Pişmanlık Geçmişle Barışmaktır… / Dr. Fatih Yunus Özel

Bu coğrafyada istemeden ya da isteyerek geçmişe ait ya da devam eden bir tutkuyla, zevkle, alışkanlıkla geçmişin ya da zamanın yükünü sırtında hisseden ama gönlü ve ruhu güzel nice kıymetli insanlar vardır. Öncelikle kendimiz buna inanmalı ve insan ilişkilerimizi bu düşünceye göre şekillendirmeliyiz. Yani ön yargılardan, ucuz tatminlerden ve söylemlerden, başkalarının kötülük hallerinden kendine iyilik hali devşiren içi boş ve ahlaken güdük tutumlardan bahsediyorum. Her insanda var olan, iyilik ve güzelliğe öykünen ruhların bir nebze nefes alması adına çok mu zor geliyor böyle düşünmek ve yaşamak? Ne dersiniz, çok mu zor? İyilik yapmak ya da iyi düşünmek için “iyilik görmek” yeterli. Kim ne derse desin, iyiliğin, içimize ayna tutan bir tarafı var. En azından düşündüren… İyilik yapmak için “ermiş” olmaya da gerek yok. Onlar da zaten iç dünyalarında mücadele ederek olgun iyilik hallerini yakalayanlar… Şenel İlhan Beyefendi’den öğrendiğimiz bazı bilgiler, gördüğümüz ahlaklar, insan tekilinde yani evrensel manada içimizi onaran nitelikte hayat kurtarıcı ipuçları aslında. Bugün hiç kolay olmasa da “sevmeyi öğrenmekle” başlıyor her şey. İlginç değil mi, sevmeyi öğrenmek… Sevmek de öğrenilir miymiş demeyin… Mesela, herkes anne olamaz. Sevmenin doğal halini ancak annelikte görebiliriz. Sevmeden ağlayamaz, sevmeden üzülemezsiniz… Sevmeden, gerçek manada yol alamaz ve kendinizle yüzleşemez, kendinizi tanıyamazsınız… Sevmek, kendi içimizde bize “iyi insan” olduğumuzu hissettiren bir duygu. Sevmek, iyiliğe inanmanın başlangıcı. Sevmek varsa kendinizi kandırmadan kendinizi yargılayabilirsiniz. Bazı duyguların yönlendirici etkisi, nasihat değeri çok yüksektir. Sevmek böyle bir şey. Şenel İlhan Beyefendi’den işittiğim ve üzerinde düşünmeye değer güzel bir söz var; “Sevmiyorum demeyi ne kadar çok seviyorsunuz!” Bir durum tespiti aslında. Kafamızda deli sorular olmalı, “Ben neden böyleyim!?”
Kendimize ya da başkalarına haksızlık yapmamanın bir yolu olmalı. İlk aklımıza gelen şeylerle ne kendimizi ne başkalarını yargılamalıyız. Çünkü “insan başka, davranışları başkadır.” Nasıl yaptığın değil, niçin yaptığın önemli. Mesela, öfkeli hâkimin verdiği karar eksik olabilir. Öfke esnasında hepimiz kolay hata yaparız. Vesveselerimiz varsa sağlıklı düşünemeyiz. Kötülüğe kodlanmışsak iyilik yapamayız. Ön yargılarımız varsa yanlış kararlar veririz. İnatçı isek hayat bize yollarını kapatır. Dilimize sahip çıkamazsak mağdurları oynarız. Sivri dilli ve başkalarına sürekli batan bir yerde duruyorsak, sosyal çevremiz boşalır. Kimse kimsenin kahrını çekmiyor, çünkü o kadar enerjisi ya da alttan alan bir ahlakı yok. Yani bizim de ucuz tatminlerimizin tolere edilebilir bir sınırı olmalı.
Kendimizi ve insanları tanımak için bir düşünme biçimi geliştirmek zorundayız. Aksi halde nâdanlıklar, kabalık ve cehalet, yüzsüzlük ve düşüncesizlik gelir ve bizi de bulur. İyilik adına imar edilemeyen bir dünyada sizin de esameniz okunmaz. Bundan daha doğal bir şey olamaz. “Kral çıplak” diyen sokak delilerine dönersiniz… Çünkü ortada içinde ahlak olması gereken bir “duruş” sorunu var. Siz kendinizden iyilik anlamında emin iseniz, size bu konuda kefil olabilecek güvenilir insanlar da olmalı. Aksi halde hayatın her alanına, her köşesine lakaytlık ve aymazlık hâkim olur. Kestirmeden köşe dönenler, kötülük için fırsat kollayanlar, başkalarının hakkını yemekten zevk alanlar, başkalarını kandırarak üstünlük taslayanlar din, ekonomi, siyaset ve hatta hayır işleriyle uğraştığını iddia eden sahtekârlarla dolar dünya. Nitekim bugün kötülüğün sınır tanımadığı ve iyilik diye pazarlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Güvensizlik o nedenle en yaygın duygu denilebilir.
Güvensiz ve sevgisizsin; üstelik bu herhangi bir mağduriyetinden, yanlış anlaşılmaktan kaynaklanmıyorsa, gel o zaman kötülük diye nitelendirilebilecek hallerini masaya yatıralım. Kendimi masaya yatırmadan seni masaya yatırma ahlaksızlığına düşmemek için hepimizi etkileyebilecek yaşanmışlıklar üzerinde durabiliriz. Buradaki “sen”ler ve “ben”ler toplumsal iz düşümü olan birer nesne olsun… Senden kasıt sen, benden kasıt da ben olmayayım. Ama üzerimize sonradan bulaşmış bazı kirler olduğu bir hakikat… Yetişme bozukluklarımızı düşünmeden yapamayız mesela. İşin geriden gelen bir genetiği, sosyal yaşanmışlığı, öznel bir varlık olmamızdan kaynaklanan bir “kader” boyutu var. Affetmek kolay değil ama “kendi iyiliğimiz için” belki bunu da başarmak zorunda kalabiliriz. Başımıza gelen kötü olayların faili ya da failleri var. Kendi yaptığımız ve hatasız olamayacağımız gerçeğinden kaynaklanan hatalarla dolu, az ya da çok tabir yerindeyse, en azından kendi gözümüzde “kirli” bir geçmişimiz var. Herkesin sicili bir nebze “bozuk” diyelim. İnsan olmak böyle bir şey zaten… Şimdi de insan olmaya yakışır bir çıkış yolu arayalım… Yine içinde insanlık onuru olsun, izzet olsun, şeref olsun… Hepimizin bildiği bir şey var ki, kötülüklerin telafisi ve tedavisi ancak iyilik yapmakla olur. Çok şey değil, aslında kendimize yaptığımız ya da yapacağımız bir iyilik bu. Bu uğurda ümidimizi asla kaybetmeden yürüyeceğimiz bir yol olmalı. Üstelik bizi yanlışa öykündürecek çeldiriciler bütün gerçekliğiyle hayatın içinde devam ediyor. Üzerimize gelen bir dünya var. İyi insan olmak adına dişimizi sıkmadan alınacak kolay yollar değil bunlar. Ama bir gerçek var ki, artık iyi, doğru ve güzel bir insan olmak istiyoruz. Kabul edelim ya da etmeyelim, şeytan ve nefis, kafa karışıklıklarımız, ahlaksızlıklarımız hâlâ yerinde duruyor. Ama biz sadece “iyi insan” olmak istiyoruz. Bu yolda ilerlerken üstelik de sırf ümit olsun diye bizi çekindiren ve korkutan kırmızı çizgilerimiz olmalı. Geri dönmemek ve geriye bakıp ürkmemek için biraz kaygılanmalı ve biraz korkmalıyız. Ama ümidimiz, her şeye rağmen, herkesten ve her şeyden güçlü olmalı… Dopdolu bir ümitle yola çıkmalı ve bu enerjimizi hiç ama hiç yitirmemeliyiz. Ara sıra düşmek ve yeniden kalkmak kaçınılmaz… Ara sıra düşecek ama mutlaka yeniden ayağa kalkmayı bileceğiz. Yeter ki kendimize değer verelim… Çünkü değersizlik en kötü duygu… Duygular uçuşacak kafamızda, düşünceler gelip gidecek, ama ümidimizi asla kaybetmeyeceğiz. Edebiyat yapmaya gerek yok, kendimize mal edemediğimiz, içimize sindiremediğimiz, içimizde karşılığı olmayan hiçbir gerçek bize ait olamaz. Duygu, düşünce ve davranış olarak da bu böyle… Buna bugünlerde “kendilik” deniliyor. Kendiliğin de sahtesi var, gerçeği var. Sahte bir kendilik varsa samimiyet ve içtenlik biraz zor. Kendimizi kandırarak devam edeceksek, işler zaten çok zor… Oysa hakikatin güçlü tınısı, kendimizi doğru tanıyabilmenin huzur ve mutluluğu, hiçbir şeyle değişilmez. Seven ve hisseden bir kalbin, kendine ve başkalarına değer veren bir yüreğin, gönül almayı seven bir gönlün varsa yollar alabildiğine açık zaten. Tasavvufçuların ve ahlakiyatçıların fikir yarıştırdığı önemli bir konu, nefsi tanımakla Allah’ı tanımak arasındaki öncelik… Bu bizim arada kalacağımız bir konu değil; çünkü gösterilecek anlamlı ve büyük çaba, akıllı insanları aynı büyük kapıya çıkarıyor. O’nu da (c.c.) hepimiz biliyoruz… Sadece, bilmekten öte biraz tanımamız isteniyor… “Enfüsî” delillerin kapısında biraz kapıyı çalmaya devam edersek, elbet o kapı bir gün açılacaktır… Kendindeki güzel ahlakı Allah’tan yani O’nun yardımından bilenin de kendine çıkartacağı sahte bir pay kalmayacağından, biz de “gerçek kendimizle” ya da kendi varoluşsal gerçeğimizle tanışmanın bahtiyarlığına ermiş oluruz inşallah.
Şenel İlhan Beyefendi’nin deyimiyle “Hoşça kalın, sevgiyle kalın…” Vefa duygumuzu da böylece yerine getirelim…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir