Öfkeyi Doğru Yönetmek
Modern çağın getirdiği yoğunluk, hızlı yaşam, gürültü ve stres, günümüz insanını âdeta köşeye sıkıştırıyor. İnsanlar kendilerini sürekli yorgun, ruhen tükenmiş ve çoğu zaman nedeni belirsiz bir öfkenin içinde buluyorlar. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan bu koşturmaca, nefes alacak tek bir boşluk bile bırakmadan akşama kadar devam ediyor. Gün içinde dinlenmeye, kendine dönmeye vakit bulamayan kişi, akşamın telaşından sonra günü tamamlıyor. Ne yazık ki hayatı sadece sabah işe gitmek, yemek yemek ve gece uyumak döngüsüne sıkışmış, varlığını bu dar üçgenin içinde tüketen insanların sayısı gün geçtikçe artıyor.
Kronikleşen dinlenememe hâli, hak edilenden çok daha azıyla yetinmek zorunda kalındığı hissi ve sırtlanan ekonomik yükler, günümüz insanının tahammül sınırlarını sonuna kadar zorluyor. Gün içinde biriken bu gerginlik ne yazık ki havada asılı kalmıyor; insanlar bu öfkeyi ya trafikte, sokakta hiç tanımadıkları insanlara ya da en sevdiklerine, ailelerine, eşlerine ve çocuklarına yansıtıyorlar. Aile içi ilişkileri zehirleyen bu süreç, en sonunda çiftleri terapist kapılarına, öfke kontrolü seanslarına kadar sürüklüyor. Fakat çoğu zaman bu seanslardan beklenti çok yanlış oluyor: İnsanlar öfkenin tamamen yok edilmesini, sihirli bir değnekle tamamen sakinleşmeyi bekliyorlar. Oysa insanın fıtratına kodlanmış olan öfke duygusu hiçbir zaman tamamen silinemez; silmeye çalışmak da normal değil.
Hiç öfkelenmeyen bir insan hayal edin; kendisine ya da başkalarına yapılan en büyük haksızlıklarda, adaletsizliklerde bile hiçbir şey hissetmiyor. Öfke duymadığı için sesini çıkarmıyor, hakkını aramıyor, tepki vermiyor ve hiçbir şey olmamış gibi sakin sakin hayatına devam ediyor. Böyle bir şey gerçekten mümkün mü? Elbette değil. Tepkisizlik bir huzur ve sakinlik göstergesi değildir. Öfkelenilmesi gereken durumlara tepki vermemek, fıtratın gerektirdiği doğal duyguların felç olmasıdır.
Kâinata dönüp baktığımızda, Yüce Yaratıcı’nın hiçbir şeyi sebepsiz, öylesine ya da boşuna yaratmadığını net bir şekilde görürüz. Yol kenarındaki küçük bir çakıl taşından tutun da gökyüzündeki devasa yıldızlara, gözümüzle gördüğümüz her şeyden mikroskobik canlılara kadar yaratılan her varlığın mutlaka bir varoluş gayesi ve birbiriyle kopmaz bir bağı vardır. İşte bu muazzam düzenin bir parçası olan insan da hayatta kalabilmek, tehlikelere karşı kendini koruyabilmek için çok güçlü bir yaşam içgüdüsüyle donatılmıştır. Nasıl ki doğadaki her unsurun bir görevi varsa, insanın içindeki bu temel itici güç de onun hayata tutunmasını ve varlığını sürdürmesini sağlar. Kişinin hayatta kalmasını, sınırlarını korumasını ve varlığını sürdürmesini sağlayan en temel duygulardan bir tanesi de öfke duygusudur. İnsan, tehdit altında olduğunu hissettiğinde veya bir haksızlığa uğradığında varlığını savunabilmek için bu fıtri duyguya ihtiyaç duyar. Öfke, bizi tehlikelere karşı uyaran ve kendimizi korumamızı sağlayan bir alarm sistemidir aslında.
Bize haksızlık yapıldığında, maddi ve manevi olarak sömürüldüğümüzde veya kullanıldığımızda eğer içimizde o sağlıklı öfke uyanmıyorsa, maruz kaldığımız bu muamele döngüsü sürekli devam eder. Tepki vermediğimiz müddetçe sürekli ezilen, hak etmediğimiz sorumluluklar yüklenen ve hep suistimal edilen kişi biz oluruz. Çünkü tüm bu haksızlıklara dur dememizi sağlayacak o temel itici güçten, yani öfkemizden yoksunuzdur. Kişisel sınırlarımız da ağır bir işgal altındadır ve ruhumuz her türlü sömürüye açık hâle gelmiştir.
Öfke, doğası gereği içinde güçlü bir intikam alma ve cezalandırma isteği barındırır. Bu intikam duygusu devreye girdiğinde, vücutta âdeta bir alarm durumu başlar; kan dolaşımı hızlanır ve kan hücum ederek beyne çok daha süratli bir şekilde ulaşır. Ancak bu ani ve yoğun fiziksel baskı, aklın sağlıklı, soğukkanlı ve normal çalışmasına engel olur; muhakeme yeteneğini gölgeler. İşte bu yüzden öfke duygusu kontrol edilip doğru yönetilmediğinde hem bireyin kendisinde hem de çevresinde son derece yıkıcı etkilere sebep olabilir. Eğer her öfkelenen insan, hissettiği o duygunun şiddetine göre anında ve fütursuzca tepki verecek olsaydı, toplumsal hayat tam bir kaosa ve içinden çıkılmaz bir sıkıntıya sürüklenirdi. İşte bu nedenle İslamiyet, öfke konusunda insanlara uyarılarda bulunmaktadır. Peygamberimiz (s.a.v.), “Öfke şeytandandır, şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateşi su söndürür, dolayısıyla biriniz öfkelendiği zaman abdest alsın.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 3) buyurmaktadır.
Öfke anında kan dolaşımının hızlanması, vücut ısısını artırmaktadır. Sinir uçlarının yoğun olduğu el, ayak ve yüzün abdestle yıkanması, öfkenin sebep olduğu harareti alır. Bununla birlikte hareket etmek, ortamı değiştirmek de öfkeyi azaltır. Nitekim Efendimiz (s.a.v.), “Biriniz ayakta iken öfkelenirse hemen otursun. Öfkesi geçerse ne âlâ, geçmezse yatsın.” (Ebu Davud, Edeb, 4) buyurmuştur. Bunun yanı sıra kısa bir yürüyüş yapmak, bulunulan ortamdan ayrılmak veya birkaç dakika hareket etmek de öfkenin yoğunluğunu azaltan etkili yöntemlerdir. Hareket sırasında stres hormonlarının etkisi azalır, dikkat öfkeye sebep olan olaydan uzaklaşır ve kişi düşüncelerini daha sağlıklı bir şekilde değerlendirme imkânı bulur. Bu sebeple öfke anında hemen tepki vermek yerine yer değiştirmek, yürümek veya kısa bir mola vermek; hem kişinin kendisini hem de çevresindekileri incitecek davranışların önüne geçen etkili adımlardır.
Öfke, iradenin dizginlerini ele almadığı, akla ve şeriata aykırı davranmadığı sürece sorun teşkil etmez. Hatta kişinin ailesi, namusu, vatanı, dini söz konusu olduğunda, bunlara herhangi bir zarar geleceği endişesi ile öfkelenmesi gerekir. Böyle bir durumda öfkelenmeyip sakin kalmak, gerekli tepkiyi göstermemek ahlaksızlık olur. Allah için sevmek nasıl kıymetli ise Allah için buğzetmek de o derece elzemdir. Nitekim imanın bu hassas dengesini, yani sevgi ile öfkeyi yerli yerinde kullanabilmenin derinliğini kavramak, konunun özünü anlamak adına hayati bir önem taşır.
İlim, İrfan ve Hikmet Ehli Şenel İlhan Beyefendi’nin Allah için buğz etmekle ilgili kaleme aldığı şu satırlara kulak verelim:
“Öncelikle şu hakikati ortaya koyalım ki bir kişinin Allah’a (c.c.) imanı ne kadar güçlü ise Allah sevgisi de o kadar güçlü olur. Yine aynı şekilde Allah’ın düşmanlarına karşı öfkesi ve buğzu da o derece güçlüdür. Bu yüzden benim imanım kadar sevgim, sevgim kadar da din düşmanlarına öfkem ve buğzum vardır. Bunun böyle olmaması düşünülemez. Beni öfkelendiren, adalet duygum ve ilkelere bağlılığımdır.
Evet, din düşmanlarına karşı gazaplı olmak, tıpkı Allah (c.c.) için sevmek gibi güzel bir ameldir. Gazap, adalet duygusundan kaynaklanan ilkeli duruşun adıdır ve direkt imandan beslenir veya imandan güç alır. Bir müminin Allah (c.c.) için buğzu az olursa bu bir zaaftır. Bu sebeple Allah için olan buğzumuza dikkat etmeli ve bu konuda zayıf olmaktan sakınmalıyız.
Allah (c.c.) için buğzun yani öfke ve nefretin ortaya konulması şartlara ve buğzu gerektiren sebebin büyüklüğüne bağlı olarak farklılık gösterebilir.
Bu konuda daha önce birçok kere bahsettiğimiz gibi öfke ve buğzumuz kişilerin zatına değil, kötü olan söz ve fiillerine olmalı. Zatı itibariyle insan, Allah’ın (c.c.) yarattığı muhteşem bir varlıktır. Yaratılmış her şey gibi en kötü huylu bir kişi bile Allah’ın (c.c.) bir sanat eseri olarak sevgi ve saygıyı hak eder. Bizim öfkemiz, kinimiz, buğzumuz kişinin zatına değil; haram olan, günah olan işlerine olmalı. Bunun ayrımını iyi yapamazsak adaletten ayrılmış olduğumuz gibi sevgi duygumuzu da yerinde kullanmamış oluruz.
Bu nedenle benim öfkem, nefsine uyarak kendine zarar vermiş, büyük günahlara düşmüş insanlara değildir; onlara daha çok acır ve onları kurtarmak isterim.
Yine nefsime yapılan yanlışlara da değildir. Bu konuda Yüce Rabbimiz bağışlayıcı olmamızı ister ki ben de öyleyimdir, öyle de olmamız gerekir.”
İşte nefsini tamamen aradan çıkarıp, öfkesini sadece Allah rızası çizgisine çekebilmenin tarihteki en muazzam tezahürlerinden biri Hz. Ali (r.a.) vasıtasıyla yaşanmıştır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin eseri Mesnevi’de Hz. Ali’nin öfkesini nasıl yendiğine dair şöyle bir hadise anlatılır:
İslam ordusunun cesur neferi Hz. Ali (r.a.), çetin bir çarpışma sırasında karşılaştığı zorlu bir düşmanı uzun bir mücadelenin ardından yere sermeyi başarır. Tam son hamlesini yapıp onu etkisiz hale getirecekken, ölümle burun buruna gelen düşman askeri Hz. Ali’nin yüzüne tükürür. Bu çirkin hareket üzerine Hz. Ali, kılıcını indirip adamın üzerinden çekilir ve ayağa kalkar ve “Gitmekte özgürsün, seni cezalandırmaktan vazgeçtim.” der.
Neye uğradığını şaşıran ve kesinlikle ölmeyi bekleyen savaşçı hayret içinde sorar: “Beni tamamen alt etmişken ve hayatım senin iki dudağının arasındayken neden durdun? Seni bu karardan döndüren şey neydi?”
Hz. Ali, adama şu ibretlik yanıtı verir: “Ben bu meydanda sadece ilahi rızayı gözeterek ve Allah adına mücadele ediyordum. Seni de bu gaye doğrultusunda mağlup ettim. Fakat sen yüzüme tükürdüğün an, içimde sana karşı şahsi bir öfke ve kırgınlık uyandı. Eğer o hiddetle seni öldürseydim, bu hamlem Allah için değil, kendi nefsimin intikamı için olacaktı. Amelimin safiyetine nefsimin gölgesi düşmesin diye seni serbest bıraktım.
Karşısındaki bu muazzam ahlak, yüksek adalet duygusu ve kalbi incelik karşısında büyülenen düşman askeri, hakikati fark ederek kelime-i şehadet getirir ve Müslüman olur. (Mesnevi, 1. cilt, beyit: 3721 vd.)
Şimdi hepimiz için öfkemizi muhasebe etme vakti...
Gün içinde çok basit ve fani olaylara öfkelenip büyük bir zaman ve motivasyon kaybı mı yaşıyoruz? Sınırlarımız, mukaddesatımız ve asıl öfkelenmemiz gereken büyük meseleler çiğnenirken korkakça bir sessizliğe mi gömülüyoruz? Yoksa o çetin savaş meydanında nefsimizi alt edip öfkemizin dizginlerini elinde tutanlardan mı oluyoruz?
Unutmayalım ki öfke fıtratımıza yerleştirilmiş keskin bir silahtır. Nasıl ki bu silahı rastgele kullanmak zarar vericiyse, yeri ve zamanı geldiğinde kullanmamak da büyük bir korkaklık ve ahmaklıktır. O hâlde zaman, ümmet-i Muhammed’e yakışır şekilde yaşamak için niyet etme zamanı. Zaman, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek zamanı…
