Ne denli zor bir zamanda olduğumuz hepimizin malumu. Büyük bir keşmekeş içinde yaşıyoruz. Böyle bir ortamda doğal olarak tüm insanlar birer ahiret yolcusu… Hesap veren ve verecek olanlar, lütuf gören ve görecek olanlar var. Allah’ın kullara baktığı zaviyeden yani merhamet ve adalet yönünden konuya bakmak durumundayız. İçinde bizim de olduğumuz insanlık ailesi adına… Ölçülerimizde doğruluk esas olmalı. Doğru ölçülerimiz olmalı, içinde merhamet olan… Her şeyin bittiği yerde merhameti yeniden başlatan… Hiç kimseyi ayırt etmeden… “Allah’ın kulları” hikmetinde konuya yaklaşan… Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Veda Hutbesi’nde “Ey İnsanlar!” kıvamında konuyu ele alan… Kendi ezberlerimizin bizi sınırladığı yerlerde özgün düşünebilmeyi de başaran… Yani “dışlayan” ve “ötekileştiren” değil; “kucak açan”, “seven” ve “sevdiren”… Riyadan uzak ve “insanî” olan… Güven telkin eden, ufuk açan… “Zarar vermeyen”, “hikmet” kokan… Her şeyi yerli yerinde ele alan…
“Biz böyle miyiz acaba?” sorusu şu an çok kıymetli. İşin temelinde “imanî” bir sevgi var. Allah’ı ve kullarını seven, Allah’tan (c.c.) korkan… İnsanı sadece “insan” olduğu için seven. Yani insan olmanın getirdiği her şeyle insanı kabul eden… Kendi iyilik hallerinde kendine pay çıkarmak, keseri kendine yontmak yani yaptıklarını lütuf gibi sunmak değil; başkalarına layıkıyla acımak, değer vermek, şahsiyetine saygı duymak gibi olan… Çizginin iki ucunda “kaybettiklerimiz” ve “kazandıklarımız” var. Yani gafletimiz yüzünden “kılımızı kıpırdatmadığımız” durumlar ve “iştahla işe koyulduğumuz” anlar. Çok kaliteli bir senaryonun baş aktörleri olduğumuzu unutuyoruz hep. Farkında değiliz ama başrolde biz varız bu senaryoda. Kendi sorumluluklarımızın başrole getirip koyduğu biz. Vazgeçilmez değiliz ama sorumluluklarımızdan da kaçamayız. Çünkü tabir yerindeyse kendimizi sorumlu hissettiğimiz kadar varlığımız tescilleniyor, kemâl buluyor. “İşi yapan adam” durumuna geliyoruz. Bu ayrıma “objektif” ve “sübjektif” sorumluluk alanı diyorlar. Subjektif sorumluluklarımız var. Kendimizi sorumlu hissedip görev almakla, yüzleştiğimiz şeyleri görev bilmekle hayat bulmak diyelim buna. Dolayısıyla hayatı doğru okuyabilmekle başlıyor her şey…
Kendi psikolojimiz bir yana, muhataplarımız ne halde acaba? Konuşmakla kendimizi pazarladığımız durumların dışında, düşünmemiz gereken neler var? Empati ve sempati çok önemli lakin bilgi donanımımız ne halde? Başkalarının problemlerine yetecek bir seviyemiz var mı? Çoğu zaman kafa karıştırıcı olsa da, sosyal medya dahi bu konuda çok bereketli. Neyi nerede bulacağınızı biliyorsanız, iyiyi doğruyu güzeli, ölçülü olanı ayırdedecek bir altyapınız varsa, medya okuryazarlığınız varsa bilgi sorunu adeta yok gibi. Bunun adına ilim öğrenmek diyemeyiz tabii. İnsanlara seviyelerine göre hitap etmek anlamında mütevazı bir çıkış yolu diyelim. Kimseyi yüceltmeden, kimseyi abartmadan…
İnsanın inanma ihtiyacı nefes almak ve yaşamak düzeyinde anlamlandırılırken bu anlamda bireysel kaygılarla sadece kendi ihtiyaçlarının peşinden koşmak, -yaptığı her şeyi negatif manada kendine kişilik edinen insanların bol olduğu bir ortamda- manen herkesin nefes alma ihtiyacını göz ardı etmek bizzat insanın kendisini manen aç bırakır. Bir kısım tatminlerle oyalanır. Kendi benliği oturmamış insan başkalarına benlik biçemez. Sahte kendilikler maalesef çok acıdır. Gerçek kendiliği bulmanın yolu ise gerçek kendiliğe adım atmaktır. Bunun yolu sadece ve sadece kendini kandırmadan nefsi tanımaktan geçer. Yani öncelikle kendi nefsini tanımaktan geçer. “Nefsini bilen Rabbini bilir.” Kendimizi tanımanın yolunun nefsini tanımaktan geçmesi, nefsin kötü özellikleriyle mücadele edip ahlaken iyi yönde değişmesine bağlı. Ahlaken değişen insan, hem kendini hem Rabbini tanımaya başlar. Kişinin Rabbini tanımasının kriteri ahlaken değişmektir. Kendini sevmeden başkalarını sevmek zordur. İnsanın kendini sevecek kadar iyi yönleriyle yüzleşmesi, insan olma yolunda bir yüzleşme alanıdır. Bu yüzleşmenin adına “nefis muhasebesi” diyebiliriz. Sonuçta kendi kalbinde merhameti, vicdanı, adaleti hissetmek, fıtratında var olan güzelliklerin açığa çıkması ve insanın bunu bizzat fark etmesiyle, adım adım, müsbet benliğimize doğru bir yol alırız. Tabir yerindeyse gerçek kendilik açısından “var olmaya” başlarız.
Dünyaya gönül vermişliğimiz ahiret duygumuzun üzerinde ise zarardayız. Kartopu gibi büyüyüp giden bir zarar…
Peki, bu duygularımızı başkalarına nasıl açacak, nasıl bölüşeceğiz? Başkalarıyla dostluk kıvamında geliştirdiğimiz beraberlikler, güven duygusunun çok yıprandığı şu dünyada, bir şeyleri bölüşmeye yeter mi? Çünkü hassas ruhlarla ayrı, hoyrat tiplerle ayrı ilişkilerimiz olacak. Her biri ile bölüşülecek farklı konular ve gündemler var mutlaka. Konuşacağımız her şeyin insan ruhunda bir karşılığı var ve olmalı. Hangi duruş bizi “dinlenilebilir” kılar? Aslında bu sorunun cevabı, içimizden dışımıza sızan güzel ahlaklarımız olabilir ancak. Diğerkâm, fedakâr, duygulu, düşünceli, bilgili, boş konuşmayan… Empatisi yüksek ve sevgi dolu… Bu özelliklerden herhangi biri ile bile anılmak ne hoş olurdu… Söylediklerini doğal olarak üzerinde taşıyan biri olmak yani. Kimseyi “ısırmadan”, “kaş yapıp göz oymadan”, “yıkıp dökmeden” dostluğu aranır bir insan olmak… Hiç olmazsa zarar vermemek… “İkram eden”, “problem çözen”, “telaşsız” ve güven veren…
Artık örneklerini açık ya da gizli olarak toplumun her kesiminde bulabileceğimiz problemli insan sayısı, sosyolog ve psikologları her bakımdan uyarırken bütün bunlara hazırlıklı bir yerde durmak kolay olmasa gerek. Bugün ekonomik problemlerin tetiklediği gün yüzüne çıkmış pek çok problemin ailelere, bireylere sert biçimde yansımış bir fotoğrafı ile karşı karşıyayız. Bu fotoğrafın geçmişe sarkan bir yapılanması var. Hiçbir şey durup dururken olmuyor. Gelişmeler ani olsa da geçmişe dayalı temelleri var. Açıkçası insan yetiştiremiyoruz. Bir insanı hayatının her döneminde dimdik ve ayakta tutacak, her daim güçlü kılacak bir eğitim yapısına sahip değiliz. Gelenekten gelen kırıntılarla idare ediyoruz. Gelecek nesillere aktaracak yüksek anlatı ve hikmetten yoksunuz. Eğitebildiklerimiz de hâlâ işin kabuğunda. Örnek rol modellerden mahrumuz.
İtikatta, amelde ve ahlakta ne eksikse onun peşini kovalamak, kendimiz adına da başkaları adına da metotlu bir yaklaşım… İnsan zihni sormadan edemez; ”Bu devirde bu anlattıklarınız yaşanılabilir şeyler mi?” Evet, yaşanılabilir… Çünkü Allah (c.c.) “Rabbin meleklere: ‘Ben, balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın.’ demişti. Bunun üzerine, iblisin dışında bütün melekler hemen secde ettiler. O, secde edenlerle beraber olmaktan çekindi.” (Hicr, 15/28-30) buyuruyor. Allah (c.c.) insana bu denli değer vermiş…
İnsan baştan ayağa nitelik ve kabiliyet dolu. Baştan ayağa da nefis sahibi. Ama onun bir de muhteşem bir ruhu var. Bu güzel niteliklerini ön plana çıkarmaya çalışanlara Allah (c.c.) çok yardım ediyor hiç şüphesiz. Büyükler; “Hilali göremiyorsan hilali görenlere git ki bayramı göresin.” derler. Ben de bir biyografi çalışması vesilesiyle kaleme aldığım güçlü bir örnek rol modeli burada sizlere sunmak istiyorum. Belki acılarımıza, ıstıraplarımıza bir merhem, neşelerimize bir destek olur. Akademisyeninden sivil toplum aktivistine, avamından havasına kendi benlik aynalarında konuyu değerlendirmelerini rica ediyorum. Bu dünyadan nice güzel insanlar geldi geçti ve kendi sınavlarını öyle ya da böyle verdiler. Şimdi herkes akıbetiyle baş başa. Günümüz ise yaşanan bir vakıa ve insanlar yardım bekliyor. Anlatılanlara ya dudak büküp geçerek ateşe odun taşıyacağız ya da anlatılanlara kulak verip Nemrud’un ateşini söndürecek ve yeni İbrahimler bekleyeceğiz. Hz. Musalar, Hz. İsalar da yaşadıkları çağa bir nur, bir ışık oldular. İyiliği, doğruluğu adaleti, tevhidi haykırdılar. Onlar inanmış sadıklardı. Sonra “güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen” bir Nebi (s.a.v.) geldi. Onun (s.a.v.) ümmetinden de Abdulkadir Geylaniler, İbrahim Gülşeniler, Şah-ı Nakşibendler, Mevlanalar, Yunus Emreler, Hacı Bektaş-ı Veliler bu ümmete ve insanlık âlemine ışık oldular. Allah (c.c.) her yüzyılda bir mana eri ile, bir müctehidle insanlara ufuk açtı, yolları yeniden gösterdi, akıllara ve gönüllere hitap etti. Bu yüzyılda da her insan kendi manevi doğumuna, manevi gelişimine koşmalı…
Üzerimizde büyük emeği olan Şenel İlhan Beyefendi’yi ilmi ve irfanı yönüyle tanıtmak gerekirse:
1. İnsan ilişkilerinde üst düzeyde bir yerde duran Şenel İlhan Beyefendi, her şeyden önce bir gönül insanıdır. Biraz konuşunca bunu fark edersiniz. İnsanların gönül dünyasına, aklına ve duygularına hitap eder. Problemli bir dünyada çok anlayışlı ve farkındalıklı bir yerde durarak bu çabayı gösterir. Büyük bir hayranlıkla size dokunuşlarını izlersiniz. Kendisiyle tanışmak bir huzur vesilesidir. Böyle bir ilişkiyi kurmak, kurabilmek hangi ilimlere ya da irfana sahip olmayı gerektirir acaba?
2. Onunla her karşılaşmanızda “İnsanı bu denli tanımayı nasıl açıklamalıyız?” sorusu her zaman hayranlık uyandıran bir gizeme döner… Kadim kültürümüzden kaynaklanan “kim ve ne?” soruları, onu zihnimizde bir yere oturtma çabası olunca, hareketlerimize sinen “Dikkatli ve saygılı olmalıyım.” düşüncesi, onun doğal ve içten davranışlarıyla, elinizde olmadan onu size yaklaştırır. Gerçek bir anne şefkati ve karşılıksız bir baba güvenini bir arada hissederken, bu diğerkâmlığın altında nasıl bir olgunluğun bulunduğunu bir kez daha düşünmek zorunda hissedersiniz. Oysa o ne kimseye elini öptürür ne de özel bir saygı bekler. Yanınızdan geçerken bazen hafifçe elini göğsünüze dokundurur, hafifçe vurur. Her hareketi bir gönül alma, bir hatır sorma gibidir.
3. Sohbetleri çok yönlü, derinlikli ve kuşatıcıdır. Bütün konuşmaları ve sohbetleri, hayatın içinden ve bir konuyu bir yerden alıp her yere taşıyabilecek cinstendir. Verdiği kıyaslamalı örnekler, anlattığı konuyu çok kuşatıcı ve anlaşılır kılar. Üstelik hem dolu dolu anlattığı hem de anlatacak çok şeyi olduğu için hızlı konuşur ve anlattığı konu açısından bir boşluk bırakmaz. İzah değil, ispat metodunu kullanır. Daha doğrusu açıkça ispat eder. Bazen anlayıp anlamadığınızı sorar. Sizin sorgulama türünden sorularınıza ise herhangi bir tekrar ihtiyacı ya da sorusu olmadan -kendinizi doğru ifade etmiş iseniz- anında, dört dörtlük cevaplar verir.
4. Sizin sadece biyografisini okuyabildiğiniz herhangi bir şahıs (tarihsel ya da yaşayan) hakkında, herhangi bir olumsuzlamaya girmeden adil, dengeli, ayrıntılı bilgiler verir. Açıklamaları sizi klasik düşünmenin çok ötesine taşır, ufkunuzu açar. Tekrar tekrar okuyarak zor anlayacağınız bir konuyu gayet anlaşılır bir dille, üstelik herhangi bir indirgemeciliğe kaymadan felsefi, kelami, ahlaki ve insani yönleriyle izah eder. Onu dinleyince çok özel yetiştiğini anlamakta hiç zorlanmazsınız ve üzerinde özel bir tasarrufun olduğunu fark edersiniz… Adeta başka gezegenden gelmiş biri gibi bir duyguya kapılırsınız. Çünkü anlatım şeklinin ve anlattıklarının kültürler, ırklar, insan cinsi, erkek ve dişi oluşun dışında bir tınısı vardır… Ama “insandan” bahsettiğini anlamamak mümkün değildir. Açıkçası insana insanı anlatır.
5. Sosyal bilimlere ve insan psikolojisine dair her ilmi kendi kavramsal dili ve bütünlüğü içinde gayet mahir ve anlaşılır biçimde kullanır. Ne abartı ne boş söz bulabilirsiniz! Duyduklarınız anlamanıza yeter ama konunun inceldiği ya da zorlandığınız yerlerde de üzülmemeniz için konuyu sınırlı tutar ve bunu da ifade eder, “Size bu kadarı yeter.” der. Çünkü amacı faydalı olmak ve insan yetiştirmektir. Sizin konuyu anlayıp anlamadığınızı da sadece hal, tavır ve hareketlerinizden değil; potansiyelinizi, eğitiminizi, kültürünüzü bilen biri olarak oldukça iyi değerlendirir. Yani kimseye eziyet etmez, zorlamaz, adım adım giderek eğitmeyi ya da anlatmayı tercih eder. Sindirmenizi bekler.
6. Anlattıklarının sizi ilmen, aklen, ahlaken geliştirmesini, değiştirmesini, dönüştürmesini; sizin daha iyi bir yere gelmenizi çok önemser. Yani sizinle olan ilişkilerinin böyle ahlaki bir bağlamı mutlaka vardır. Bu durum, onun size verdiği değerle başlayıp, sizin kendi gözünüzde kendinize değer vermenizi sağlayan bir çabaya, farkındalığa ve iç estetiğine döndüğü an, size iyi bir insan olmaya dair verdiği emeğin ne anlama geldiğini siz de anlamaya başlarsınız. Bu karşılıksız iyiliğin nasıl bir dostluk ve güven verdiğini hayal edebiliyor musunuz?
7. Bazen mübahların geniş dünyasında yani insani bakımdan tolerans gerektiren ya da hoş karşılanabilecek alanlarda öyle insani kurgular kurar ki, bu doğallığı, bazen çok sığ ele alınan klasik ezberlerimizi içi dolu ama asıllarına uygun bir şekilde sindirmenizi sağlar. Kısacası düşüncenin her alanında gezen entelektüel ve irfani bir yapısı vardır. Yani onun anlatılarında tövbeyi ve affı, merhameti ve hoşgörüyü, takva ve verayı bir arada bulabilirsiniz.
8. Hatta onun bu yapısı riyaya dayalı bir edep ya da saygıdan hiç hoşlanmayan insanlar için tam bir güven alanı, kendilerini riyasızca var hissedebilecekleri bir sığınaktır. Onu dinleyen herkes ona sımsıcak bir güven duygusuyla bağlanır. Her yaş grubundan insanla bu çerçevede kurduğu ilişkiler aslında çok büyük bir yetenek ister. Üstelik bunu hiç zorlanmadan yapar. Müzik ve beden sporlarına profesyonel yatkınlığı, daima hayranlık uyandırır. Onun gibi olma isteği, dinleyicilerinde hâkim duygudur. Ahlaken ve aklen tam bir özenilme unsurudur. Ama o bütün bu ilişkiler ağını hep müteâl ve aşkın olana, Allah’ın kullar üzerindeki lütuf, merhamet ve kudretine bağlayarak, sizi güzel iklimlerde bir yol arkadaşlığına çağırır.
9. Davranışlarının ve düşünme biçiminin doğallığı, ilk bakışta dikkat çeken öz güveni, konuşmalarında insanı hiç bıktırmayan irfani ve entelektüel yapısı, modern ilimlere olan vukufiyeti, yüksek öğrenme ve anlatma kabiliyeti, her ilim dalını sistematik olarak aktarabilen ve dallı budaklı her konuyla irtibatlandıran yapısı, üst düzeyde ahlaki özellikleriyle bir araya gelince sohbetlerinin tadına doyamazsınız. Kısacası akla, fikre ve ahlaka hakkını verir…
10. Evet, onunla tanışınca insanın duyguları iyilik ve güzellik adına coşuyor, galeyana geliyor, nefse karşı bir “ahlak ayaklanmasına” dönüşüyor. Öyle bir hayat ki derinlerde bir yerde iyilik, güzellik, doğruluk adına sizde ne varsa adeta oraya ayna tutan, ışıklandıran, o hazineyi herkesin görebileceği bir yere çıkaran bir hakikat savaşçısı…
11. Hangi ilimden, hangi irfandan bahsediyoruz!.. Bir yönüyle insanı yorumlama sanatı… Doğrusu ben ya da bizler, bu durumun canlı şahitleriyiz. Hissetmediğimizi ifade edemez, yaşamadığımızı anlatamayız. Kendimizdeki değişimden bunu te’vil ya da tefsire ihtiyaç duymadan rahatlıkla ifade edebiliyoruz. Çünkü yaşadık, hissettik ve gördük… Aç insanlar çabuk doyar ve önüne ne koyarsanız yerler. Ama her yapıda ve kültürde insanlardan bahsediyorsak, her şeyi yerli yerine koyan bir estetiği her yerde asla bulamazsınız. Bizler de göreceğimizi gördük, duyacağımızı duyduk… Aklımızla fark ettik ve kalbimizle hissettik… Bu çok özel insanı sizlere de anlatmak, ahlaki bir sorumluluk olduğundan dilimizin döndüğü, aklımızın erdiğince sadece bazı yönleriyle anlattık. “Allah’ın nice güzel kulları varmış meğer.” dedik… Allah’a (c.c.) olan hayranlığımız ve muhabbetimiz arttı. Sonuç olarak; inanın Allah’ı daha çok seviyor ve daha çok istiyoruz… Ahlaklı olmayı, kimseye haksızlık yapmamayı, insanlığa faydalı olmayı önemli buluyoruz. Şenel İlhan Beyefendi’ye de buradan şükranlarımızı, minnetimizi, teşekkürlerimizi iletiyoruz. Bu tanışıklığımızın ve şahitliğimizin en çok bize yararı oldu, sizlere de faydalı olmasını diliyoruz. Manevi yolculuğunuz için bir başlangıç olması ümidiyle…
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi
