Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

vakifmayis2026

Doğrunun Peşinde “Dost’un Yanında…”

Bu Yazıyı Paylaşın:
Doğrunun Peşinde “Dost’un Yanında…”

Niteliği ve bereketi, bütüne giden yolda özellik arz eden ameller var. Çünkü Allah Teâlâ, Kur’an’ın anahtarı hükmündeki Fatiha Suresi’ni kullarıyla kendi zatı arasında ikiye bölüyor. Çünkü din yaşanmak için var. Ve insan, dini yaşadıkça; din, insanda hayat buluyor. Din anlatılarında kimin, neyi, hangi güzellikte, nasıl yaptığı ve başardığı söz konusu edilerek; mesela Hz. Ali’nin bir ameli anlatılarak bu amelin insandaki karşılığının kalitesi üzerinde, yani ihlas değerinden tutun da murâd-ı ilahîye uygunluğu, Allah’ın rızasını kazanmak anlamında nasıl bir düşünce ve eylem bütünlüğü taşıdığı, Allah’ın (c.c.) bu amelden ne denli hoşnut olduğu ya da olabileceği üzerinde duruluyor. Bu vesileyle bir amelin amelî ve irfanî boyutunun derinliği, nasıl bir tefekküre dayandığı ve hassasiyet çizgisinde neye karşılık geldiği bir bakıma temellendirilmiş olur. “Mü’minlerin iman açısından en mükemmel olanı, ahlakı en güzel olanıdır.” (Tirmizî, Radâ’ 11) hadisine göre ise Allah’ın (c.c.) rızasına uygun bir amel, güzel ahlak olmadan yeterince kabul görmüyor. Güzel ahlak, birbirini tamamlayan parçalardan oluşur; ne var ki her birinin başlı başına bir kemâlât, tamamlanma ve olgunluk boyutu da vardır. “Güzel ahlakların başı ise sabırdır. Hatta güzel ahlakların tamamı, sabrın değişik adlar almasından başka bir şey değildir. Mesela, günahlara karşı sabrın adı takva, cimrilikten kurtulmak için gösterilen sabrın adı cömertlik; zinadan kaçınmak için gösterilen sabır iffet, başa gelen her türlü bela, sıkıntı ve musibetlere sabrın adı rıza… Öfkeyi yenmenin adı hilm. Evet, sabır bir şehrin ana yollarına benziyor… Şehrin trafiğinin yükünü o çekiyor. Diğer ahlaklar ise hedefe götüren tali yollar gibi… O sebeple sabır nedir ne değildir, iyi öğrenmeli, niçin sabretmeliyiz mantığını iyi kavramalıyız…” (İlim, İrfan ve Hikmet Ehli Şenel İlhan Beyefendi). “Sabır, imanın yarısı”, “Evlenen dininin yarısını tamamlamıştır”, “İhlas Suresi, Kur’an’ın üçte biri.” gibi, yapılmasında farklı hikmetler olan ve ön plana çıkarılan ameller var. Çünkü insan, gücü yettiğince Rabbine kulluk etmeli. Günümüzde de “kalbin ameli” üzerinde durarak, kulluğun ihlas ve samimiyet yönüne dikkat çeken kelâm kavramları üzerinde duruluyor. Gerçek manada Allah’ın emirlerini tasdik ve kabul, iman kavramının tanımına da yansımış. “İman, kalb ile tasdik, dil ile ikrar” olarak temellendirilmiş. Sonra, “ ‘inandık’ deyin ‘iman ettik’ demeyin” denilerek inanmanın ciddiyetine ve sorumluluklarına vurgu yapılmıştır. Daha sonra da “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emriyle –ki Hud Suresi’nde geçiyor ve bu sure beni kocattı buyuruyor Hz. Peygamber (s.a.v.) - derece derece zirvelere işaret ediliyor. “Dosdoğru olmak…” tek başına her şeyi açıklıyor; iki kelime ile her şey anlatılmış. Günümüz insanının farklı çeldiricilerle imanının sarsıldığı ve pamuk ipliğine benzer bir tutunmayla dinine sarıldığı bir dönemde, dinin, özünde insandan ne beklendiğini ve bu vesileyle “imanını sevmesini” sağlayacak önemli ipuçları bunlar. “İmanına İnanmak” ve “İmanı Sevmek” kavramlarını, bu konularda sohbetleri ve kitapları olan İlim, İrfan ve Hikmet Ehli Şenel İlhan Beyefendi’den dinleyelim:
“Kur’an’da iman var ama ondan daha üstünü var, imanı sevmektir. Bu imanla fıtratının bir olmasını sağlamaktır. Bunu yapan Allah dostu olur. Sevgisiz insan yoktur. Bir şekilde sevgisini bastırmış insanlar vardır. Sevmemeyi severek yaşarlar. Sevgisizlikten nemalanırlar. İnsanlar da “o böyle işte canım” demeye alışırlar. Böyle böyle devam ederek “sevgi karın doyurmuyor” demeye bile başlarlar. Ne yapmak lazım; sevmemeyi sevmeyi bırakmak lazım. Sevmeyi sevmek lazım. Hemen sevgiye ulaşamazsın. Önce sevmeyi sev. Allah dostlarının bu noktaya nasıl ulaştığını öğren. Bu farkındalık bile seni sevgiye götürür. Sevgisizlik hissediyorsan bil ki sende sevgi var. Sevmeyen adam iman edemez. Sevgisizliğin nedeni olan kalpteki günah kirlerinden, kalp marazlarından arınman lazım. Kalbin cimrilikten, korkaklıktan, bencillikten kirlenmiş; özellikleri kapanmış... Kalpte bu yüzden bencillik devreye giriyor ve maneviyat ötelenmeye başlıyor. Allah aşkı, onun için önemli olmaz. Önce kalp temizliği. O zaman sevgi, merhamet gibi duygular ortaya çıkar. Sevmemeyi sevmekten insanlar hesaba çekilecek. Bunun hesabı da çok ağır. Sevgi insan ilişkilerinde çok önemli. Sevgisizliği seviyorlar, buna da “sevgisiz yaratılmışım” deyip, yatıyorlar. Kimseyi aramıyor, halini hatırını sormuyor, ‘ağır abi’ takılıyor. Bu sevgisizlik değil, aşağılıklıktır. Sevmemeyi sevmeyi bırakırsan, sevmeyi seveceksin sonra. Nasıl olacak? Allah dostlarına, sevgi dolu kişilere bakarak, hayatlarını okuyarak, televizyonlarda hayatlarını seyrederek onlara benzemeye çalışın. Sevilmemek çok kötü. Kalp marazlarından kurtulmak için amel, ibadet, zikir lazım, en önemlisi de böyle ortamlarda bulunmak lazım. Hiçbir zulmet kalmaz.”
Yukarıda anlatılanların her biri, insanın amel dünyasını önce kavram düzeyinde sonra da Allah katında karşılığının ne olduğu boyutuyla tanımlıyor. Yani aslen neyi, nasıl yapacağımızı anlatıyor. Hepsinin de açıkça ilahî ve nebevî bir temeli var. Hayatı veren, yerlerde ve göklerde gördüğümüz düzeni kuran, insanı gelecekte nelerin beklediğini ebediyet ekseninde anlatan bir yaratıcı güç var. Geçmiş O’nun için kesintisiz, gelecek O’nun için kesintisiz, yani ezelî ve ebedî sonsuz… Şu dünyada çektiğimiz bütün çileleri, fark edebilirsek asla hüzne kapılmadan yola devam etmemizi sağlayan tüm nimetleri, kendini kabul eden ve etmeyen her canlıya cömert bir biçimde, bir merhamet tezahür olarak veren bir güç… Üzerinde çok düşünülmesi gereken bir konu. İçimizi sızlatacak bir oluş… Bu denli yüce bir ahlakı, idrakimiz, havsalamız zor alıyor ama gerçek, gerçeğin ta kendisi… Başka türlü açıklanması mümkün olmayan bir kabul; tıpkı kendi varlığı gibi. Dolayısıyla böyle düşünmek bir iman… Varlığına hayret ettiğimiz ve hayran olduğumuz gibi, yaptıklarına da hayret ediyor ve hayran oluyoruz. Bizdeki karşılığı “muhabbet”tir. Hayatın içinde insan ilişkilerine dair bir dokunuşu, müdahalesi olduğunda yaşadığımız hadiseye “keramet”, bir başka insana dair bir bilgiyi içeriyorsa “keşif” diyoruz. Çünkü bizde olmayan bir bilgiyi hayatın tam içine koyuveriyor. Her müdahalesi öyle kıymetli ki, “Ben sizi yalnız bırakmıyorum.” diyor. Sıcak bir tarzı olduğu çok açık. Bazen canımız yandığında da “torpil” istiyoruz. İnsan, canı yandığında kimden isteyeceğini çok iyi biliyor. Aslına bakılırsa bilemediğimiz, cevaplarını bulamadığımız, sabrederek beklediğimiz her yeni bilginin “hikmet değeri” çok yüksek. Çünkü asla bilemeyeceğimiz ve bulamayacağımız çok şey öğretiyor. İnsanlık tarihinde bu tür bilgileri kendisinden dinlediğimiz yani kalbine biraz da olsa bu bilgiler akıtılmış insanlara “bilge insanlar” dedik. Doğru olsun olmasın, bu konularda düşünce ve fikir ileri sürenlere dahi “filozof” payesi verdik. Bu bilgileri tarihsel ve kültürel alanda, sosyal ve psikolojik zeminde yoğuranlara “ilim adamı” dedik. Hikmetin kendisi ve kaynağı, kim bilir ne müthiş, ne mükemmel ve ne denli huzur vericidir… Kelâm, felsefe ve tasavvuf tarihi hep “O Güzel”i aramak için kafa yormuş, dirsek çürütmüş, emek vermiştir. Bazı temel bilgileri aktaranlara, ömrünü bu uğurda kıymetli kılanlara, insanlığa faydalı olanlara da “âlim” dedik… Hepsi, o yüce Yaratıcı’yı tanımak ve anlamak içindi. Hâlâ da öyle. İnsan emeğiyle yoğrulan bilim geliştikçe yüce Yaratıcı’nın hikmetleri her sahada günbegün ortaya çıkıyor. Hayret hayreti kovalıyor. İnsanların tartıştığı pek çok konu bütün çıplaklığıyla gün yüzüne çıkıyor. “Vakit var iken gel bin katara / Senin için yolda kervan eylenmez.” diyenler boşa dememiş, hakikat gün gibi ortada değil mi?