Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Çocuk Yetiştirme Üzerine

Bu Yazıyı Paylaşın:
Çocuk Yetiştirme Üzerine

Allahu Teâla insanı en mükemmel biçimde yaratmıştır. Ona, yalnızca bu dünyada kendine lazım olacak cihazatlar ve güzel bir suret vermekle kalmamış, aynı zamanda sonsuz bir ahiret hayatının saadeti için Yaratıcı’yı tanıyıp O’na kulluk edebilmesi, doğruyu yanlıştan ayırabilmesi sebebiyle akıl nimetini de vermiştir. Yeni doğan bir bebek boş, temiz bir sayfa gibidir. Önce anne babasını tanır, sonra yakın çevresini ayırt etmeye başlar. Çevresini merak eder, keşfeder ve eşyaları tanır. Konuşmayı, yürümeyi, okumayı ve yazmayı öğrenir. Tüm bunlar tedricen bir şekilde, yavaş ilerleyen ve sabır gerektiren bir sürecin içinde gerçekleşir. Hayvan yavruları doğduktan birkaç saat içinde yürümeye, hatta koşmaya başlarken insan için bu süreç bir sene civarındadır. İnsanın eğitimi için bu gereklidir. Zira insan Allah’a kulluk ile vazifelendirilmiş müstesna bir varlıktır. Bu nedenle onun eğitimi de diğer canlılara göre daha özel olmalıdır.

Eğitim ve öğretim öncelikle ailede başlar. Hiçbir bilgiye sahip olmadan hayata gözlerini açan bir bebeğe her şeyi sıfırdan öğretmek elbette kolay değildir. Ancak bu eğitim günlük hayatın içinde, doğal akışında gerçekleşmektedir. Bebek, isteklerini ağlayarak dile getirir; annesi veya bakım vereni onun ne istediğini tahmin ederek ihtiyacını gidermeye çalışır. Sonra tek kelime ile isteklerini ifade eder. Nihayetinde konuşarak iletişim kurabilecek seviyeye gelir. Tüm bu süreç içinde yorulan, ama sabırla devam edip evladının en güzel şekilde yetişmesini isteyen ebeveynlerin çabası takdire şayandır. Bütün bu zorluklara karşın insanın sabrını artıran, onu motive eden çok güzel müjdeler de mevcuttur; bu müjdeler hadislerde şöyle belirtilmiştir:

“Anne cennet kapılarının ortasındadır.” (İbn Hanbel, V, 198);

“Cennet annelerin ayakları altındadır.” (Nesâî, Cihad, 6)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kimin üç kız çocuğu olur da onları kucaklar, merhamet edip bağrına basarsa (bir rivayette: ve onu evlendirirse), onun için elbette cennet vacip olur.”

“Ya Resulallah! Şayet bunlar iki tane olsa?” denildiğinde ise “İki tane de olsa (aynı sevabı alır).” diyerek cevap verdi.

Orada bulunan bazı kimseler Efendimizin bu tavrından dolayı “Şayet bir tane olsa” denilseydi, ona da öyle cevap verirdi, şeklinde düşünmeye başladılar.” (bk. Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, h. no.13491)

Bir anne, yavrusunu dokuz ay karnında taşıyıp her türlü sıkıntıyla karşılaşır. Bebek dünyaya geldikten sonra çiftlerin tüm yaşantısı değişir. Günlerce uykusuzluk çekerler. Artık kendilerinden önce çocuklarını düşünmeye başlamışlardır. Evladı hastalanan, çocuğunun başına üzücü bir hâl gelen ebeveynlerin yaşadıkları manevi acının büyüklüğü, maddi bir acı ile kıyaslanamaz. “Onun yerine ben hastalansaydım…” diyen annelerin, “Ben aç kalayım, razıyım. Yeter ki onlar aç kalmasın.” endişesi ile kıvranan babaların yükü ne kadar da ağır!

Ebeveyn olmak zordur da peki ya çocuk olmak? Hem de her şeye ulaşmanın kolay olduğu bu dijital devirde… İfade edildiği gibi hayat gerçekten çocuklara mı güzel? Onların hiç sıkıntısı yok mu? Çoğumuzun bakış açısı bu: “Şimdi çocuk olmak vardı…” Ama bu dönemi, çocuklar açısından değerlendirdiğimizde en çok zorlananın, yara alanın, sağlıklı bir gelişim içinde olmayanların çocuklar olduğunu görürüz. Ne demek sağlıklı gelişim içinde olmamak? Özellikle büyük şehirlerde apartman hayatında yaşayan, hayatı sadece okul-ev-alışveriş merkezi üçgeninde geçen, hapsolmuş bir nesil söz konusu. “Koşma, elini oraya sürme, sessiz ol, kıpırdanıp durma…” gibi uyarılarla kısıtlanan çocukların sağlıklı bir gelişim sürdürdüğü söylenemez. Ancak burada ailelerin de mecburiyetler nedeniyle çocuklarına kısıtlamalar getirmek zorunda kaldıkları da bir gerçek. Akşam ev içinde koşturan çocuk gürültüye sebep olduğunda, gelebilecek şikâyetler yetişkinlerin gerilmesine sebep olmaktadır. Elini her yere dokunduran çocuğun çeşitli mikroplar kapma ihtimali vardır. Şehrin gürültüsü, kalabalığı ve ekonomik sıkıntılar da göz önünde bulundurulduğunda, çoğu çocuk okuldan arta kalan zamanı evinde ekran başında geçirmektedir. Sosyal ve kültürel faaliyetlere, spor etkinliklerine rağbet ya uzak mesafeden ya da maddi sorunlardan dolayı daha az olmaktadır. Hâl böyle olunca çocuklarımız tekdüze ve gelişimden uzak bir hayat içinde yaşamlarını sürdürmektedirler.

Hangi anne babaya evladının geleceği ile ilgili beklentilerini sorsak, iyi bir okul, saygın ve maddi kazancı bol bir meslek, iyi bir aile kurma temennilerini dile getirirler. Bu amaçla da okul haricinde kurslar, özel dersler araştırırlar. “Çocuğum sadece derslerine çalışsın diye hiçbir iş yaptırmıyorum.” diyen anneler, sadece evdeki sorumluluktan çocuklarını uzak tutmakla kalmazlar, bizzat çocuğun yapması gereken işleri de üstlenirler. Yemek hazırlanır, çocuk odadan çıkar, yemeğini yer ve ders çalışmak üzere tekrar odasına döner. Özellikle sınav senesinde olan öğrenciler için hayat okula gitmekten ve ders çalışmaktan ibarettir. Çocuklarının geleceğini düşünen anne babalara göre kaybedilecek bir dakika bile yoktur. Ancak gelişim dönemlerinde kazanılması gereken bazı temel beceri ve değerler yeterince içselleştirilmediğinde, ilerleyen yaşlarda farklı sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Örneğin, fen lisesini hedefleyerek zorlu bir ortaokul dönemi geçiren bir öğrenci düşünelim. Gelişim sürecinin en temel ihtiyaçlarından biri olan arkadaşlık kurma ve sosyalleşme yeterince karşılanmazsa, bu öğrenci ilerleyen yaşlarda sosyal ilişkilerde zorlanan, içe kapanık ve yalnız bir birey hâline gelebilir. Çocuk, arkadaşlık kuracak, küsecek, kavga edecek, barışacak ki hem insanları tanıyabilsin hem de kendi kişiliği şekillenebilsin.

Ebeveynler genellikle çocuklarının söz dinlemediklerinden, ders çalışmadıklarından, sorumluluk almadıklarından yakınmaktadır. On iki yaşında bir kız çocuğunun odasını dağınık bıraktığı, derslerine çalışmadığı, annesi ne söylerse onunla zıtlaştığı, telefonu elinden düşürmediği şikâyetleri ile yorgun düşen ve çaresiz kalan bir anne düşünün. Çocuğuna tatlı dille yaklaşıyor, sonuç alamıyor; otoriter davranmaya çalışıyor, çocuğa etki etmiyor. Şimdi bu anne ne yapacak? Burada otorite ve disiplinin yeterli olmadığından bahsedilebilir. Muhtemelen küçük yaşından itibaren ağlayarak, öfkelenerek, küserek her istediğini ebeveynlerine yaptırmış ve bu alışkanlıklarına devam eden bir profil söz konusu. Küçük yaştaki istekler anne ve babaya masum ve kolay yapılabilir gelmektedir. Örneğin, markette çikolata isteyen çocuğun “Hayır, alamayız.” cümlesi ile karşılaştıktan sonra hırçınlaşıp ağlaması ve o çikolatayı aldırması gibi. Başta “hayır” denilen bir şey bir süre sonra “evet”e dönüyorsa işte burada çocuk ailesini nasıl yönlendirebileceğini ve isteklerini nasıl yaptıracağını öğrenmiş olur. Yaşın ilerlemesi ile birlikte bu istekler de aileyi zorlayacak bir hâl almaktadır. Bu nedenle çocuğunun çikolata isteğine “hayır” diyen ve markette ağlayıp hırçınlaşması karşısında geri adım atmayan ebeveynleri gördüğümüzde “Bir çikolata için çocuk ağlatılır mı!” diye tepki göstermek yerine bir düşünelim. Orada çocuğuna disiplin kazandırmaya çalışan veya çocuğunun sağlıksız beslenmesini istemeyen bir aile olabilir.

Peki, bu anne nasıl davranmalı ki hem kendisi yıpranmasın hem de çocuğu ile ilişkisi zedelenmeyip sağlam bir zeminde iletişimleri ilerlesin? Ceza vermek mi? Yasaklar koymak mı? Vaatlerde bulunmak mı? Öncelikle annenin, çocuğun huyunu iyi bilmesi gerekir. Bazı çocuklar zıtlaşmalar karşısında daha da inatlaşır. Bazı çocuklar yumuşaklıkla muameleden hoşnut olur. Bazıları da biraz cesaretlendirme ile sorumluluklarını yapar. Nasıl ki bir hastalık tedavi edilmeden önce net bir teşhise ihtiyaç duyuluyor ve rastgele ilaçlar verilmiyorsa, çocuklarla iletişim konusunda da teşhise ihtiyaç vardır. Çocukların karakterini bilmeden, onları tanımadan uygulanacak yöntemler ya etkisiz kalır ya da ilişkiye daha da zarar verir. Peki çocuğumu nasıl tanıyabilirim? Gün içinde yaşanılan her olayda çocuk sevdiklerini ve sevmediklerini bir şekilde belli eder. Eğer çocuğunuzla ilgili “ona göre önemli ve gizli kalması gereken bir bilgiyi” telefonda bir başkasına gülerek anlatıyorsanız, çocuğunuz anlatmamanız için müdahale eder. Açıkça “Bunu anlatmanı istemiyorum.” diyemez ama hareketleriyle, sözleriyle, mimikleriyle size bir şekilde bunu anlatır. Size göre önemli ve gizli bir bilginin bir başkasına aktarılması nasıl sizi rahatsız hissettirirse, aynı şey çocuğun da kendini kötü hissetmesine sebep olur. İşte bunun gibi günlük hayatta sıkça karşılaşılan olaylarda, çocuğunuzun verdiği tepkilerle onu tanıyabilirsiniz: “Benim çocuğum mahremiyet duygusunu kazanmış bir çocuk. Sınırlarının ihlal edilmesine karşı duyarlı.” Aynı zamanda gün içinde yapmaktan keyif aldığı işlere; sizinle ve arkadaşlarıyla olan ilişkilerine bakarak çocuğunuzu tanıma yolunda adımlar atabilirsiniz.

Bunun yanında çocuğun yanlış bir davranışı karşısında “Çocuğumun psikolojisi etkilenmesin.” düşüncesiyle olabildiğince hassas davranılması, davranışa tepki gösterilmemesi de sorunlara sebep olmaktadır. Evet, burada kişiliğe değil, davranışa yönelik bir tepki verilmesi gerekiyor. Örneğin, eşyalarını hor kullanan veya onlara bilerek zarar veren bir çocuğa “Ne yaramaz bir çocuksun! Kötüsün.” gibi kişiliğine yönelik bir söylemin hiçbir yararı olmayacaktır. Onun yerine, neden eşyalarına zarar verdiği sorgulanabilir ve bir süre mahrum bırakılabilir. Örneğin, çocuğunuz oyun oynarken tabletini yere vurup kırıyorsa hemen gidip yaptırmamalısınız ve onu öfkelendiren oyunlardan uzak tutmaya gayret etmelisiniz. Bir oyuncağını keyfî olarak kırıyorsa hemen yenisinin alınmayacağını bilmeli. Zira çocuk “Nasıl olsa alınıyor.” düşüncesi ile maalesef eşyalarına gereken hassasiyeti göstermiyor. Kalemini kırıp çöpe atıyor, boş defter sayfalarını yırtıyor, ayakkabısını yere sürtüp yırtıyor. Çünkü gerçekten “nasıl olsa alınıyor”. Çocuğu hatalı söz ve davranışlarından dolayı uyarmak gerekir ki çocuk yanlışı ve doğruyu öğrenebilsin. Aksi takdirde “psikolojisi bozulmasın” diye pamuklar içinde büyütülen ve dünyanın merkezinde sadece kendilerinin olduğunu zanneden çocuklar, zorlu hayat yolculuğunda bir hayli yıpranacaklardır.

Ailede otorite çocukta değil, anne ve babada; bilhassa da babada olmalıdır. Çocuğun babadan çekinmesi ve korkması gerekir ki gerçek dünyada da otoriteyi tanıyıp uyum sağlayabilsin. Nice gençlerimiz var ki ne babadan çekinmekte ne polisten korkmakta, bu da suç işlemeyi normal görmelerine sebep olmaktadır. Allah (c.c.), sonsuz ahiret hayatını kazanmamız için bizim O’na yakınlaşmamızı istiyor. Bunun için de hem cennetin güzellikleriyle şevklendiriyor hem de cehennemin ateşiyle korkutuyor. Ebeveynler de korku psikolojisini bilip buna göre çocuğun karakterinin şekillenmesine yardımcı olmalılar. Bu korku, hem anne babanın öfkesinden çekinme hem de onların sevgisini kaybetme korkusu olmalı.

Eskiden çocuklar aile büyüklerinden çekinip korkarken şimdi anne babalar çocuktan çekinir oldu. “Demokratik bir aileyiz.” denilerek çocuğun da fikrinin alındığı değil, çocuğun istediğinin alındığı bir süreç yaşıyoruz. Çocuğa alınacak yatağa çocuk karar veremez. Çünkü yatağın ne kadar kullanışlı olduğunu, bütçeye uygun olup olmadığını ve sağlamlığını çocuk düşünüp akledemez. O sadece rengine ve şekline bakarak hoşuna gideni seçer. “Çocuğum hangisini isterse onu alacağız.” derseniz birkaç sene sonra çocuk büyür ve yatak kullanışsız hâle gelir. Bu nedenle değerlendirdiğiniz yataklar arasından çocuğa seçenek sunarak onun da memnun olmasını sağlayabilirsiniz. Aksi takdirde çocuğa böyle bir görev vermek haksızlık olacaktır.

Son olarak, çocuklarımızın Allah’ın bizlere birer emaneti olduğunu unutmamalıyız. Onların bu dünyaya gönderiliş gayesi de bizimki gibi kulluktur. Dolayısıyla dünya hayatının bir imtihan olduğunu, onların da hayatın içerisinde zaman zaman acı çekeceğini, zorluklarla karşılaşacağını ve imtihan edileceğini bilmeliyiz. Bu bilinçle hareket ettiğimizde, çocuklarımızın hiçbir şekilde üzülmemesi veya zorlanmaması gerektiği düşüncesiyle hareket etmek yerine, karşılaştıkları zorlukları doğru şekilde anlamalarına ve hayatın gerçekleriyle baş edebilmelerine yardımcı olabiliriz.