Şifalı bitkiler binlerce yıl insanlığa hizmet etmiş. Ama ne yazık ki günümüzde tıp alanında uğraşanlar nedense bitkilere soğuk durmayı tercih ettiler. Sizce neden bu boyutlara gelindi?
Bizim tespitimiz, tıp fakültelerinde bu dersin okutulmamasından kaynaklanıyor. Yeditepe Tıp Fakültesinde üçüncü sınıfta bir sene içerisinde yirmi iki saat fitoterapi (şifalı bitkilerle tedavi) dersi veriyorum, bu Türkiye’de tek örnek. Yeditepe’den mezun olanlar otçu olacak şifacı olacak diye bir durum yok ama günümüzde her şeyi bilimsel olarak öğrenmek lazım. Bundan belki yirmi yıl önce fitoterapi (şifalı bitkilerle tedavi) bilimsel bir temele oturmamıştı, özellikle 2000 yılından sonra bu konularda yoğun bir şekilde bilgi akışı var. Dolayısıyla temeli bilime dayanıyor. Günümüzde bitkilerle tedaviyi ben “güncel fitoterapi” diye adlandırıyorum. Çünkü alışıla gelmiş, atalardan gelmiş olan fitoterapi kavramından farklılaştı. Mesela, ilacı belli bir dozda sürekli alman gerekir ki sana etki etsin. Bunu kontrol edilmemiş, içeriğinde ne kadar madde olduğu bilinmeyen bir ürünle her gün farklı dozlarda verdiğinizde kan değerleri çalkantılı olacaktır. Hâlbuki maddenin belli bir kan değerine geldikten sonra tedavi etkisini göstermesi için düz bir çizgiye, maksimum etki çizgisine getirilip o çizgide belirli bir süre tutulması lazım. Mesela antibiyotik; üzerinde yazıyor, yedi gün kullanın ve günde bir tane… Yedi gün süreyle kullandığında etki gösteriyor. Sen iki gün sonra iyileştim deyip ilacı kestiğinde tedavi gerçekleşmiyor. Hastalığa kısa sürede tekrar yakalanıyorsun. O yüzden yedi gün alın dendiyse o kürü tamamıyla bitireceksiniz ki tedavi gerçekleşsin. Bitkilerde de öyledir. Bitkilerdeki maddeler fotosentez sonucu meydana geliyor. Güneş görmeyen bir ürünün, yani yazın domatesiyle kışın olan bir domatesin aynı içeriğe sahip olması beklenemez, çünkü onun kaynağı güneş. Kışın doğru dürüst güneş yok, güneş ışınları yatay geliyor. Öyle çalışmalar var ki mesela nane hep yeşildir; şimdi git bahçe nanesi bulursun ama şimdi toplarsan içerisinde mentol yoktur. Günün en uzun olduğu dönemlerde toplanması lazım. Mayıs, Haziran, Temmuz’da toplaman lazım ki en yüksek miktarda mentol taşısın. Kışın toplarsan biosentez durmuştur, yani kışın uykuya yatan hayvanlar gibi bitkiler de uyur. Mesela çam, sürekli aynı şekilde içerik yoktur. Kışın uykuya girer ve kendi canlılığını sürdürebilecek asgari bir seviyede yaşar. Sonra mevsim gelince çiçekler çıkmaya başlar, meyveler verir, tohuma geçer, yeni döller verir. Şimdi buna göre biz ne zaman toplandığını bilmediğimiz bir ürünü alıp da sağlık için kullanmamız mümkün değil. O yüzden şimdi ben aktarlarla karşı karşıya geliyorum. Ama çağımızda tedavi dediğinizde anlaşılan budur. Kimse aktarlara “Arkadaş, sen neden karabiber, kırmızıbiber satıyorsun?” demez. Ama “Sen al şunu kansere iyi geliyor, saçını çıkartıyor, zayıflatıyor…” dediğinde iş farklı bir boyuta geliyor.
İşin bu boyuta gelmesinin nedeni Tıp Fakülteleri’nde okutulmamasıdır, bunun eğitimini alanlar Eczacılık Fakültesi’nde okuyanlardır. Eczacılık Fakülteleri’nde okutuluyor ama onlar da bu konuda daha tam olarak bilinçlenmiş değiller. Çünkü hekimlerin yazdığı geri ödemesi olan reçeteleri yapmakla meşguller. Konunun esas sahipleri bunu sahiplenmeyince de ona buna kalıyor. Aktarları da bırak, aktarların dışında profesör ünvanlı bir yığın sağlıkçı olmayan kişiye kalıyor; mesela biri kimyacı biri tütün eksperi… Hekim olanı da var. Geçen gün bir programda spikere twite geldi. Kanser bir hastadan bir hekim beş bin lira istemiş! Allah’tan da mı korkmuyorsun… İşte Tıp Fakültesi’nde okutulmayınca meydan bu şarlatanlara kalıyor.
