Gazze’yi Kaderine Terk Eden Bir İnsanlık / Yasemin Keskin

Zor bir zaman dilimindeyiz. Hem bireysel olarak hem toplumsal hem de insanlık olarak ağır bir imtihandan geçiyoruz. İnsanlık tarihinin en karmaşık ve en karanlık dönemlerini yaşıyoruz. En karanlık! Çünkü insanoğlu, Allah yokmuş gibi bir hayat tarzını benimseyerek tüm insani değerlerini yitirmek üzere sancılı… Ne için yaşadığını unutmuş, maneviyattan, hakikatten uzak, insanı öz benliğinden koparan, kalpleri körelten ve ruhları esir alan bir sistemin kurbanı olmamalıyız!
Bu durumun adı aslında “deccaliyet sistemi”. Yani hakikatten uzaklaştıran, kalpleri körelten, insanı öz benliğinden koparan küresel bir tuzak. Kur’an’da bu sistemin varlığına dair sayısız uyarı bulunmaktadır. Ancak insanlık, bu uyarılara kulak vermeyi unutarak hakikati, hakkaniyeti, samimi ve ihlaslı kulluğu terk etti. Yerine ise ruhsal ve zihinsel hastalıklarla dolu bir yaşam biçimini kabullendi. Gerçeklere karşı duyarsız, boş bakışlarla, yönünü ve amacını kaybetmiş bir halde nefse teslim olmuş insan, uyumuş, uyuşmuş bir şekilde hayatına devam ediyor.
Samimi kulluk, ihlas, takva ve adalet anlayışı yerini çıkarcılığa, dünyevileşmeye ve ben merkezli bir yaşama bırakmıştır. İnsan artık kendi iç sesini duyamaz bir halde. Hayatın anlamını, sistemin dayattığı yapay gündemlerde, sanal dünyalarda, geçici hazlarda aramaktadır. Allah’a yönelmek, yaratılış gayemize uygun bir hayat sürmek zordan öte zordur. İşte ahir zaman, işte ahir zaman imtihanı, hadi buyurun!
Zaman zor. Gerçekten çok zor. Herkesin sırtında görünmeyen yükler, gönlünde taşıdığı sessiz çığlıklar var. Ekonomik sıkıntılar, ailevi problemler, hastalıklar, yalnızlıklar… Sevginin azaldığı, merhametin kıtlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. İnsanlar birbirini anlayamıyor, empati kuramıyor, sabır gösteremiyor. Belki de bu büyük imtihanın en ağır yanlarından biri bu; kalplerin katılaşması… Bir tarafta bunlarla boğuşurken diğer yanda, her gün gözümüzün önünde acımasızca katledilen masum çocuklar, kadınlar, yaşlılar var. Evet, Gazze’den bahsediyorum.
Tam da bu noktada durup düşünmeliyiz. Kendi içimizdeki dertlere o kadar gömülü haldeyiz ki dünyanın başka bir köşesinde yaşanan büyük zulmü göremeyecek hale geldik. Şunu ifade etmek istiyorum ki bireysel imtihanlarımız değersiz değil ama eğer bu imtihanlar, bizi sadece kendi kabuğumuza çekiyor, gözümüzü ve kalbimizi başkalarının feryadına kapatıyorsa işte asıl imtihan orada başlıyor. Kendi derdimize o kadar odaklanıyoruz ki Gazze gibi bir hakikat gözümüzün önünde can verirken sessiz kalabiliyoruz ve belki de en tehlikelisi bu oluyor. Acının sadece bizde olduğunu sanıyoruz. Gazze’yi görmeyen bir gözle, bencilliğin en acımasız boyutuyla…
Oysa Efendimiz (s.a.v.) bir hadisinde buyuruyor: “Ahir zaman ümmetimi özledim.” Çünkü onların imanı, sabrı ve mücadele azmi çok daha büyük olacaktı. Bu bizi tarif ediyor mu? Kendi sıkıntılarımız o kadar büyük ki çevremizde neler olup bittiğini fark etmiyoruz bile… Göremiyoruz, duyamıyoruz, hissedemiyoruz. Düşünün; vücudunuzun bir uzvu paramparça olmuş, kan kaybediyor ama siz hâlâ başka şeylerle meşgulsünüz. Bir organınız kanıyor ama farkında değilsiniz. İşte bugün ümmetin hali bu değil mi? Algılarımız uyuşturulmuş, düşünme yetimiz baskılanmış. Kalbimiz atıyor ama hissetmiyor. Gözümüz görüyor ama görmezden geliyor. Kulaklarımız işitiyor ama duymuyor…
Sistemin esareti altındayız derken tam da bunu kastediyorum. Duygularımız bile sistemin kodlarına göre biçimleniyor artık. Ne hissedeceğimizi, neye üzüleceğimizi, neye sevineceğimizi bile bize dayatan bir yapı var karşımızda ve biz bu yapının içinde kaybolmuşken, mücadele etmek zorundayız. Ama öyle kuru bir mücadele değil bu…
Çünkü bu mücadele etmemiz gereken ağlar; medya, dijital platformlar, ideolojiler, bağımlılıklar ve modern yaşam tarzlarıyla örülen her mecrayı saran; birinden kurtulsa, diğerine takılmayı mümkün hale getiren entegre bir halde. Birini aşsan diğerine takılacağın şekilde sistematize edilmiş bir şekilde tüm kurbanlarını bekliyor. İnsanlığın geldiği bu nokta adeta bir zombi filmi sahnesini hatırlatıyor. Çoğunuz hatırlarsınız, bu filmlerde insanlar bir virüs ya da sistem tarafından dönüştürülüp iradesiz ve duygusuz bir hale getirilirdi. İstedikleri amaca hizmet eden canavara dönmüş zombiler olurlardı. Bugün de insanlar, benzer bir şekilde, istemeden sistemin istediği formatta, zihnen ve ruhen uyuşmuş bir hale gelmiş, gerçekleri sorgulamaz olmuş, tepkisiz ve donuk bir varlığa dönüşmüştür.
Bugün yaşadığımız dünya, o kurgu filmlerden farksız bir gerçeklik sunuyor. Dünya artık bu gidişattan yoruldu. İnsani değerlerimizi koruyamıyoruz. Her şey yavaş yavaş elimizden kayıp gidiyor. Hakikati korumaya çalışan, kalbini ve inancını diri tutmaya gayret eden bu karanlık tabloya karşı koymaya çalışan küçük ama bilinçli bir topluluk da var. Evet, varlar fakat zombi metaforu üzerinden söylersek, bu insanlar en sevdiklerini, annesini, evladını bu sisteme kaptırmış onları kurtarmaya çalışan, insanlığa bir umut ışığı olmaya çalışan mücahit ruhlu cesur insanlardır. Nitekim en yakınlarını bu sisteme kaptıranların yaşadığı acı da filmlerden çok daha derin maalesef…
Bu dünya, boşluk kabul etmiyor. Kalbimiz de öyle… Ya hakla dolar ya batılla. Eğer biz hakikati savunmazsak, başka bir şey o boşluğu hemen dolduruyor. Öfke, nefret, enaniyet, bencillik… Ve en sonunda yalnızca kendimizi görmeye başlıyoruz. Oysa insan sadece kendi için yaratılmadı. Yalnızca “ben” yok bu hayatta. “Sen” de var. “Biz” varız. Gazze de bu “biz”in bir parçası.
Gazze’yi kaderine terk eden bir insanlık, kendini de çoktan terk etmiştir aslında.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir