Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Zihnimizdeki Yükler

Bu Yazıyı Paylaşın:
Zihnimizdeki Yükler

İnsan, hayatın kendisiyle baş etmeye çalışırken bir de kendi zihninin ürettiği yükleri taşır. Gün içinde karşılaştığımız her olayın aynı oranda önemli olmadığını biliriz aslında. Kimi meseleler gerçekten mühimdir, sabır ve çözüm gerektirir. Kimileri ise üzerinden birkaç saat geçince önemini dahi yitirir. Fakat biz her zaman bunun bilincinde olamayabiliriz. Bazen küçük bir söz, mesaja konulmayan emoji, yüzdeki bir ifadeyi yanlış yorumlamamız ya da henüz gerçekleşmemiş bir ihtimal, zihnimizde gerçek bir problem kadar yer kaplamaya başlar. Olay küçüktür, fakat zihnimizde kapladığı alan büyüktür.

Birinin bize neden öyle baktığını düşünür, söylenen bir cümlenin altında başka bir anlam arar, cevaplanmayan bir mesajı defalarca zihnimizde çevirir, henüz yaşanmamış bir olayın sonuçları için şimdiden kaygılanmaya başlarız. “Ya böyle olursa?”, “Acaba ne düşündü?”, “Neden bunu söyledi?” gibi sorular zihnimizde dönüp dururken bedenimiz de bu düşüncelerin varlığından olumsuz etkilenir. Ortada henüz gerçekleşmiş bir tehlike yokken bile kaygılanır, gerilir, öfkelenir veya huzursuz oluruz. Bir başka ifadeyle, yaşamadığımız bazı şeylerin psikolojik bedelini peşinen öderiz. Çoğu zaman, olayın üzerinden zaman geçince “Gereksiz yere stres yapmışım, hiç düşündüğüm gibi değilmiş” veya “Korktuğum gibi olmadı” deriz. Örneğin, iş yerinde birisi bize selam vermediyse zihnimizden o anda birden fazla ihtimal geçer. “Bana küstü mü? Benim bir hatam mı oldu? Farkında olmadan onu kıracak bir şey mi yaptım?” gibi sorularla, özellikle kendimizde hata varmışçasına paniğe kapılırız. Sonra o kişinin hasta olduğunu, dalgın olduğunu veya zihninin o anda başka bir işle meşgul olduğunu öğrenir ve rahatlarız. “Bir şey yokmuş.” Peki geçen süre içinde yaşadığımız gereksiz kaygı ne olacak?

Hayat, zaten başlı başına bir imtihan alanıdır. Hastalık, kayıp, geçim sıkıntısı, ailevi meseleler, belirsizlikler, toplumsal problemler ve geleceğe dair sorumluluklar hayatın kaçınılmaz gerçekleridir. Bunların üzerine bir de zihnimizin ürettiği kuruntuları, abartıları ve kontrol edemediğimiz meseleleri eklediğimizde taşıdığımız yük, gerçekte omuzlarımızda bulunandan çok daha ağır hâle gelir. Bazı insanlar çok büyük sıkıntıların içerisinde metanetini koruyup sağlam durabilirken, bazıları küçük bir meseleden günlerce çıkamaz. Yaşanan olayın kendisi kadar, kişinin olayı nasıl değerlendirdiği ve onunla nasıl başa çıktığı da psikolojik yükü etkileyebilir. Burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Her şeyi bu kadar önemsemek zorunda mıyız? Her düşüncenin peşinden gitmek, her ihtimali hesaplamak, herkesin ne düşündüğünü anlamaya çalışmak ve kontrolümüz dışında kalan olayları zihnimizde tekrar tekrar çözmeye uğraşmak gerçekten bize ne kazandırıyor? Cevap çoğu zaman “Elimde değil, düşünmeden edemiyorum. Beynim susmuyor.” şeklinde oluyor.

İnsan zihni için öğrenmek, şüphe etmek, araştırmak, sorgulamak, bir olayı tüm yönleriyle anlamaya çalışmak normal bir süreçtir. Zihnimizden aynı anda pek çok düşünce geçer. Çünkü beynimiz yalnızca yaşadığımız anı kaydetmekle yetinmez; geçmiş deneyimlerimizi hatırlar, geleceğe dair tahminlerde bulunur, olası tehlikeleri önceden fark etmeye ve bizi korumaya çalışır. Bir bakıma beyin, “Biraz sonra ne olabilir?” sorusuna mümkün olduğunca erken cevap bulmaya gayret eder. Bu yüzden zihnimizin sürekli çalışan bir tarafının olması, tek başına bir problem değil, yaratılışının da bir gereğidir.

Peki, o hâlde sorun nerede başlıyor? Burada asıl mesele, beynin bu doğal çalışma biçiminin ne zaman ve nasıl bizi yormaya başladığıdır. Beyin belirsizlik karşısında kendini korumak ister. Cevabı olmayan bir soru, sonucu belli olmayan bir olay ya da kontrol edemediğimiz bir durum karşısında zihnimiz kendiliğinden ihtimaller üretmeye başlar. “Ya böyle olursa?”, “Acaba neden böyle söyledi?”, “Şunu farklı yapsaydım ne olurdu?”, “Ya işler kötü giderse?” gibi soruların peşine takılırız. Zihin, tehlikeyi önceden fark etmek amacıyla yaptığı bu değerlendirmeyi bazen gereğinden fazla uzatabilir. İşte böyle zamanlarda insan, düşüncelerini kendisinin seçtiğini zannederken aslında düşüncelerinin peşinden sürüklenmeye başlayabilir. Oysa zihinden bir düşüncenin geçmesi, onun doğru olduğu veya mutlaka üzerinde düşünülmesi gerektiği anlamına gelmez. Beyin bir düşünce üretir; bizim görevimiz ise her üretilen düşünceyi incelemek, çözmek ve sonuca bağlamak değildir. Çünkü zihnimiz bir problem çözme makinesi gibi çalışsa da her problem çözülebilir olmaz. Bazı soruların cevabı zamana, bazıları başkalarının tercihine, bazıları ise hayatın doğal akışına bağlıdır. Kontrolümüz dışında kalan bir meseleyi zihnimizde yüz kez daha düşünmek, çoğu zaman sonucu değiştirmez; yalnızca zihinsel yorgunluğumuzu artırır ve vesvesenin peşine düşmüş oluruz. Bu nedenle zihnimizden geçen düşüncelerin hangilerine itibar edeceğimize ve hangilerini önemsemeyeceğimize karar vermek durumundayız. “Şu anda düşündüğüm şey bana bir çözüm mü sunuyor, yoksa yalnızca beni daha fazla mı yoruyor?” Eğer ortada yapılabilecek bir şey varsa, düşüncenin bizi eyleme yönlendirmesi anlamlıdır. Bir sınava hazırlanmak, bir görüşmeye hazırlık yapmak, bir problemi konuşmak, bir hatayı düzeltmek veya gerekli bir tedbiri almak gibi... Fakat yapabileceğimiz hiçbir şey yoksa ve düşüncemiz yalnızca aynı ihtimalleri zihnimizde çevirmeye devam ediyorsa, belki de artık çözüm aramıyor; kendimizi tüketiyoruzdur.

Tam da bu noktada, zihinden gelen her düşünceye cevap vermek yerine onu kendi hâline bırakabilmenin önemini anlatan bir benzetme dikkat çekicidir. Zihnimizde sürekli susmayan düşünceler ve vesveselerle ilgili İlim, İrfan ve Hikmet Ehli Şenel İlhan Beyefendi’nin kaleme aldığı şu satırlar hayat kurtarıcıdır: “İrademiz dışında akla gelen vesveseler, akan bir ırmağa benzerler. Akan bir ırmağı durdurmaya çalışmak nasıl beyhude bir çaba ise bu tür vesveseleri durdurmaya çalışmak da aynen öyledir. O zaman doğrusu şu ki akan ırmağı sen sadece seyret. İşte bu güzel örnekte olduğu gibi akıldan gelen seslere, düşüncelere akan bir ırmak muamelesi yap ve onları en fazla gülerek izle… İzlemez de bu düşüncelere cevap verirsen o zaman gerçekten sen yandın demektir. Mesela, kapına aç bir kedi geldi, sen ona süt verdin. Ertesi gün yine geldi, yine süt verdin. Böyle devam edersen o kediler arkadaşlarını da getirirler ve bir bakarsın ki mahallenin bütün kedileri senin evin önüne toplanmışlar. İşte vesveseyi, kedileri besler gibi besler ve kâle alarak cevaplar yetiştirmeye çalışırsan böyle çoğalırlar, gün gelir baş edemez hale gelirsin. Ve neticede bu şekilde düşünerek en basitinden bipolar bozukluğa yakalanırsın.”

İnsan, zihinsel enerjisinin sınırsız olduğunu zanneder. Gün boyunca onlarca mesele hakkında düşünür, karar verir, insanları değerlendirir, geçmişi hatırlar, geleceği planlar ve bütün bunların sonunda neden bu kadar yorulduğunu anlamakta zorlanır. Oysa zihinsel meşguliyet de bir yorgunluk oluşturur. Henüz gerçekleşmemiş bir olayın kaygısını bugünden yaşamak, geçmişte yaşanmış bir olayı bugün yeniden yaşamak ve başkasının zihninden geçenleri çözmeye çalışmak, hayatın içinde bize ait olmayan pek çok yükü taşımamıza sebep olur.

Gün içerisinde başkalarının düşüncelerini, davranışlarını, tercihlerini ve vereceği tepkileri de kendi sorumluluğumuz gibi üstlenebiliyoruz. Bir insanın bizi yanlış anlaması, hakkımızda ne düşündüğü, bize nasıl davranacağı veya verdiğimiz bir karara nasıl tepki göstereceği üzerinde çoğu zaman sınırlı bir kontrolümüz vardır. Buna rağmen zihnimiz, kontrol alanımızın dışındaki bu meseleleri de çözmeye çalışır. Karşımızdaki insanın zihnine girip ne düşündüğünü anlamaya, gelecekte vereceği tepkiyi tahmin etmeye, geçmişte söylediğimiz bir cümlenin onda nasıl bir iz bıraktığını hesaplamaya çalışırız. Böylece kendi sorumluluk alanımızın dışına çıktıkça zihinsel yükümüz de artar. Oysa hayatın her meselesi bizim müdahalemize açık değildir. İnsan elinden geleni yapmak, tedbir almak, gayret etmek ve doğru tercihlerde bulunmakla sorumludur; fakat bütün sonuçları kendi iradesiyle belirleyemez. Bazen ne kadar hesap yaparsak yapalım sonucu değiştiremeyeceğimiz durumlarla karşılaşırız. İşte burada Allah’ın iradesine teslim olmamız gerekir. Her şeyi yönetme düşüncesi ve her şeyi bilme arzusu, bizi gereksiz yere yorar, zihnimizi sürekli meşgul eder; öyle ki zamanla gerçekten önemli meselelere ayıracak enerjimiz bile kalmaz.

“Düşünmemeliyim” diye kendimizi ne kadar zorlarsak o düşünce zihnimizde o kadar fazla yer edebilir. “Kırmızı elmayı düşünme” denildiğinde zihnimizde kırmızı bir elmanın belirmesi gibi… Kovmaya çalıştığımız düşünce, tam da ona verdiğimiz bu dikkat nedeniyle daha görünür hâle gelir. O hâlde mesele, zihnimizden geçen her düşünceyi yok etmek değil; hangisine dikkat vereceğimizi, hangisinin ise kendi hâline bırakılıp akıp gitmesine izin verileceğini öğrenmektir.

Bizi rahatsız eden bir mesele varsa elbette düşüneceğiz, düşünmeden olmaz. Olayı her yönüyle düşünüp bir sonuca bağladıktan sonra artık o meseleyi tekrar tekrar gündemimize almayacağız. Belki çözümü bile yok, ama biz onu düşünüp sonuca bağladıysak yeniden düşünüp vakit kaybetmenin bir anlamı yok. Mesela, geçmişte söylediğimiz bir söz veya yaptığımız bir hata zaman zaman zihnimize gelir ve bizi rahatsız eder, yeniden o acıyı yaşamamıza ve kendimizi suçlamamıza sebep olur. “Neden öyle yaptım, ne kötü bir insanım!” veya “Bu yaptığım hata şunlara mal oldu, keşke yapmasaydım, öyle değil de şöyle davransaydım şu an her şey bambaşka olurdu.” gibi düşüncelerle zaman kaybetmek yerine “Benim şu hatam oldu, şöyle bir yanlışa düştüm, şu sözüm insanları kırdı. Geçmişi değiştiremem, o halde bundan sonra bunlara dikkat edeceğim” deyip meseleyi tamamen kapatmak gerekir. Ama bunu zaman zaman hatırlayıp bunalıma girmek yalnızca kendimize zarar vermekten başka bir şey değildir.

Zihnimizden geçen her düşünceyi ciddiye almak, her ihtimali hesaplamak ve her sonucu kontrol etmeye çalışmak zorunda değiliz. Bize düşen; elimizden geleni yapmak, gerekli tedbiri almak, hatamız varsa düzeltmek ve ardından kontrol edemediğimiz ve bize ait olmayan meseleleri teslimiyetle Allah’a bırakmaktır. Geçmiş değişmez; başkasının zihni yönetilemez; geleceği Allah’tan başkası bilemez. Fakat bugün neye dikkat vereceğimizi, hangi düşüncenin peşinden gideceğimizi ve hangisini kendi hâline bırakacağımızı seçebiliriz.