Burada bir bilim adamı olarak benim üzüldüğüm nokta halkın kazıklanması! Hasta kişiler belki kurtulurum diye son parasını buna yatırıyor. Beş bin lira! İnsaf! Bu insanlar akşam başını yastığa nasıl rahat rahat koyabiliyor ben anlamıyorum. Benim meslekte kırkıncı yılım ve tecrübemle, bilgilerimle ben bunları satsam herhalde boğazda yalı alırım ama kimsenin bedduasını da almak istemem. Dolayısıyla böyle bir işe ne girdim ne de girerim. Yedi yıldır bir gazetenin yazarıyım. Orada “Doğanın Erdemi” isimli bir köşem var, yedi yıldır sürdürüyorum. Bunu bir gün bile aksatmadan sürdürmemin nedeni halka doğru bilgiyi verebilmek. Yenidoğan Yayınlarından “İyileştiren Bitkiler” isimli kitabım çıktı, şimdi üçüncü baskıya geçiyormuş. Bu kitapta da halkın anlayacağı dilde anlatıyorum, şu bitkinin şöyle bir riski var bu bitkiyi şöyle alman lazım… Bir bilim adamı olarak görevimi yapıyorum. Ne aktarların gocunmasına ne bazı zümrelerin ne öteki tiplerin bana kızmaya hakkı yok. Çünkü ben bir bilim adamı olarak doğruları bildirmekle yükümlüyüm. Adama kansersin, üç ay ömrün kalmış deniliyor… Denize düşen yılana sarılır, beş bin nedir, on bin bile verir ama bunu da ayırt etsin istiyorum. Yani işin erbabı olan meslekler bu konuyu sahiplenmeyince meydan kurda kuşa kalıyor.
İlaçlarda plasebo (İnsanoğlunun istediği takdirde, kendi kendini yalnızca düşünce yolu ile iyileştirebileceği) etkisi de var. Bu, bitkilerde de var mutlaka ve Türkiye’de ilaç tüketimi aşırı derecede yüksek oranda. Bu oranı düşürmek için bitkiler çözüm olabilir mi? Doktora gidiyoruz, ilaç yazmazsa kızıyoruz!..
İlaç tüketimine neden olan başka şeyler var. Tüketim ekonomisinde normal bir olay bu. Doktorun bildiği sentetik ilaçlardır, çünkü doktorlara başkası öğretilmemiştir. Hep alternatif tıp denmiştir ama bitkisel ilaçlar alternatif tıp değildir, tamamlayıcı tıptır. Benim çok sevdiğim ha bire tekrarladığım, herkesin beyninde yer etmesini istediğim biz söz var: “Önce söz yani psikoterapi, sonra bitki, sonra bıçak yani cerrahi.” Bu söz “Asklepios” adlı birine ait, Anadolu topraklarında yaşamış… Asklepios bunu üç bin yıl önce söylemiş. 1960’larda Alman Profesör Vays (hekim, eczacı ve kimyacı, çok yönlü bir adam…) bu sözde ufak bir değişiklik yapıyor: “Önce söz, sonra bitki, sonra farmakoterapi yani normal ilaçlar, sonra bıçak.” İşte bunun adı integratif tıptır. Yani en basit örneğiyle karnınız ağrıdığında önce ameliyat olmazsınız, bir nane limon içersiniz. Geçmiyorsa sancıyı durdurucu ilaçlar alırsınız. O da olmuyorsa bir yerde tıkanıklık mı var, nedir ona bakılır, gerekirse de ameliyat olunur. Buna “integratif tıp” denir yani “bütünleşik tıp” ve çağdaş olan yaklaşım budur. Ama bunu anlayacak bilgi birikimi hekimlerde henüz yok. Biraz önce söylediniz, hekim kendini ilaç yazmaya zorunlu olarak görüyor. Ben insanların gelişi güzel antibiyotik kullanmasından son derece tedirginim. Çünkü böyle giderse yakın bir gelecekte, insanlar antibiyotiklerin keşfedilmediği dönemdeki gibi enfeksiyonlara karşı çaresiz kalacak, etki edecek antibiyotik bulamayacaklar. Çünkü millet leblebi gibi, başı ağrıdığında grip olduğunda antibiyotik alıyor ve ağrı kesici gibi kullanıyor, böyle bilinçsiz bir toplumumuz da var. Hekim ne kadar çok ilaç yazarsa o kadar iyi değil. Çok ilaç yazılması bir bilgi yetersizliğidir. Çok ilacı koyar oraya o ilaç olmazsa öteki, o olmazsa şu, o olmazsa bu etkili olur… Tabi sentetik ilaçta etki hızlıdır. Kimse bu çağda başı ağrıdığında dağa çıkıp da şu otu toplayayım da kaynatayım da başıma iyi gelsin demez. Gider eczaneden aspirin alır, yarım saat bilemedin bir saat sonra ağrı geçer. Nasıl olsa bir de yaygınlaşan sağlık sigortası var, geri ödeniyor, yeşil kart sistemi vs. derken ilaçlar alınıp sonra atılıyor. Avrupa’da ilacı taneyle satıyorlar, bizde koca ambalaj gidiyor.
Her bir şey plasebodur, hiçbir şey plasebo değildir. Plasebonun % 25 etkisi vardır. Anadolu’da Çarşamba günleri caminin imamı kopya kalemiyle egzamanızı siğilinizi okur etrafını çizer, o siğil kaybolur. Biz bunları videoya bile aldık. Niğde’de bir adam temre tedavisi yapıyor, videoya çekmemize de izin verdi. Gidiyor bir araziye orada ateş yakıyor. Tedavi olacak kişi horoz getiriyor, horozun kafasını kesip ateşe atıyor. Tabi kanlı hayvanı ateşe atınca is çıkıyor, o is hastaya geliyor, birkaç dua mırıldanıyor, orada bulduğu bir bitkiyi (potentilla) dua ederek kafasının üzerinde doğruyor… Adam diyor ki: “Ben Almanya’daki hastayı bile buraya gelmeden tedavi ettim ama kalbini bozmayacak.” Yani plasebo, inanacak, gelmene gerek yok. Likensemple denen bir temre tipi vardır, psikolojiktir, psikolojik bir hastalıktır. Dolayısıyla ona inandığında kalbini bozmadığında etki ediyor sana. Herhalde elinizde siğil çıkmıştır, at kılı bağlarsın, ay çıktığında dua okursun, geçer de. Hâlbuki eczanede bulunan ilaç nedir; nitrik asit, onu yakarsın koterize edersin. Hangi tedavi olursa olsun plaseboyu göz önünde bulundurmak tedaviye %25 önde başlamak demektir. Bitkiler aslında plasebo değildir. Ben bütün Türkiye’yi arkadaşlarımla dolaştım, koca karı ilacı denen halk ilacı denen şeylerin arşivini oluşturdum. Benim çalışma konum etnofarmakolojidir, yani bu kocakarı ilaçlarının etkisini hayvan deneyleriyle göstermek ve bunlardan etkili maddeleri çıkarmak. Benim bu konuda şimdiye kadar yazılmış iki yüz kadar çalışmam var ve şimdiye kadar refüze olduğum bir tane bile çalışma yok. İnanılmaz hikâyeler var, deneyimlerle bulunmuş. Mesela çok beğendiğim bir örnek var ki öğrencilerime hep anlatırım… Köylere gittiğimizde şuna ne kullanırsın buna ne kullanırsın diye sorarız. Tabi önce bilgi vermek istemezler. Sonra, bizim tehlikeli biri olmadığımıza, bilim adamı olduğumuza ikna olunca bilgileri verirler. Basura ne kullanıyorsun dedik, enişteotu dediler ve gülüştüler. Gülüşmek ayrı bir şey bir de enişteotu çok abuk bir isim, öyle bir isim hiç duymamıştım. Hikayesi nedir dedik. Olay şu: 1940’lı yıllar… Biliyorsunuz köy yerinde herkes birbirine enişte der. Adam dağda malları otlatırken sıkışıyor ve bir yere hacetini gideriyor. Tabi o zaman tuvalet kâğıdı yok, orada geniş yapraklı bir bitkiyle silmiş (fromis grande flora). Bu bitkinin üzeri çok tüylüdür, dolayısıyla yumuşak selpak gibidir. Bunun sonucunda adamın basuru varmış ve iyi gelmiş. O zamandan beri basura ilaç olarak kullanıyorlar.
Halk ilaçlarının arşivini oluşturmak çok geç yapılmış bir çalışma. Çünkü gazetelerde her gün abuk sabuk haberler çıkıyor ve insanlar bunları okuyor, gerçek bilgiyi bulmak çok zor hale geldi. Mesela bir gün Sivas’tayız, haritada köy var ama köyde kimse yok, iki tane baca tütüyor… Gittik, adamlar Almanya’da yaşıyorlarmış da yaz diye tatile gelmişler. Bunlara ne soracaksın, İstanbul’un yarısı zaten Sivaslı. İstanbul Türkiye’nin yüz ölçüm olarak ufak bir ili ama Türkiye’nin beşte biri İstanbul’da yaşıyor. Dolayısıyla taşradaki çevre olmayınca o bilgiler unutuluyor. Biz yıllar önce mesleğe başladığımızda bu tip çalışmalara kimse destek vermedi. Bizim çalışmalarımızı kim destekledi biliyor musunuz? 1986’dan 1998’e kadar on iki yıl Japon Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı destekledi. Biz bütün bu makaleleri yurt dışında yayınladık ve hep, Japon Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığına teşekkür ettik. Biz kendi değerlerimizi hiçbir zaman bilemiyoruz.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi
