Kanayan Yaramız, Dinmeyen Sızımız Filistin / Halime Alçay Yaprak

“İnsan temel yaşam hakkı nedir?” diye yaygın kaynaklara sorduğunuzda alacağınız cevap; “Yaşam hakkı, insanın fiziksel varlığını koruma altına alan en temel insan haklarından biridir. Bu hak, bireyin keyfî olarak yaşamından mahrum bırakılmasını engeller, ulusal ve uluslararası yasalarla güvence altına alınmıştır. Yaşam hakkı, diğer tüm hakların temelini oluşturur; çünkü bir birey ancak hayatta olduğu sürece diğer haklarından yararlanabilir.” Bu bağlamda yaşadığımız zamanı değerlendirmek gerekirse literatürde hak ve hürriyetleri gözeterek yapılan tanımlama aslında nasıl da yanlı ve taraflı bakış açılarıyla insanlık ötesi bir zulüm, eziyet ve vahşete dönüşüyor, fiilen şahit oluyoruz.
Yaratılmış her şeyin kendi hakkı olduğunu zanneden zalimlerin fırtınalar kopardığı bir zamanda yaşıyoruz. Annelerin ahı, çocukların çığlıkları, Müslümanların kanı yeri göğü kapladı. Ve bizim kardeşlerimize elimiz de, malımız da, gücümüz de yetişmiyor.
Ne bu sessizlik? Anlamak mümkün değil. Bu ürperten sessizlik dolayısı ile zalimler her gün zulümde bir üst seviyeye çıkıyorlar. Terör devleti İsrail ve sözüm ona ‘medeni’ destekçileri sapkın idealleri uğruna akıllara ziyan muamelelerde bulunuyor Filistin’in kahraman halkına.
Çünkü korktukları, korkacakları, onları durduracak omurgalı bir duruş yok karşılarında. Tam aksine kendi menfaatleri için mazlumları görmezden gelip Gazze’ye atılan bombalara, ümmete sıkılan kurşunlara sponsor olduklarını bile bile, onlarla çeşitli anlaşmalara imza atmaya, para akıtmaya devam eden, insanlığın adlandıramadığı birtakım varlıklar var.
Filistin halkı ise uzun yıllardır iman sahibi kulların izzetli duruşunu sergiledi, sergiliyor.
Yıllar önce Gazzeli bir kardeşimle seyahat etmek nasip olmuştu. Hatta seyahatimiz esnasında yine İsrail saldırı düzenlemişti ve şehitler, gaziler vardı. Ona “Ailen ne durumda?” diye sordum. Ailesinin bir zarar görmediğini söyledi. Ama “Daha önce iki abim şehit oldu.” dedi. Ve bir anısını anlattı. “Bir abim de başka bir saldırıda yaralandı. O zaman anneme gelip ‘Oğlun yaralı. Filanca hastanede, ziyaretine gidelim.’ demişler. Annem ise ‘Niye şehit olmamış?’ diye cevap vermiş. Hastaneye de gitmemiş.” Ben hem duygulandım hem şaşırdım hem de o anneye hayran oldum. “Bu nasıl bir iman.” demiştim kendi kendime.
Şimdi bir buçuk yıldır çok defadır hep birlikte o insanların imanlarına şahitlik eder olduk. İmanlarının samimiliği dünyanın her bir tarafında sayısını bilmediğimiz kadar çok kişiyi imana getirdi. Siyonizm’in kalplere ektiği tohumları canlarını feda ederek söküp attılar. Kâfire, zalime karşı onurlu duruşları, tüm dünyada yeni duruşlar ortaya çıkardı.
Nedendir bilinmez, Müslüman devletler aynı duruşu sergileyemedi. Oysa coğrafi olarak zalimlerin topunun sesini soluğunu kesecek stratejik noktalar, enerji kaynakları bu ülkelerin elinde, kontrolünde!.. Zaten bir an önce birlik olup bu emperyalistlere karşı yapılması gereken yapılmaz ise ne kan ne de zulüm duracak. Aksine yayılmaya devam edecek. Çünkü durdurulmazlarsa, durmayacakları açık. Tarih bize bunu ispatlıyor.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadisi şeriflerinde “Muhakkak ki mü’minler kardeştir.” buyurmaktadır. Ciğerimizden bir parça olan kardeşlerimizin evi-yuvası tarumar ediliyor, bedenleri parça parça ediliyor, haysiyet ve şerefleriyle oynanıyor. Peki, öz kardeşleri ne yapıyor? Kimi siyasi kimi ideolojik kimi ekonomik çıkarım zarar görmesin diyerek sessiz kalıyor. Hanenize namahrem eller tasallut olmuş ama hâlâ şu ve bu bahanelerle sessiz kalan bir topluluk, sürü mevcut. Sürü diyorum, tanımlama ağır gelebilir fakat en hafif denebilecek tabir budur. Çünkü bir problem varsa çözümü kardeşlerin arasında aranır, Anadolu’da söylenegelen bir değimle, yedi kat yabanda değil.
Kudüs bizim izzetimiz.
Bu izzet kendisine sahip çıkan Filistin halkının şanına şan katıyor.
Ama o izzete sahip çıkmak sadece Filistinlilere has bir şey mi? Diğer din kardeşleri bunun neresinde, Allah Teâla bu konu ile alakalı diğer Müslümanları nasıl muhatap kılıyor? Nasıl hesaba çekecek? Nisa Suresi 75. ayette buyuruluyor ki: “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve, ‘Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ve.’ diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?”
İman sahiplerine sorulan bu soru çok çetin.
Peki cevabımız?
Biz aynı peygamberin ümmetiyiz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hayatta olsaydı, şu bölünmüş, parçalanmış ve özünden sapmış topluluğa ümmetim der miydi? Bu soru karşısında eli ayağı boşalmayan, titremeyen kendini sorgulamalı.
Tövbe Suresi 128.ayette “Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, mü’minlere karşı şefkat ve merhamet doludur.” Ümmetim, ümmetim diyen bir peygamberin ümmetinin birbirine yaklaşımı bu mu olmalıdır?
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Kâbe’de namaz kılarken durduğu yeri bilir misiniz? Hem Kâbe’yi hem de Kudüs’ü önüne alarak namaz kıldığı nakledilmiştir. Kudüs ilk kıblemiz. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) vefasına, muhabbetine bakın. Her yaptığını Allah için yapan o sevgiliye bakıp herkes kendi gönlünü yoklamalı. Mescid-i Aksa’yı gönlünde nerede bulacak!
Miraç hadisesine ev sahipliği yapan bir mekân elbette özeldir, kutsaldır. Kutsallığını ayet ve hadislerle zaten biliyoruz. Her kutsal gibi biz sarsılmaz bir imanla ona sahip çıkmakla, sahip olduğumuzun şükrünü bilinçli bir şekilde eda ile mükellefiz. Her gün bu psikolojiyle can-ı gönülden kardeşlerimiz için dua edelim, Allah’a yalvaralım. İş işten geçmeden Allah devletlerin de milletlerin de idrakini açsın. Açsın ki hesap günü geldiğinde tutulan yol iman edenlerle aynı olsun ve bizi ateşe sürüklemesin. Âmin.
Allah’a emanet olun.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir