Bilge Yuzarsif ve Düşündürdükleri
Hz. Yusuf (a.s.) kıssasının bilinenler dışında bize söylediği ilginç ve çarpıcı şeyler var mı acaba? Hz. Yusuf kıssası Kenan ilinden gelip Mısır’a sultan olan Hz. Yusuf’un yaşadıklarını, tekrarı mümkün maddi bir modelleme olarak bize sunuyor olabilir mi? Hz. Yusuf’un çektiği çileler, her peygamberin “kendi kavmiyle” yaşadığı tebliğ ilişkilerinin çok dışında bir manevi eğitim örneği… Çocukluğundan başlayarak hayat bulan bir çile söz konusu. Hz. Yusuf’un Rabbiyle ilişkisi; sabrı, tevekkülü ve rızayı her boyutuyla öğreten özel bir eğitim süreci. İşin içinde uzun soluklu bir biçimde kardeşleriyle sınanmak da var. Fakat aynı zamanda bir “evlad-ı Resul”, yani Hz. Yakup’un (a.s.) oğlu… Sonunda da neler olduğu hepimizin malumu. Bunu toplumsal açıdan düşünürsek, böyle büyük bir çileyi tüm topluma uyarlamak ve toplumsal bir çile olarak düşünmek oldukça zor. Ama bireysel bir eğitim olarak düşündüğümüzde “tek kişilik bir ordu” misali büyük bir çabanın maddi ve manevi varoluşa dönüştüğünü de görmemek mümkün değil… Baştan sona ilahi bir senaryonun kurgulandığı ve çok özel tanışma ve karşılaşmaların gerçekleştiği bir hayat. Ayrıca “köle” olarak satılmak da var. Fakat o ülkenin en itibarlı insanlarından birisi tarafından sahipleniliyor. Sonra yanında büyüdüğü bir kadınla alabildiğine imtihan ediliyor ve hiç hak etmediği bir biçimde uzun yıllar zindanda kalıyor. İşin sonunda ise (belki de olabilecek güzel gelişmelerin başında) Allah (c.c.), bir rüyanın tabiriyle ama bütün bir milletin hayatını etkileyecek bir rüyanın tabiriyle Hz. Yusuf’u (a.s.) zindandan çıkarıyor. Kendisine verdiği bir rüya tabiri ilmini vesile kılarak peygamberini zindandan çıkarıyor. Allah’ın (c.c.) her şeye gücü yeter… İman eden, bunu böyle bilir. Gerçekten iman eden için bu böyledir. Hakikat de böyledir. Günümüzde de insanlar, hakiki bir davaya baş koyup ellerinden geleni yaptıklarında hayatın içinde olağanüstülüklerin yağan kar taneleri gibi art arda geldiğini görebilirler. Yeter ki bir peygamberin kendine dava edindiği gibi yoluna baş koyduğu bir davası, gözünü daldan budaktan sakınmayan bir yüreği, Allah (c.c.) için hiçbir fedakârlıktan sakınmayacağı bir davası olsun… Yani tevhid, tebliğ, irşad ve bu uğurda hizmet etmek gibi bir derdi olsun… Peygamberler bizim örnek rol modellerimiz değil mi? Geçmişte peygamber kıssalarıyla Kur’an içinde anlatılan ve yaşananlar, hep ilahi kaderin insan hayatındaki cilveleri olan murad-ı ilahiler değil mi? Günümüzü bu olağanüstülüklerin gelişebileceği zamanlar olmaktan ayrı tutan ne olabilir ki? Allah’ın (c.c.) muradını biliyor muyuz?
Hz. Yusuf’un hayatında başka neler var? En bariz şey, “nefsine uymaması”, darlıkta, zorlukta ve genişlikte bu özelliğini çok güçlü bir muhasebe ile dinç ve diri tutması. Her an Rabbine sığınarak yaşaması, her zorlukta sadece Rabbinden yardım istemesi. Karşılaştığı olaylarda sağlam bir strateji ile hareket etmesi. En önemlisi de vahiy ile desteklenmesi… Bir peygamberin hayatı başka nasıl olabilir ki? Bu senaryonun yazarı kim? Allah. Baş aktörü kim? Hz. Yusuf (a.s.).
Peki, başka neler oldu? Hz. Yusuf (a.s.), Mısır’ın kralından başlayarak tüm ülkenin gönlünü kazandı. Düşmanları yok muydu? Tabii ki vardı. Çünkü o dönemde de hâlihazırda müesses bir nizam vardı ve o düzenden nemalanan, halkı kandıran, kurdukları tezgâhla semizleşen ve müesses nizama damgasını vuran kurumsal yapılar vardı. Bu yapılar, kendi düzenlerini bozacak, bozmaya aday her şeyi kontrol altında tutmayı kendi geleceklerinin vazgeçilmez şartı olarak görüyorlardı ve kaybedecek çok şeyleri vardı. Eski Yunan’da şehir devletleri, Mısır’da firavunların varlığı hep aynı kurgunun tarihsel örnekleriydi. Günümüzün küresel haydutları olan siyonistler, süper güç diyebileceğimiz devletlerin parasal gücü ellerinde bulunduran elitleri, dijital dünyanın ve sosyal medyanın bin bir türlü mizansen ile dünya toplumlarını stratejik bir biçimde bozmaya çalışan insanlık katili vahşet tetikçileri, başkalarını sömürerek yaşayan dünya sırtlanları hep aynı tarihsel zincirin güncel izleri ve takipçileri değil mi?
Irkçılığa, ayrımcılığa ve ötekileştirmeye asla taviz vermemek; başkalarını istismar edecek ve kandıracak şekilde sahte kazançların peşinden koşmamak; tam tersine dürüstlüğüne güvenilen, kendisinden emin bir yerde durmak; ihtiyaç sahipleri için, tabir yerindeyse, pozitif ayrımcılık yapacak uygulamalara imza atmak, böyle sahih bir duruşun vazgeçilmezleri olsa gerek… Allah (c.c.) kullarına işte böyle yardım eder. Makbul ve seçilmiş kulunu, yani peygamberini ve ahlakını insanlara sevdirerek… Demek ki böyle toplumlarda, hatta her toplumda iyiliğin, doğruluğun ve güzelliğin önünü kesen illegal kudret, ahlaksızlığın ta kendisi; insanların gönlünü hakikate açan hikmet ise ahlakın vazgeçilmez mucizesidir. Toplumları düzelten kudret mazlumları korumalı, güç odaklarını ahlaki bir güç ve kudretle, bir tahakküm unsuru olmaktan uzaklaştırmalı; iyiliğe, merhamete, tevazuya yönlendirmelidir. Bu durum aynı zamanda, toplumlara neyi nasıl yapacağını öğretmektir. Çünkü ahlak, insan kalbine ve aklına ilahi bir davettir.
Hz. Yusuf’un peygamber ahlakı, içinde bulunduğu toplumun gönlünde çok iyi bir yer edinmesine yetmişti. Onun ahlaki duruşu, o toplumun içine alabildiğine sinmişti. Ahlaki duruşundan, merhametinden, tevazusundan, vakarından, adaletli uygulamalarından başka ne olabilirdi ki, onu tüm Mısır ülkesine sevdiren… Hz. Yusuf (a.s.) güç ile ahlakı, adalet ile merhameti, hakkaniyet ile düzeni bir arada gerçekleştirmeyi pekâlâ başarmıştı.
Yani Hz. Yusuf aynı zamanda bir devlet adamı ve güçlü bir liderdir. Kurduğu devletin işleyişini ve ilkelerini bizzat kendisi vazetmiş ve uygulamıştır. Toplumları hakikatle buluşturan hakiki bir güç ve kudret, ancak bir peygamber ahlakı olabilir. Gözetmeni, öğreteni, yürüteni Allah olanın önünde ise hiçbir güç duramaz. Sünnetullah, âdetullah ve Allah’ın (c.c.) vaadi bu yöndedir.
“İzzet, Allah’ın, Resulü’nün ve mü’minlerindir.” (Münafikun, 63/8)
