Duyduklarına hem çok sevinen hem de çok şaşıran Salih; “Ne diyorsun sen?” bakışlarıyla bakıyordu. Onun o bakışlarına aldırmayan Ömer Suat devam etti: “Hiçbir kabiliyet, kuru kuruya sadece ne olabileceğini bilmekle, sözle, sohbetle değil; acıyla yoğrularak an be an hücrelerine kadar yaşayıp hissederek olgunlaşır. Sen o gün Cuma namazından çıkışta caddede racon keserken şu açıktı ki; dostunu, düşmanını tam tanımayıp ne yapacağını bilmeyen bir adamdın. Şunu unutma ki en tehlikeli düşman, koyun koyuna yaşadığındır. İşte kitapçı Sami bunların en sinsi ve en büyük felaketlere sebep olanlarındandır. O hiç bir kelimeyi, cümleyi öylesine seçmez. Arada tesadüfen birileriyle tanışıp sana yoldaş etmez.” Kaşları çatılan Salih; “Ne yani sen beni kendi elinle düşmanın ocağına mı attın?” Ömer Suat güldü “Evet” dedi. Derin bir nefesten sonra sakin sakin devam etti: “Eveti de şu aslanım: Allah en büyük düşmanı içimize vermemiş mi? Biz ona nefs adını veriyoruz. Ya onu terbiye edeceksin, edemezsen en azından onunla yaşamayı öğrenip zapturapt altına alacaksın. Yani hep teyakkuz halinde yaşayacaksın. Dış dünya da bundan farklı değil. Her zaman İslam ve Allah düşmanları var olurken şunu da unutmamalısın ki onlar hem sayıca çok hem de dibinde olacaklar. İşte yeğen, düşmanını tanımadan strateji olmayacağından seni tam ortasına bıraktım.” “Hiç bu yönden bakmamıştım.” “Zaten imtihanın mantığında, doğrunun yanında yanlış da olmalı ki imtihan olsun. Şurası daha mühim.” Salih merakla; “Bundan daha önemlisi ne?” “Kuralları sen belirlemez isen ne olursan ol hep savunmada kalırsın ve topluma çok fazla faydan olmaz. Bakışların donuklaştı yeğen.” “Evet, ne demek istediğini tam anlayamadım.” “Yani şu; bak Muharrem abi ne yapıyor? Kumaşçıdan kumaşı alıyor ama gönlüne göre kesip dikemiyor. Dünya modasındaki akış ne yöneyse ona göre model yapıyor. Fabrika ona göre mamul üretiyor. İsteseler de istemeseler de birilerine uymak zorundalar. Canım yeğenim sen, modadan tut sinemaya, yiyip içmeye kadar sosyal hayatın her alanında belirleyici değilsen ancak birilerine küfrederek kendini teselli edersin. Toplum da öylece elinden kayar gider.” Salih elini kaldırıp hafiften gözlerini kısıp kaşlarını çattı. Sanki bir şeyleri anlamak istercesine “Yani sen, düşünce ve fikir diyorsun.” Ömer Suat küçük bir tebessümle tamam manasında başını salladı. Ama Salih duraksamadan devam etti. “İyi ama dünyanın gidişini değiştirecek böyle bir düşünce sistemi ciddi, zor ve karmaşık olmalı. Bunu yapabilen gerçek bir liderdir.” Ömer Suat Bey birkaç saniye düşündü. “Evlat, ben yıllardır bu mevzulara kafa yorar dururum. Ciddi araştırmalar yaparım ve hala arayışlarım devam ediyor. Müslümanları çağın ötesine taşıyacak kafa yapısına sahip, aynı zamanda Hz. Muhammed’in ahlakıyla ahlaklanırken manevi mirasından da yüksek düzeyde nasibi olan bir lider… Bu arayış, duygu dünyaları güçlü ama akıllarını devre dışı bırakmadan arayan akıllı insanların bu ızdırabı ne kadar daha devam edecekti?
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi
